“En tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.” Anton Çehov
İnsan bazen bildiği için değil, bilmediği hâlde bildiğini sandığı için tehlikeli olabilir. Anlamadığı bir düşünceye inanması, onu tanımadan savunması ve hatta uğruna mücadele etmesi, insan aklının üzerinde düşünülmesi gereken çelişkilerinden biridir.
Anlamadığına inanmak tek başına sorun olmayabilir. Asıl sorun, anlamadığını fark etmemek ve inandığını sorgulanamaz bir gerçeğe dönüştürmektir.
Çünkü insan, inandığı şeyin ne olduğunu ve hangi temellere dayandığını bilmiyorsa, savunduğu düşüncenin gerçekten kendi düşüncesi olup olmadığını da sorgulamayabilir. Böylece inanç, düşüncenin; kesinlik, sorgulamanın; kontrolsüz cesaret ise bilginin yerini alabilir.
İnsanın bilgi eksikliğini fark etmesi, öğrenmenin başlangıcıdır. Bilmediğini kabul eden insan sorar, araştırır ve anlamaya çalışır. Bilmediğini bilmek, insanı küçültmez; aksine gelişmesinin önünü açar.
Asıl sorun, bilginin eksik olduğu yerde kesinliğin artmasıdır.
Bir insanın bir düşünceyi savunabilmesi için onu anlaması, dayanaklarını bilmesi ve farklı görüşleri değerlendirebilmesi gerekir. Bunlar olmadan ortaya konulan kararlılık, bilinçli bir duruştan çok bilgisizliğin kendinden emin görünmesi olabilir.
Kişi, kendi kanaatini gerçeğin tamamı zannetmeye başladığında düşünce, gelişmeye açık bir arayış olmaktan çıkar ve savunulması gereken bir kimliğe dönüşür.
İnanmakla anlamak aynı şey değildir.
İnsan bazen ailesinden, çevresinden veya güvendiği kişilerden öğrendiği düşünceleri sorgulamadan kabul eder. Zamanla bu kabuller, hayatını biçimlendiren değerlere dönüşür. Ancak benimsediği düşüncelerin nedenlerini araştırmayı bıraktığında ve onları eleştiriye kapattığında sorun başlar.
Çünkü artık düşüncesini savunmaktan çok, düşüncesi üzerinden kendisini savunmaktadır.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar:
İnsan, gerçekten anladığı için mi bir düşünceyi savunur, yoksa onu savunmayı kimliğinin bir parçası hâline getirdiği için mi?
Bu sorunun cevabı, insanın kendi düşünceleriyle kurduğu ilişkinin niteliğini gösterir.
Cahil cesareti yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz. Bilmediğini fark etmemek, kendi yargılarına aşırı güvenmek ve eleştiriye kapalı olmak da bu durumu besler.
Kişi, yeterince anlamadığı bir düşünceyi savunurken kendisini son derece haklı hissedebilir. Karşısındaki itirazları öğrenme fırsatı olarak görmek yerine, kendisine yöneltilmiş bir tehdit gibi algılayabilir.
Böylece tartışmanın amacı gerçeği bulmak olmaktan çıkar; kendi düşüncesinin yanlış olamayacağını kanıtlamaya dönüşür.
Aynı düşünceyi paylaşan insanların çokluğu da o düşüncenin doğruluğuna ilişkin bir kanıt gibi algılanabilir. Oysa bir düşüncenin çok kişi tarafından benimsenmesi, onu kendiliğinden doğru yapmaz.
İnancın gücü ile bilginin gücü aynı şey değildir.
Anlamadığı hâlde inanan ve sorgulamadan savunan insan tipini hayatın hemen her alanında görebiliriz.
Ailede: Bir anne veya baba, kendi yetişme biçimini tek doğru kabul ederek çocuğunun hayatını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmeye çalışabilir. “Ben böyle gördüm, doğrusu budur.” diyebilir. Oysa bir davranışın geçmişte uygulanmış olması, bugün de doğru olduğu anlamına gelmez.
İş hayatında: Bir yönetici, uyguladığı yöntemin nedenlerini bilmeden onu savunabilir; bir çalışan, anlamını kavramadığı bir talimatı sorgulamadan yerine getirebilir. Kurumlar da yıllardır sürdürdükleri uygulamaların amacını unutarak alışkanlıklarını devam ettirebilir.
Oysa bir işi doğru yapmak için yalnızca ne yapılacağını bilmek yetmez. Neden yapıldığını ve nasıl bir sonuç üretmesinin beklendiğini de anlamak gerekir.
Toplumda: İnsanlar bir düşünceyi, kişiyi veya grubu yeterince tanımadan savunabilir. Kendi gruplarının yanlışlarını görmezden gelirken başkalarının benzer davranışlarını sert biçimde eleştirebilirler. Böylece savunulan şey adalet veya hakikat değil, aidiyet olabilir.
Siyatsette: Çevreden etkilenen dana sonra farklı çıkara dönüşen bir bağlılık vardır. Bu bağ sorguya ve anlamaya izin vermez. Sadece inanmak ve savunmak üzerine dizayn edilen bir yaklaşımdır.
Dinî topluluklarda: İnanç, insana anlam ve yön verebilir. Ancak bir inanca sahip olmakla onun dayanaklarını anlamak, bir dinî kavramı duymakla anlamını kavramak aynı şey değildir.
Bir düşünceyi yalnızca bir başkası söylediği için doğru kabul etmek, insanı başkalarının yorumlarına bağımlı hâle getirebilir. Burada mesele inanmak ya da inanmamak değil; insanın inancını ne ölçüde anlayarak yaşadığı ve inancı adına yaptıklarının sorumluluğunu ne ölçüde üstlendiğidir.
İnsanın inandığı değerler uğruna fedakârlık yapması elbette yanlış değildir. Ancak bir amaç uğruna fedakârlık yapmakla, ne uğruna fedakârlık yaptığını anlamak birbirinden farklıdır.
İnsan, anlamını bilmediği bir düşünce uğruna kendisinden vazgeçebilir; başkasının belirlediği bir amaç için kendi hayatını ihmal edebilir. Üstelik yaptığı fedakârlığın büyüklüğünü, savunduğu düşüncenin doğruluğunun kanıtı olarak görebilir.
Oysa bir şey uğruna çok bedel ödemiş olmak, o şeyin mutlaka doğru olduğunu göstermez.
Bazen insan, geçmişte çok emek verdiği için bir düşünceden vazgeçemez. Yanıldığını kabul etmek, geçmişte yaptığı fedakârlıkları da sorgulamasını gerektirir. Bu nedenle düşüncesini yeniden değerlendirmek yerine onu daha güçlü savunmaya başlayabilir.
Böylece insan, kendi yanılgısının esiri hâline gelebilir.
Sonuç: İnsan hayatı boyunca pek çok düşünceyle karşılaşır. Bazılarını benimser, bazılarını reddeder, bazılarını da zaman içinde yeniden değerlendirir. Önemli olan hiç yanılmamak değil, yanılma ihtimalini göz ardı etmemektir.
Bir düşünceyi benimsemeden önce kendimize şu soruları sorabilmeliyiz:
– Bu düşüncenin ne anlama geldiğini gerçekten biliyor muyum?
– Dayandığım bilgi güvenilir mi?
– Farklı bir görüşü dinlemeye hazır mıyım?
– Yanıldığımı fark edersem bunu kabul edebilir miyim?
– Savunduğum düşüncenin sonuçları başkalarını nasıl etkiliyor?
Bu soruların amacı insanı inançlarından veya değerlerinden uzaklaştırmak değil, onları daha bilinçli bir zemine oturtmaktır.
Çünkü sorgulamak, mutlaka reddetmek anlamına gelmez. Sorgulamak, neyi neden kabul ettiğini anlamaya çalışmaktır.
Gerçek olgunluk, her koşulda haklı çıkmakta değil, gerektiğinde düşüncesini yeniden değerlendirebilmekte saklıdır.
Ailede, iş yerinde, toplumda veya herhangi bir inanç çevresinde olsun, insanın kendisine sorması gereken temel soru değişmez:
Ben neye inanıyorum ve neden inanıyorum?
Belki de asıl tehlike, az anlamak değildir. Hepimiz bazı konularda az anlayabiliriz.
Asıl tehlike, az anladığımız hâlde çok bildiğimizi sanmak; sorgulamadan inanmak ve anlamadan savunmaktır.
