Bugün benim için çok hüzünlü günlerden biri. Aslında sadece benim için değil, ülkemiz ve Türk dünyası için de üzücü bir gün. Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden, büyük bir ilim insanını kaybettik.
İlber Ortaylı hocamızın vefat haberini aldığımda zihnimde yıllar öncesine ait unutulmaz bir hatıra canlandı. Onu rahmetle anarken bu hatırayı paylaşmak istedim.
Yıl 2003’tü. O dönemde ’de çalışıyor ve insan kaynakları süreçlerinde görev alıyordum. Şirketimiz o yıllarda EFQM Modeli kapsamında bir ödül sürecine hazırlanıyordu. Modelin önemli unsurlarından biri de kurumların deneyim paylaşımına açık olmasıydı.
Bu kapsamda dönemin genel müdürü “Ayın Konuğu” adı altında bir program düzenlememizi ve her ay alanında önemli bir ismi kurumumuza davet etmemizi istedi. İlk konuğun da İlber Ortaylı olmasını özellikle arzu etti.
Ancak o dönemde hocaya ulaşmak hiç kolay değildi. Ne bir tanıdığım vardı ne de doğrudan bir iletişim yolum.
Bunun üzerine Petlas tesislerinin yakınında bulunan Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı hocamızı ziyaret ettim. Kendisine İlber Ortaylı hocayı davet etmek istediğimizi ve nasıl ulaşabileceğimi sordum.
Hocam bana samimiyetle ama biraz da şaşkınlıkla şöyle dedi:
“Sen kim oluyorsun da İlber hocayı davet ediyorsun? Ben Tarih Bölüm Başkanıyım, ben bile getiremedim. Sen nasıl getireceksin?”
Doğrusu o an biraz bozuldum. Ama yine de bir şey söylemeden ayrıldım.
Ofisime döndüğümde araştırmaya başladım. Hocanın o dönemde görev yaptığı ve üzerinden iletişim bilgilerini buldum. Telefonla ulaşmaya çalıştım ama mümkün olmadı.
Bunun üzerine iki üniversitenin e-posta adreslerini aldım. Güzel bir davet metni hazırladım ve her sabah saat sekizde işe başladığımda bilgisayarımı açar açmaz aynı metni iki adrese de göndermeye başladım.
Bu yaklaşık bir ay sürdü.
Bir gün telefonum çaldı. Arayan hocamızın asistanıydı. Bana hocayla görüşmem gerektiğini söyledi ve telefonu bağladı.
Telefonun diğer ucunda o meşhur ses vardı:
“Oğlum senin derdin ne? Niye bana her gün mail atıyorsun?”
Ben de durumu samimiyetle anlattım. Sonunda da içimden geldiği gibi söyledim:
“Hocam sizi Kırşehir’e getirmem lazım. Bu artık benim için bir gurur meselesi oldu.”
Bir an durdu ve sonra şöyle dedi:
“Peki, anlaştık.”
Bir tarih belirledik. Hocamızı Ankara’dan araçla aldırdık. Ramazan ayının bir günüydü. İkindi vakti Kırşehir’e geldi.
Genel müdürlükte kendisini ağırladık. Yol yorgunuydu ve oruçluydu. Biraz da dalgın görünüyordu. Misafir ettiğimiz odanın penceresinden fakülte görünüyordu. Pencereden gösterip:
“Hocam bakın, burası Fen Edebiyat Fakültesi. Tarih bölümü de var.” dedim.
Hocam pencereye baktı ve kendine has üslubuyla:
“Ya bırak… Her yere okul açılıyor. Dağın başında okul açılıyor. Burada ne olacak ki?” dedi.
Doğrusu bu söz içime dokundu ama saygımdan bir şey söylemedim.
Akşam iftar için hocamızı Petlas tesislerindeki çardakta ağırladık. Kırşehir’e özgü kır pidenin de olduğu güzel bir iftar sofrası kurulmuştu. Üst yöneticilerimiz ve çalışanlarımızla birlikte samimi bir ortam oluştu.
İftar sonrası hocamızın yüzü biraz daha canlandı. Ben de içimden “Galiba konferans iyi geçecek” diye düşünmeye başladım.
Konferans salonuna gittiğimizde gördüğüm manzara gerçekten unutulmazdı. Salon tamamen dolmuştu. Sadece fakülte öğrencileri değil, şehirden gelen insanlar da vardı. Ayakta duranlar, merdivenlere oturanlar… Salon adeta dolup taşmıştı.
Hocamızı kürsüye davet etmeden önce kısa bir takdim yaptım.
Normalde “Ayın Konuğu” programında konuklara bir konu verirdik. Ama o gün şöyle dedim:
“Bugün hocamıza konu söyleyecek durumda değiliz. Hocamız hangi konuyu uygun görürse biz onu dinlemekten şeref duyarız.”
Hocamız konuşmaya başladı.
Kırşehir tarihini geçmişten günümüze anlattı. Anadolu insanını, devletine bağlılığını, milliyetçiliğini ve devlet geleneğine olan saygısını anlattı. Salondaki herkes büyük bir dikkatle dinliyordu.
Konuşma bittikten sonra soru-cevap bölümüne geçildi.
İşte o bölüm gerçekten unutulmazdı. Öğrenciler öyle sorular sordular ki hocamız bir süre sonra konuşmayı kesip şöyle dedi:
“Biraz önce Ekrem bana fakülteyi gösterdi, ben de pek önemsemedim. Ama sizden özür diliyorum. Gerçekten sizi okutanlar da sizler de çok kıymetliymişsiniz.”
O an benim için büyük bir gurur anıydı.
Konferansın ardından hocamızı uğurladık.
Bir süre sonra genel müdürümüz bana dönüp:
“Ekrem, hocamıza bir sor bakalım. Borcumuz nedir?” dedi.
Hocamı aradım ve sordum. Bana şöyle dedi:
“Bugünün parasıyla 750 lira. Ama bana değil ……
’ne bağış yapın.”
Biz de bunun birkaç katı tutarında bağış yaptık ve makbuzunu hocamıza gönderdik. Kısa süre sonra kendisinden çok nazik bir teşekkür maili aldık.
Aradan üç dört yıl geçti.
İstanbul’da İnsan Kaynakları Kongresi vardı. Kongre ’nde yapılıyordu. İlk oturumun konuşmacısı yine İlber Ortaylı hocamızdı.
Ben de en ön sıraya oturdum.
Yaklaşık yarım saat sonra hocamız beni fark etti. Bir anda konuşmayı kesip yüksek sesle şöyle dedi:
“Ooo… Petlaslı! Ne geziyorsun burada?”
Salon kahkahalarla doldu.
Yanına gittim, sarıldık. Hocamız da Kırşehir’e geliş hikâyesini salondaki katılımcılara anlattı. O oturum bol kahkahalı ve unutulmaz bir anıya dönüştü.
Yıllar sonra hocamızın vefat haberini aldığımda işte bu hatıra gözümün önüne geldi.
Büyük bir tarihçi, büyük bir bilim insanıydı. Ama benim hafızamda aynı zamanda samimi, nüktedan ve toplum duyarlılığı yüksek bir aydın olarak kaldı.
Geride bıraktığı eserler, fikirler ve öğrenciler yeni nesiller için önemli bir miras olacaktır.
Ruhu şad olsun.
Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Yorum bırakın