George Bernard Shaw’un görseldeki meşhur sözünü okuyunca, insanın kendini bulmakla yetinmeyip kendini inşa etme sorumluluğu üzerine yazmaya başladım. Yaratan seni yaratmış; peki sen, yaratılan biri olarak kendini biliyor musun sorusunu önce kendime sordum.
Kendini bilmek, çoğu zaman soyut bir çağrı gibi algılanır. Oysa bu çağrı, insanın hem kim olduğunu hem de kim olabileceğini fark etmesine davettir. Fakat kendini bilmek, doğrudan ulaşılan bir sonuç değil; adım adım ilerleyen bir süreçtir. Bu süreci anlayabilmek için önce kendini bulmanın ne anlama geldiğini kavramak gerekir.
Kendini bilmek için önce kendini bulmak gerekir. Kendini bulmak ise dış dünyada değil, insanın kendi içinde gerçekleşen bir yolculuktur. Bu yolculuk; zihindeki kalabalığı azaltmayı, alışkanlıklarla örülmüş “ben” algısının altına inmeyi ve asıl cevheri fark etmeyi gerektirir.
İnsanın iç yolculuğu üç temel aşamaya götürür.
1. Farkındalık
İnsan, yaratılmış bir varlık olduğunu idrak ettiğinde iki gerçeği aynı anda görür:
Acizdir ama imkânsız değildir; sınırlıdır ama potansiyelsiz değildir.
Bu ikili farkındalık oluşmadan kişi ya kendini abartır ya da inkâr eder. Kendini bulma süreci tam da bu denge noktasında başlar.
2. Ayna Olmak
Farkındalık arttıkça insan, kendini dış dünyadan bağımsız düşünemez hale gelir. Çünkü kendini bilmek, yalnızca içe bakmak değil; kendine dürüstçe bakabilmektir. Bu yüzden denmiştir ki:
“Nefsini bilen, Rabbini bilir.” İnsan, Yaratan’ın kendisindeki izlerini fark ettikçe hakikate yaklaşır.
3. İnşa Etmek
Kendini bulmak, ham maddeyi keşfetmektir. Ama insan bu ham maddeyle baş başa bırakılmaz. Asıl mesele, onu neye dönüştürdüğüdür. Shaw’un sözünü ettiği “kendini yaratmak”, insanın iradesiyle, ahlakıyla ve seçimleriyle kendini inşa etmesi anlamına gelir.
Tam bu noktada kritik bir soru ortaya çıkar:
İnsan bu iç yolculuğu tek başına ve risksiz bir şekilde yürütebilir mi?
Bu soru bizi bir sonraki başlığa taşır.
Kendini bulma ve inşa süreci, yalnızca içe dönmekle tamamlanmaz. Çünkü insanın iç dünyası da en az dış dünya kadar karmaşıktır.
Sessizlik gerekir; İç Yolculuğun Zemini
Sessizlik, insanın dış dünyanın dayatmalarından uzaklaşıp “Ben kimim?” sorusunu sahici biçimde sorabildiği bir laboratuvardır. Zihin durulmadan, suyun dibindeki tortular çökmeden, kişi kendi gerçeğini berrak biçimde göremez.
Ancak burada bir risk vardır:
Sessizlik, rehbersiz kaldığında insanı derinliğe değil, yanılsamaya da sürükleyebilir.
Rehberlik ise yolun haritasını bulmaktır.
İç yolculuk çoğu zaman bir labirente benzer. Rehber, bu labirenti daha önce geçmiş; çıkmazları, kestirmeleri ve tehlikeleri bilen bir aynadır. Rehberlik olmadan insan, hatalarını fark etmekte zorlanır ve kendi sesini hakikat sanabilir.
Bu yüzden mesele sadece rehber bulmak değil, doğru rehberi ayırt edebilmektir.
İşte bu noktada yeni bir ihtiyaç doğar.
Yanlış rehberin peşine takılmak, insanı ilerletmez; hedefinden uzaklaştırır. Bu nedenle temel mesele, “kime kulak vereceğini” ayırt edebilmektir. Bu da doğrudan feraset meselesidir.
İnsan, duyduğu her sözü neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirebilmelidir. Niçin, nasıl ve ne sorularını sormayan kişi, rehberin yol arkadaşı değil, taklitçisi olur.
Ayırt edebilmek için bir ölçü gerekir. Bu ölçü; irfan geleneği, ahlaki değerler ya da sağlam bir inanç sistemi olabilir. Sabit değerler, yeni fikirleri test eden mihenk taşıdır.
Bütün bu sürecin kalbi niyettir. Niyet hakikati bulmaksa, insan yanlış yollara sapsa bile samimiyeti onu doğru kapıya yaklaştırır. Ama niyet kibirse, en doğru bilgi bile insanın elinde zarar verici hale gelir.

Yorum bırakın