Kalite güvencesi, üniversitenin kendisini sürekli sorgulama, öğrenme ve geliştirme kapasitesidir.
Yükseköğretimde kalite kavramıyla uzun yıllardır farklı boyutlarıyla ilgileniyorum. Kalite yönetim sistemleri, kurumsal değerlendirme, akreditasyon ve EFQM çalışmaları içerisinde edindiğim deneyimler bana her geçen gün aynı gerçeği daha açık biçimde gösteriyor: Kalite, bir üniversitenin sahip olduğu belgelerden çok, sahip olduğu yönetim anlayışıdır.
Bir üniversitenin kalite güvence sisteminin güçlü olup olmadığını anlamak için ilk bakılması gereken şey kaç rapor hazırladığı, kaç toplantı yaptığı veya kaç form kullandığı değildir. Bana göre asıl sorular şunlardır: Üniversite neyi başarmak istediğini biliyor mu? Yaptığı çalışmaların sonuçlarını izliyor mu? Öğrencisinin ve diğer paydaşlarının sesini duyuyor mu? Elde ettiği verileri kararlarında kullanıyor mu? Başarısız olduğu alanlardan öğreniyor mu? Ve en önemlisi, öğrendiklerini iyileştirmeye dönüştürebiliyor mu? Yükseköğretimde kalite güvencesini ben bu sorulara verilen kurumsal cevapların bütünü olarak görüyorum.
Kalite Güvencesi Bir Raporlama Sistemi Değildir
Yükseköğretimde kalite çalışmalarında karşılaştığım önemli risklerden biri, kalite güvencesinin zaman içerisinde bir raporlama faaliyetine dönüşmesidir. Raporlar hazırlanır. Kanıtlar yüklenir. Komisyonlar oluşturulur. Toplantılar yapılır. Anketler uygulanır. Bunların hepsi gerekli olabilir. Ancak hiçbiri tek başına kalite güvencesi değildir.
YÖKAK’ın yaklaşımında da kalite güvencesi; bir kurumun amaç, hedef ve politikalarını gerçekleştirmesini güvence altına alan sistem, süreç ve mekanizmaların bütünü olarak ele alınmaktadır. Bu tanımı çok önemli buluyorum. Çünkü bizi “Hangi belgeyi hazırlamalıyız?” sorusundan çıkarıp daha önemli bir soruya götürüyor: “Kurduğumuz sistem gerçekten çalışıyor mu?” Bana göre yükseköğretimde kalite tam olarak burada başlıyor.
PUKÖ Bir Şema Değil, Yönetim Biçimidir
Yükseköğretimde kalite güvence sisteminin merkezinde Planla-Uygula-Kontrol Et-Önlem Al, yani PUKÖ döngüsü bulunmaktadır. YÖKAK da Kurumsal Akreditasyon Programında kalite güvencesi, eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme, toplumsal katkı ve yönetim süreçlerini bu döngü kapsamında değerlendiriyor.
PUKÖ’nün şemasını bilmek kolaydır. Asıl mesele onu kurumun yönetim kültürü hâline getirmektir. Üniversiteler genellikle planlama konusunda oldukça güçlüdür. Stratejik planlar yapılır. Hedefler belirlenir. Faaliyetler planlanır. Kurullar ve komisyonlar oluşturulur. Çalışmalar gerçekleştirilir. Fakat kalite açısından asıl önemli bölüm bundan sonra başlar: Ne sonuç elde ettik? Hedefimize ulaştık mı? Ulaşamadıysak neden? Paydaşlarımız ne düşünüyor? Veriler bize ne söylüyor? Bir sonraki uygulamada neyi değiştireceğiz?
Benim için PUKÖ’nün en kritik bölümü Önlem Al aşamasıdır. Çünkü gerçek kalite kültürü, kurumun yaptığı işi anlatabilmesinden çok, elde ettiği sonuçlardan hareketle neyi değiştirdiğini gösterebilmesiyle ortaya çıkar. YÖKAK’ın 2026 yılında yürüttüğü ikinci döngü Kurumsal Akreditasyon Modeli çalışmalarında da ilk döngünün üniversitelerde iç kalite güvence sistemlerinin kurulması, KİDR olgunluğunun gelişmesi ve PUKÖ anlayışının yaygınlaşması açısından önemli kazanımlar oluşturduğu ifade ediliyor. Bence bundan sonraki asıl mesele PUKÖ’yü bilmek değil, PUKÖ’nün ürettiği değişimi gösterebilmektir.
KİDR Bir Rapor Değil, Kurumun Kendisiyle Yüzleşmesidir
Kurum İç Değerlendirme Raporunu yalnızca YÖKAK’a sunulması gereken yıllık bir rapor olarak görmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Benim açımdan KİDR’nin esas değeri başka bir yerde: Kurumun kendisine dışarıdan bakabilmesini sağlamasında.
Kurum kendisine şu soruları sorabilmelidir: Nerede güçlüyüz? Nerede gelişmeye ihtiyacımız var? Bunu hangi verilere dayanarak söylüyoruz? Geçen yıl belirlediğimiz sorunlardan hangilerini çözdük? Hangi iyileştirmeleri gerçekleştirdik? Bu iyileştirmeler gerçekten sonuç üretti mi?
YÖKAK’ın güncel doküman yapısında KİDR, değerlendirme ölçütleri ve değerlendirme programlarının birbirini tamamlayan araçlar olarak ele alınması da bu yaklaşımı destekliyor. YÖKAK’ın ulusal değerlendirme dokümanlarında güncel KİDR, değerlendirme ölçütleri ve değerlendirme programı kılavuzları birlikte yayımlanıyor. Dolayısıyla iyi bir KİDR, bana göre iyi yazılmış bir rapordan önce iyi çalışan bir kalite sisteminin sonucudur.
Kanıt İçin Çalışılmaz; İyi Yönetilen Kurum Zaten Kanıt Üretir
Kalite çalışmalarında sık karşılaştığım sorulardan biri şudur: “Bunun kanıtı nedir?” Elbette kanıt önemlidir. Ancak işe kanıttan başlanmasını doğru bulmuyorum. Önce şu soruyu sormamız gerekir: “Biz bunu neden yapıyoruz?” Ardından: “Nasıl yapıyoruz? Sonuç ne oldu? Sonuçtan ne öğrendik? Neyi iyileştirdik?”
Eğer bunlara cevap verebilen çalışan bir sisteminiz varsa kanıt zaten doğal olarak ortaya çıkar. Kararınız vardır. Veriniz vardır. Analiziniz vardır. Paydaş görüşünüz vardır. Uygulamanız vardır. Sonucunuz vardır. İyileştirmeniz vardır.
Bu nedenle benim yaklaşımım şudur: Kanıt üretmek için kalite çalışması yapılmaz; iyi yapılan kalite çalışması kendi kanıtını üretir. Kalite güvence sistemi, değerlendirme döneminde oluşturulan bir dosyalama sistemi değil, üniversitenin 365 gün çalışan yönetim sistemi olmalıdır.
Kalite Güvencesinin Merkezi Eğitimdir Ama Sınırları Eğitimden Çok Daha Geniştir
Üniversitelerin temel varlık nedenlerinden biri nitelikli eğitim-öğretim sunmaktır. Ancak yükseköğretimde kurumsal kaliteyi yalnızca eğitimin kalitesiyle açıklamak mümkün değildir. YÖKAK’ın Kurumsal Akreditasyon Programı da üniversiteyi bütünsel olarak ele alıyor; kalite güvencesi ve yönetim sistemiyle birlikte eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme ve toplumsal katkı süreçlerini değerlendiriyor.
Bunu son derece önemli buluyorum. Çünkü iyi üniversite yalnızca iyi ders veren üniversite değildir. İyi üniversite; öğrencisini geleceğe hazırlar, bilgi üretir, araştırmayı destekler, bilimsel sonuçlarını toplumsal değere dönüştürür, bulunduğu bölgeye katkı sağlar, çalışanlarını geliştirir ve bütün bunları sürdürülebilir bir yönetim sistemi içinde gerçekleştirir. Kalite güvencesi bütün bu alanlar arasındaki bağı kurabilmektir.
Öğrenci Kalite Sisteminin Nesnesi Değil, Öznesidir
YÖKAK yaklaşımında özellikle değerli bulduğum alanlardan biri öğrenci katılımıdır. YÖKAK bünyesindeki Öğrenci Komisyonu ve Üniversitelerde Kalite Elçisi Programları ile Öğrenci Kalite Toplulukları öğrencilerin kalite güvence süreçlerine aktif biçimde katılması ve kalite kültürünün üniversitelerde yaygınlaştırılması amacı taşıyor.
Ben bunun bir adım daha ileri götürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Öğrenciye anket yapmak öğrenci katılımı değildir. Öğrencinin görüşünü almak önemlidir fakat yetmez. Asıl soru şudur: “Öğrencinin söylediği hangi şey bizim aldığımız bir kararı değiştirdi?” Ben gerçek katılımı burada görüyorum.
Öğrenci görüşü alınır. Görüş analiz edilir. Karara dönüşür. Uygulama gerçekleştirilir. Sonuç ölçülür. Ve öğrenciye geri bildirim yapılır. Buna “öğrencinin sesinden iyileştirmeye giden yol” diyorum. Bu yol kurulmadıkça anket sayısının artmasının tek başına kalite oluşturmayacağını düşünüyorum.
Paydaş Katılımı Görüş Almak Değil, Karara Katmaktır
Aynı düşünce üniversitenin diğer paydaşları açısından da geçerlidir. Mezunlar, işverenler, kamu kurumları, yerel yönetimler, meslek kuruluşları, sivil toplum, araştırma ortakları ve üniversitenin ilişki içerisinde olduğu diğer paydaşlar…
Kalite güvence sisteminde paydaşların yalnızca görüşüne başvurulan kişiler olarak görülmemesi gerekir. Paydaş, değer üretim sürecinin ortağıdır. Bana göre paydaş katılımının en güçlü göstergesi yapılan toplantı sayısı değil, paydaş görüşünün; programa, hizmete, stratejiye, sürece veya bir iyileştirme kararına yansıyıp yansımadığıdır.
Kurumsal Akreditasyon Amaç Değil, Sonuçtur
Kurumsal akreditasyon üniversiteler açısından son derece önemlidir. YÖKAK’ın KAP sürecinde yükseköğretim kurumlarının kalite güvence sistemleri değerlendirilmekte ve değerlendirme sonucunda 5 yıl süreli tam akreditasyon, 2 yıl süreli koşullu akreditasyon veya akreditasyonun reddi kararlarından biri verilmektedir.
Ancak benim bakışımda akreditasyon yolculuğun amacı değil, iyi kurulmuş bir sistemin sonucudur. Bir üniversite bütün enerjisini “Nasıl akredite oluruz?” sorusuna harcarsa önemli bir fırsatı kaçırabilir. Ben soruyu şöyle değiştirmeyi tercih ediyorum: “Nasıl daha iyi bir üniversite oluruz?” Eğer bunu başarırsanız akreditasyon bunun doğal sonuçlarından biri hâline gelir. Bu nedenle kalite çalışmalarında hedef yalnızca değerlendirmeden yüksek sonuç almak değil; değerlendirme sonrasında daha iyi bir kurum hâline gelmek olmalıdır.
Program Akreditasyonu ile Kurumsal Akreditasyonu Birlikte Okumalıyız
Yükseköğretimde kalite güvence sisteminin önemli unsurlarından biri de program akreditasyonudur. YÖKAK program akreditasyonunu, belirli bir akademik alan için önceden belirlenmiş standartların ilgili program tarafından ne ölçüde karşılandığının bağımsız bir akreditasyon kuruluşu tarafından değerlendirilmesi olarak tanımlıyor. Ulusal kuruluşların yetkilendirilmesi ve uluslararası kuruluşların tanınması da YÖKAK’ın görev alanında bulunuyor.
Bana göre kurumsal akreditasyon ile program akreditasyonunu birbirinin alternatifi olarak görmek doğru değildir. Biri kurumun bütününe; diğeri belirli eğitim programlarının niteliğine daha derinlemesine bakar. Gerçek anlamda güçlü bir üniversitenin hedefi, hem kurumsal kaliteyi hem de program kalitesini birlikte geliştirmek olmalıdır.
Stratejik Plan ile Kalite Güvence Sistemi Birbirinden Ayrı Olamaz
Üniversitelerde sık karşılaştığım sorunlardan biri, stratejik planlama ile kalite çalışmalarının birbirinden bağımsız yürütülmesidir. Bir tarafta stratejik plan vardır. Bir tarafta süreç yönetimi. Bir tarafta performans göstergeleri. Bir tarafta riskler. Bir tarafta KİDR. Bir tarafta program akreditasyonları. Bunlar farklı ekiplerin yaptığı bağımsız çalışmalar hâline geldiğinde kurumda ciddi bir bürokrasi oluşur.
Ben yükseköğretim kalite güvencesinin geleceğini bütünleşik yönetimde görüyorum. Üniversitenin; misyonu, vizyonu, stratejik amaçları, süreçleri, performans göstergeleri, riskleri, faaliyetleri, paydaş geri bildirimleri, akreditasyon ölçütleri ve iyileştirmeleri aynı yönetim sistemi içerisinde birbirleriyle ilişkilendirilebilmelidir. Çünkü kurum bir tanedir ve yönetim sistemi de bütünleşik olmalıdır.
Veri Toplamak Yetmez, Veriyi Karara Dönüştürmek Gerekir
Üniversiteler artık çok büyük miktarlarda veri üretiyor. Öğrenci verileri, akademik performans, araştırma çıktıları, memnuniyet sonuçları, mezun verileri, süreç performansları, stratejik göstergeler, riskler, şikâyetler, öneriler…
Ancak çok veri sahibi olmak, iyi yönetilen kurum olmak anlamına gelmez. Benim için kalite yönetiminde asıl dönüşüm şudur: Veriden bilgiye, bilgiden karara, karardan iyileştirmeye geçebilmek. Ölçüyorsak anlamalıyız. Anlıyorsak karar almalıyız. Karar alıyorsak sonucu izlemeliyiz. Sonuç beklediğimiz gibi değilse yaklaşımımızı değiştirmeliyiz. Aksi hâlde veri üretiriz fakat kurumsal öğrenme üretemeyiz.
Kalite Güvence Sistemlerinin Geleceği Dijital ve Veri Temelli Olacak
YÖKAK’ın 2026 yılı çalışmalarında özellikle dikkat çekici bulduğum bir başka alan, dijital dönüşümün kalite güvence sistemiyle ilişkilendirilmesidir. YÖKAK’ın 2026 Uluslararası Kalite Güvencesi ve Akreditasyon Konferansı gündeminde; dijital kalite güvence platformları, yapay zekâ destekli kalite politikaları, veri temelli karar alma, performans izleme sistemleri, büyük veri temelli erken uyarı mekanizmaları ve öğrenme analitiği gibi konular bulunuyor.
Ben de yükseköğretimde kalite yönetiminin geleceğinin bu yönde gelişeceğini düşünüyorum. Bugünün kalite sistemi bize “Ne oldu?” sorusunun cevabını veriyor. Geleceğin kalite sistemi ise şunu da söyleyebilmelidir: “Böyle devam ederse ne olacak?”
Hangi gösterge risk altında? Hangi öğrenci grubunda sorun gelişiyor? Hangi süreçte performans düşüyor? Hangi hedefin gerçekleşme olasılığı azalıyor? Hangi geri bildirimler ortak bir probleme işaret ediyor? Yapay zekâ ve veri analitiği kalite güvence sistemine bu bakımdan önemli olanaklar sağlayacaktır. Ancak teknoloji bir amaç değildir. Amaç, daha doğru ve daha zamanında karar verebilen üniversiteler oluşturmaktır.
EFQM ile YÖKAK’ı Birbirinin Alternatifi Olarak Görmüyorum
Kalite yolculuğumda EFQM Modelinin benim için özel bir yeri bulunmaktadır. YÖKAK’ın yükseköğretime özgü kalite güvence ve akreditasyon yaklaşımı ile EFQM’nin kurumsal mükemmellik anlayışını birbirinin alternatifi olarak görmüyorum. Aksine birbirlerini tamamlayabileceklerini düşünüyorum.
YÖKAK bize yükseköğretimin; eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme, toplumsal katkı, liderlik, yönetişim ve kalite alanlarındaki kurumsal olgunluğunu sorgulatırken; EFQM daha geniş bir yönetim perspektifinden Neden varız? Nereye gidiyoruz? Paydaşlarımız için nasıl değer oluşturuyoruz? Performansımızı ve dönüşümümüzü nasıl yönetiyoruz? sorularına odaklanmamızı sağlar.
Her iki yaklaşımda da benim gördüğüm ortak nokta şudur: Sürekli gelişim. PUKÖ de RADAR da aslında kuruma aynı temel disiplini kazandırmaya çalışır: Planla. Uygula. Sonucu gör. Öğren. Ve daha iyisini yap.
Benim İçin Yükseköğretimde Kalite Güvencesi
Yıllar içerisinde edindiğim deneyimler sonucunda yükseköğretimde kalite güvencesini artık birkaç cümleyle şöyle ifade ediyorum: Kalite güvencesi; rapor yazmak değil, kurumu anlamaktır; kanıt toplamak değil, iyi yönetmektir; anket yapmak değil, paydaşı karara katmaktır; gösterge ölçmek değil, sonuçtan öğrenmektir; akredite olmak değil, akreditasyonu hak edecek sistemi kurmaktır; sorunları gizlemek değil, onları iyileştirme fırsatına dönüştürmektir; geçmişi raporlamak değil, geleceği yönetmektir.
Ve hepsinden önemlisi; kalite, kalite koordinatörlüğünün yaptığı bir iş değil, üniversitenin tamamının benimsediği bir yönetim kültürü olmalıdır. Rektörden öğrenciye, akademisyenden idari çalışana, yöneticiden mezuna kadar herkes bu kültürün bir parçası hâline geldiğinde kalite güvence sistemi gerçek anlamına kavuşur.
Bu sayfada bundan sonra YÖKAK kalite güvence sistemi, kurumsal ve program akreditasyonu, PUKÖ, kalite kültürü ve özellikle EFQM Modeli konusunda yıllar içerisinde edindiğim deneyimleri, gözlemlerimi ve uygulamalardan çıkardığım dersleri paylaşacağım. Amacım mevzuatı veya modelleri yeniden anlatmak değil. Onların kurumların gerçek hayatında nasıl karşılık bulduğunu konuşmak.
Çünkü benim için kalite, değerlendirme günü başlayan ve değerlendirme günü sona eren bir çalışma değildir. Kalite, kurumun her gün kendisine “Bugün dünden daha iyi miyiz?” sorusunu sorabilme cesaretidir.
Ekrem Öztürk