Kıvırcık Ali ve onunla birlikte gönlümüze dokunan türküler geldi aklıma. Türk halk müziğinin önemli seslerinden biri olan, gerçek adıyla Ali Özütemiz, geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı.
Vefat ettiği günün sabahında, işe giderken radyoda rahmetlinin “Gülüm” türküsünü dinliyordum. “Bunu sayfamda paylaşayım” diye düşünmüştüm. İşyerine vardığımda ise acı haberi okudum… O an hissettiğim hüzün hâlâ içimde.
Ülkemizde sanatçılar kolay yetişmiyor, yetişenlerin değeri de çoğu zaman yeterince bilinmiyor. Aslında mesele sadece sanatçı değil; insan da kolay yetişmiyor. Her insan bir emek, bir birikim, bir hikâye taşıyor. Bu yüzden kaybedilen her insan, beraberinde birçok şeyi de götürüyor. Ama halka mal olmuş sanatçıların kaybı, insanın içini bir başka yakıyor. Çünkü onların yerini doldurmak çoğu zaman mümkün olmuyor.
Neşet Ertaş’ın, “sözün ulusu” dediği babası Muharrem Ertaş için yazdığı türkü, bir sanatçının ardından duyulan acıyı ne kadar derin anlatır:
Aydos deyince yeri göğü inleden
Muharrem ustaydı bunu dinleden
Gönülü kırmazdı bilerekten bilmeden
İnsan velisini neyledin dünya…
Neşet Ertaş’ın bu haykırışı, aslında bir evladın babasına duyduğu özlemin ve feryadın en yalın ifadesidir. Kıvırcık Ali’nin ardından da benzer bir acıya tanık olduk. Özellikle elinde bağlamasıyla onun ardından türkü söyleyen oğlu… Zaman gelir, belki o da babasına duyduğu özlemi bir türküyle dile getirir.
Kıvırcık Ali’nin zihnimde en çok yer eden türküsü “Gülüm”dür. Gül… Hepimizin sevdiği, anlamlar yüklediği bir çiçek. Hayatımızda “gülüm” dediğimiz ne çok insan vardır. Birinin bize “gülüm” demesi bile insanın içini ısıtır. Bu türküde herkes kendi “gül”ünü, kendi hatırasını bulur.
Yokluğunda konuşmadım
Hiçbir gülü koklamadım
Hasret vurdu taştı amma
İnan sensiz ağlamadım gülüm
Bu sözlerde, sevdiğini bir gül gibi görüp başkasına dokunmayan bir yüreğin sesi yok mu hepimizde?
Oy gülüm gülüm
Mor dağlarda ay sümbülüm
Bu yer bu gök seni anar
Gel kalbimi aç gör gülüm
Gül ile başladık, gül ile devam edelim…
Gülün dikeni dün parmağıma battı. Ama hâlâ gülümseyerek bakıyorum o küçük yaraya. Çünkü diken batmadan önce, o güzelliğe hayran kalmış, kokusunu içime çekmiş ve “Ne güzel yaratılmış” diye şükretmiştim.
Gül dikensiz olur mu? Olmaz… Ama insan, “gülüm” dediğinde diken aklına gelmez ki.
O ince yara aslında parmağımda değil, yüreğimdeydi. Çünkü bazı yaralar vardır; küçük görünür ama derindir. Tıpkı sevdiklerimizin açtığı yaralar gibi… İncedir ama sızısı derindir.
Ama kızabilir miyiz? Kızamayız. Çünkü o yarayı açmadan önce, onları kalbimize koymuş, sevmiş, kokularını içimize çekmiştik.
İşte bu yüzden…
Yaraya da, süzülen iki damla kana da gülümsemeliyiz.
Çünkü o yarayı açan, bir zamanlar “gülüm” dediğimizdi.
Ve şimdi…
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dizeleriyle bitirelim:
Güllerin Ağladığı Saat
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani
Büyür o saatte yalnızlığı bahçelerin
Düşer korkusu kalbe yaklaşan gecelerin
Bir dev uzatır gökten o çirkin ellerini
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani
Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk
Gitgide uzaklaşır batan güneşle sesin
Bir bakarım ki benden en uzak çizgidesin
Başlar geceye doğru upuzun bir yolculuk
Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk
Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa
Gözlerin bu saatte kopkoyu elemlidir
Dudakların kim bilir şimdi nasıl nemlidir
Ellerin öyle yanar ufuk nasıl yanarsa
Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa
Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan
Umulmadık bir anda bitiverir şarkılar
Kapanır yüzümüze o mermer kapılar
Özlemler ateş şimdi anılar duman duman
Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan
Ak köpükler kararır, deniz görünmez olur
Çağırır yaşamaya bizi tek tük ışıklar
Böylece üstümüze çöker de karanlıklar
Camlar bir bir kapanır, odalar, evler uyur
Ak köpükler kararır, deniz görünmez olur
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani
Cıvıl cıvıl bahçelerden el ayak çekilir
Yapraklar düşünceli, dallar hüzün kesilir
Her akşam uzaklara alır götürür seni
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani…
Yorum bırakın