Mehmet Akif Ersoy der ki:
“Vefa yok, ahde hürmet hiç. Emanet lafzı bî-medlûl.
Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul!”
Bu mısralar sadece bir dönemin eleştirisi değil; her çağın aynasıdır. Bugün de dönüp etrafımıza baktığımızda, vefanın zayıfladığını, ahde hürmetin unutulduğunu, emanete riayetin sıradanlaştığını görmüyor muyuz?
Vefa…
Ahde vefa…
Aslında kelime anlamıyla “sözünde durmak” demektir. Yapılan anlaşmaya sadık kalmak, özle sözün bir olmasıdır. Ama biz bu kavrama zamanla daha derin bir anlam yükledik:
Yapılan iyiliği inkâr etmemek.
Verilen emeği yok saymamak.
Görülen desteği unutmamak.
Sevgiye hürmet göstermek…
Ahde vefa; dürüstlüktür. Sadakattir. Sözünü çiğnememektir.
Çünkü söz, insanın imzasıdır.
Bu yazının zamanlamasını önemli görüyorum. İnsanların kendilerini gözden geçirmesi gereken bir takvimdeyiz. İnsan ilişkilerinin bu kadar zayıfladığı, sözün bu kadar ucuzladığı bir dönem oldu mu bilmiyorum.
Her gün defalarca yemin edip yeminini bozanlar…
Bir dediği diğerini tutmayanlar…
Çıkarı için dününü inkâr edenler…
Türlü iyilikler görüp, elinden tutulup bir yerlere gelen; sonra o eli yok sayan insanları gördükçe insanın içi daralıyor.
Neredesiniz bir vefa uğruna harap olup türap olanlar?
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırını bilenler neredesiniz?
Ahde vefanın imandan olduğunu bilen dost gönüllüler neredesiniz?
Demem o ki: Ahde vefalı olmak zorundayız.
Söz namustur.
İnsan namusunu korumada ne kadar titizse, sözünü tutmakta da o kadar titiz olmalıdır.
Söz vermeden önce düşünmeli; söz verdikten sonra yerine getirememe ihtimali karşısında titremelidir.
Şahsiyeti oturmuş insanlar, söz ve sır konusunda hassastır. Çünkü bilirler ki güven olmadan toplum ayakta kalmaz. Güvenin temeli ise ahde vefadır.
Vefa; yapılan iyiliği unutmamak, imkân bulduğunda aynıyla veya ziyadesiyle karşılık vermektir.
Vefa; dostun kusurunu örtmek, hatasına rağmen yanında durabilmektir.
Toplumu ve aileyi ayakta tutan en güçlü harç, karşılıklı vefadır.
Anne-babaya, eşe, evlada, hocaya, dosta, akrabaya… Üzerimizde hakkı olan herkese karşı vefakâr olmak hem insanlığımızın hem kulluğumuzun gereğidir.
Nitekim bir hadiste şöyle buyrulur:
“Bilesiniz, kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza bir sancak dikilecek ve ‘Bu falanın vefasızlığıdır’ denilecektir.”
Suçlanan genç suçu kabul eder ve olayın nasıl geliştiğini anlatır: Atı, gençlerin bahçesine girer; bahçenin sahibi öfkeyle atı taşlayıp öldürür. Genç de öfkesine yenilir ve attığı taş adamın ölümüne sebep olur.
Hüküm açıktır. Kısas uygulanacaktır.
Fakat genç bir ricada bulunur:
“Babamdan bana kalan bir emanet var. Küçük kardeşime teslim etmem gerekiyor. Üç gün izin verin, dönmezsem yerime bir kefil bırakayım.”
Kalabalığın içinden birini işaret eder. O kişi, sahabenin önde gelenlerinden Amr ibn al-As’tır.
Hiç tereddüt etmeden kefil olur.
Üçüncü günün sonunda genç ortada yoktur. Kalabalık idamın infazını bekler. Kefil olan sahabe ise sükûnetle kaderine razıdır.
Tam vakit dolmak üzereyken genç uzaktan görünür.
Hz. Ömer sorar:
“Evladım, gelmeyebilirdin. Neden geldin?”
Genç cevap verir:
“Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim.”
Bu defa halife, kefile döner:
“Onu tanımıyordun. Neden kefil oldun?”
Cevap ibretliktir:
“İnsanlık öldü demeyesiniz diye.”
Sıra maktulün oğullarına gelir. Onlar da davadan vazgeçerler:
“Merhamet kalmadı demeyesiniz diye…”
Bir söz, üç ayrı kalpte dirilir:
Ahde vefa…
İnsanlık…
Merhamet…
Bugün bize düşen nedir?
Vefasızlardan olmamak.
Sözünü çiğneyenlerden olmamak.
Emeği inkâr edenlerden olmamak.
Çünkü insan, sözünün eridir.
Ve söz namustur.

Yorum bırakın