Kapat

Karakter varsa Kariyer vardır!


Karaktersiz kariyerin öneminin çok olmadığını biliyoruz. Bugünlerde çevremde yaşadığım canlı örnekler çoğalınca bu konuyu yazmaya devam ediyorum. Kariyeri amaç edinen ancak karakter yoksunu yâda eksiği insanları çevrenizde görebilirsiniz. Kariyer için her şeyi yapabilirim diyen birçok insan tanıdım.

Bunlardan bir tanesi yıllar önce yanımda staj yapan genç bir öğrenciydi ve ‘’kariyer için her şeyi yaparım’’ dediğinde, kariyer yolculuğunun, karakter ile birlikte olması gerektiğini hatırlattım. Günümüzde kariyer yapmak, öğrencilik döneminde başlayan bir hayaller dizisi oluyor. Daha eğitimlerini tamamlamayan gençler, kariyer adına birçok etkinliğe katılıp, bu konuda kitaplar okuyup, kariyerli zatlar ile tanışma çabasına giriyorlar.

Önemli olan bir konuda, lise döneminde başlayan kariyer günlerinin yapılması ve bugünlere şık giyimli, gösterişli arabalı, iyi mevkide bulanan insanlar davet ediliyor. Lise öğrencisine direk hedef olarak kariyerden ziyade kariyerli insanların konumları sunuluyor. Kariyer yapmak lise öğrencisi için kariyer gününe davet ettikleri kişilerin gösterişli olarak sundukları hayat hikâyelerimi yoksa öğrencinin yetkinliğine ve ilgisine uygun bir bölüm tercih etmesi mi bilemedim.

Kariyer nedir yada nasıl planlanır sorunun cevabını sanırım gerçek manada verilmesi mümkün değil. Yada kariyer sürecine nereden başlanmalı? Lisede kariyer günleri ile gelecekte çok iyi imkanlar sunacak bölümlerin tercih edilmesi, Üniversitede iyi bir şirketten burs alınması, iyi bir kuruluşta işe başlama veya çalışırken iyi bir pozisyona yükselecek fırsatları yakalamak..

Bunların hepsi ise kariyer planlaması nereden başlamalıdır?

Sonuçta kariyer derdinde olan her birey bir türlü kendisi, çevresi veya çalıştığı kuruluş vasıtasıyla kariyer sürecinde yer alıyor. Kariyeri olmazsa olmaz görenler kariyer için birçok şeyi mubah görüyor ve hızla yükseliyor. Kariyerli insan olmaktan ziyade karakterli insan olma düşüncesinde olanlar ise daha farklı davranırlar. Bilirler ki, kariyer bir gün bitecek ve bu yolda sadece kariyer odaklı olanların kaybettikleri değerler aranacak.

Karakter yerine kariyeri önemseyenler, kariyerin gücünü ve gösterişini çok önemserler. Kariyer insanları çok güçlü gösterir ve itibar gördüklerini sandırır. Gerçekte ise tanınıncaya kadar kariyer tanındıktan sonra karakterle saygınlık görünür. Aslında iyi bir karaktere sahip olan insanlar bulundukları çevrede kariyer fırsatını her zaman yakalayabilirler. Yada bu tür insanlara o kariyer fırsatları birilerince sunulur.  Karakter kariyerin mayasıdır ve sağlam karakter iyi bir kariyeri şüphesiz getirecektir.

 

images (1)

 

DİBE VURMAK İYİDİR


Hepimizin hayatında “Dibe vurdum” dediği anlar olmuştur. Dibe vuruşları genellikle büyük kayıpların ardından yaşıyoruz. Kimimiz sağlığını kaybediyor, kimimiz ilişkisini, kimimiz işini, evini, parasını… Kimimiz ise çok daha fazlasını…

Hayat bize her zaman seçimler sunuyor. Dibe vurduğumuzda da yine seçimimiz var, her ne kadar seçimsiz gibi hissetsek de; ya depresyona girmeyi seçiyoruz ya da bu durumu bir fırsat olarak değerlendirmeyi seçiyoruz.

Böyle anlar, uzun zamandır süregelen sorunlarımızı artık görmezden gelemeyeceğimizi ve onları artık yara bandı ile iyileştiremeyeceğimizi fark etmek için birer fırsat. Bu anlar bize elbette acı veriyor, çaresiz hissediyoruz, sanki bir daha asla iyi hissedemeyeceğiz yanılsamasını yaşıyoruz.

Oysa dibe vurduğumuzda artık gidebileceğimiz tek istikamet var, o da yukarı doğru!

Dibe vurduğumuzda dış dünyadan kopuyoruz ve mecburen içe dönüyoruz; kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Bu süreçte kendimizle ilgili harika keşifler yaşamaya hazırlıklı olalım. Birçoğumuzun hayatı dibe vurduktan sonra yeniden şekilleniyor. Her zaman yaptığımızdan farklı bir şey yapabilme gücünü böyle anlarda buluyoruz kendimizde.
Nice insan ciddi sağlık sorunlarının ardından sağlıklı yaşamayı yeniden öğreniyor ya da sevmediği mesleğinden vazgeçip keyif veren sevdiği bir işe geçiş yapıyor.

Dibe vuruş sürecinde gücümüzü adım adım dışarıya verdiğimiz için ciddi acı çekiyoruz ama yukarı doğru çıkarken başkalarına dağıttığımız o gücümüzü geri alıyoruz; öz gücümüze yeniden kavuşuyoruz. İşte bu güçle hayatımızı yeniden ve daha farklı şekillendirebiliyoruz, hayatımızda yeni bir sayfa açabilme cesareti buluyoruz.

Hayatın sadece yemek, içmek, barınmak ve üremekten ibaret olmadığını, aslında çok daha fazlasıyla bu dünyaya geldiğimizi anlayarak bütün değer yargılarımızı yeniden gözden geçirme fırsatı yakalıyoruz. O ana kadar farkında bile olmadığımız yeteneklerimizi keşfedebiliyoruz.

Dibe vuruşlar bize kendimizi gerçek anlamda keşfetme ve tanıma imkânı sunuyor. Sadece etten ve kemikten ibaret olmadığımızı; bundan çok daha fazlası olduğumuzu anlıyoruz. Spritüel yönümüzü keşfediyoruz çünkü beden fiziksel acıyla duygusal ya da ruhsal acıyı birbirinden ayırt etmiyor.

Bir kez dibe vurduktan sonra yıllardır kendimizi ihmal ettiğimiz konularda yoğun bir açlık duygusu hissetmeye başlıyoruz; bu, ruhumuzun açlığı. Bir an önce ruhumuzu doyurmak için büyük bir istek duyuyoruz. Bolca araştırıyor, bolca kitap okuyoruz. Yeni yollar deniyoruz, yeni insanlarla tanışıp onların hayat hikâyelerinin bizimkini aynalamasına izin veriyoruz. Farkındalığın bol olduğu bir dünyaya adım atıyoruz ve egomuz adım adım törpüleniyor. Ben’imiz ortaya çıkmaya başlıyor. Etkin dinleme becerimiz, empatimiz, anlayışımız artıyor; hayata bakış açımız genişliyor; önyargılarımızdan arınmaya başlıyoruz.

Dibe vuruşların armağanı gerçekten de büyük.

Dünya Ana kendini nasıl ki doğal afetlerle yeniliyorsa biz de kendimizi yenilemek için kendi doğal afetlerimizi yaratıyoruz hayatımızda.

Dilek Kökter. FB_IMG_1446359580192

İYİ BİR YÖNETİCİ OLMANIN SIRRI


İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu  uygulamaktan geçer.

 Dört yanlış şunlardır:
– nasihat etmeden infaz  etmek (gaddarlık);
– öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık),
– yönetimde  gevşek olup sınırlar koymak (art niyet),
– özlük haklarının  dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).
Beş doğru ise  şunlardır:
– müsrif olmadan eliaçık olmak;
– gocunmadan çalışmak;
– haris  olmadan istek duymak;
– mağrur olmadan rahat davranmak;
– ürkütücü  olmadan saygın olmak.
KONFUCYUS

Başarının Sırrı


Usta’ya başarısının sırrını sormuşlar…
‘iki kelime’ demiş;
– Doğru kararlar.
Hepimizden farklı olarak, sürekli doğru kararları nasıl alabildiğini
sormuşlar…
‘Tek kelime’ demiş;
-Tecrübe.
İyi de kardeşim bu tecrübe denen şeyin sırrı nedir diye sormuşlar…
Usta, deriiiiin bir iç çekmiş ve ‘iki kelime’ demiş…
-Yanlış Kararlar

Velhasıl, yanlış yapmaktan korkmayın. Bir doğru sonuca ulaşabilmek için yanlışlarınızı yani neleri yapmamanızı görmek de sizin için iyi bir tecrübedir…

secret-to-success

Bu Blog’da PERYÖN İK Blog Yarışması’nda Yarışıyor


İnsan Kaynakları alanında emek verenleri bir nebze olsun takdir etmeyi amaçlayan bir değerlendirme yapılıyor. PERYÖN, 23.sü’nü düzenlediği İnsan Yönetimi Kongresi’nde, 3. İK Blog Ödülleri’ni bloggerlarla buluşturacak.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (Peryön), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
Bunca yıl bir insan kaynakları gönüllüsü olarak ve amatörce, gerek sosyal paylaşım ortamlarında, gerekse blogumda (www. ekremozturk.com) göstermiş olduğum çaba ve emeği takdire değer görüyorsanız, aşağıdaki adreste yer alan listenin 6. sırasındaki Ekrem Öztürk’ ü yani beni işaretleyip, liste altındaki oy kullan butonunu tıklamanız yeterli olacaktır.

Tüm İK Bloggerlerına başarılar diler, İnsan Kaynakları alanında emek veren herkese İK Amatörü olarak teşekkür ediyorum.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

 

cr6saw0ucaajsl0

Mezun Oldum, “Beni İşe Al!”…


Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan işsizliğin en çok etkilediği kesim genç nüfus olup, bunlar içerisinde ise yeni mezun olanlar daha çok etkilenmektedir. Okullaşma ile birlikte ilk ve orta eğitim alan nüfusun sayısının artmasına paralel olarak artan ve her kentte açılan Üniversiteler ile yükseköğretim görenlerin sayısı da artmıştır. Bu artış ile birlikte yükseköğretim görmüş, genç nüfusumuzda işsizlik oranındaki yükseliş devam etmektedir.
Sosyal medyada işsizlik feryadı yapan gençlerin durumu, yürek yakar hale gelmiştir. İnsan kaynakları platformlarında iş arayışında olan yükseköğretim görmüş gençlerimizin çabaları ve bu işsizliğin sebep olduğu ruh hallerini tarif etmek mümkün değil. Artık iyi bir üniversiteden mezun olmanın iş bulmaya yetmediğini, gençler iyi biliyor ve yaşadıkları iş arayışlarında bu durumu çok iyi görebiliyorlar. Ön lisans, lisans hatta yüksek lisans yapan gençlerin, iş bulma umudu ile birkaç saatlik eğitimlere sonucu verilen belgelere umut bağlaması işin en üzücü tarafı olarak göze çarpıyor.
Biz insan kaynakları danışmanları ve uzmanlarını, iş bulmada bir taraf olarak gören halen eğitim gören ve yeni mezunların cevap aradığı birçok soru ile karşılaşıyoruz.
– Eğitim görürken kendimizi nasıl geliştirmeliyiz?
– Hangi eğitim ve kurslara gitmeliyiz?
– Hangi sertifikaları alırsak, iş bulmada faydası olur?
– İş arayışı sürecine girdiğimizde nerelere ve nasıl başvuracağız?
Gibi sorulara yanıt vermek onların gelişmesinde yada iş bulmasında çok fazla katkı sağlamıyor. Lisans alan bir öğrenciye staj ve eğitim konusunu ile ilgili farklı kaynaklara yönlenmeleri ve deneyim paylaşımlarından yararlanmaları dışında önerimiz olamıyor. Lisans eğitimi alan ve yüksek lisans yapan bir genç insanın, iş arayışı nedeniyle birkaç saatlik veya günlük eğitim ile sertifika peşinde koşmasını iyi algılamak gerekiyor. Yüksek öğretim mezunu bu gençlerin iş bulamamaları nedeni olarak, olarak onların eğitim yada sertifika eksikliğini mi, yada temel sorun olan istihdam edilecek alanların olmamasını mı göstermeliyiz.
Her yıl işgücüne katılan üniversite mezunlarının sayısına 400 bin kişi daha ekleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, en son mezun olunan okul ve mezun olunan alan itibarıyla Türkiye’de 28 milyon 271 bin kişilik işgücünün, 5 milyon 388 milyonluk kısmını yüksekokul veya fakülte mezunları oluşturuyor. İşgücündeki üniversite mezunlarının sayısı 2014 yılında, önceki yıla göre yüzde 10 daha arttı. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı da, geçen yıl 54 bin artarak 557 bine, istihdam edilenlerin sayısında 338 bin artarak 4 milyon 831 bine çıktı. Bu gelişmeler doğrultusunda yüksekokul veya fakülte mezunları arasında 2012’de yüzde 10 olan işsiz sayısının, 2015 yılında yüzde 11 civarında olması bekleniyor.
Sürekli olarak, her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezununa istihdam alanı sağlamanın zor olduğunu kabul etmek lazım. Bu mezunların alanlarının istihdama yönelik olmaması yada belirli alanlar üzerinde yığılma olması da istihdam sağlama ayrı bir sorun olarak görülmelidir. Ulusal düzeyde insan kaynakları planlaması yapılmadığı için güncel alanlarda popüler olan bölümleri yüksek eğitimde tercih eden gençler mezun olduklarında bu bölümlerin cazibesini kaybettiğini gördüklerinde hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.
Türkiye’de 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunlarının çoğunluğunu, sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunları oluşturuyor. Buna göre, imalat ve işletme mezunlarının yüzde 16,8’i, sanat mezunlarının yüzde 15,9’u, yaşam bilimleri mezunlarının yüzde 14,5’i işsizlik sorunu yaşıyor. Sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunlarının işsizlik oranı, üniversite mezunlarının genel işsizlik oranının üzerinde seyrediyor. Üniversite mezunları arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu alan imalat ve işletme oldu. Bu alanlardan mezun olanların yüzde 16,8’i işsiz durumda bulunuyor. İşsizlik oranında imalat ve işletmeyi, sanatla ilgili alanlar izliyor. Sanat bölümlerinden mezunların yüzde 15,9’u işsizlik sorunu yaşıyor. Eğitimli iş gücünde işsizlik oranının yüksek olduğu bir diğer alan ise yaşam bilimleri. Bu alandan mezun olanların yüzde 14,5’i iş arıyor.
Sosyal ve kişisel hizmetler mezunlarının yüzde 14,3’ü, bilgisayar mezunlarının yüzde 14,2’ü, ulaştırma hizmetleri ve çevre koruma mezunlarının yüzde 14,1’i, iş ve yönetim mezunlarının yüzde 13,5’i, gazetecilik ve enformasyon mezunlarının yüzde 13,2’si, tarım, ormancılık ve balıkçılık mezunlarının yüzde 12,2’si, fizik bilimleri mezunlarının yüzde 11,9’u, mimarlık ve inşaat mezunlarının yüzde 11,2’si iş sahibi değil. Üniversiteli işsizlerin 203 binini iş ve yönetim mezunları, 59 binini öğretmen eğitimi ve eğitim bilimleri, 46 binlik kısmını mühendislik işleri mezunları oluşturuyor.
Her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezunu ve 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunu olduğunu düşünürsek, gelecekteki eğitimli işsizlerin artan sayısını ve buna bağlı yaşanacak sorunları hayal etmek zor olmamalı. Yükseköğretim görmüş insanların, mezuniyet sonrası iş bulamamalarından kaynaklana birçok sorun yaşadıklarını biliyoruz. Çocukluktan itibaren bir üniversite bitirmeye ve bir unvan kazanmaya yönlendirdiğimiz gençlerin çoğunluğu istemedikleri bir bölümde eğitim almak zorunda kalıyorlar. İstemediği bölümde eğitim alanlar ile birlikte istediği bölümde eğitim alan gençlerimizin çoğunluğu mezun olduğu alanın dışında ve istemediği bir sektörde çalışmak zorunda kalıyor. Ne iş olsa çalışırım talebi, işsizliğin getirdiği bir sonuç olarak mutsuz çalışanlar sorununu da ortaya çıkarıyor.
Her geçen gün artması beklenen yükseköğretim görmüş insan kaynağının işsizlik sorunu sadece istihdam alanları oluşturmaya yönelik çalışmalar ile giderilemeyecektir. Eğitimde insan gücü planlaması veya işgücü planlaması yapılmadığı için, yükseköğrenim mezunlarında sürekli olarak işgücü arzı oluşmaya devam edecektir. Bu noktada ulusal boyutta bir insan kaynakları planlamasının yapılmasının mutlaka gerektiği söylenebilir. Ülkenin gereksinimlerine göre oluşturulacak istihdam alanları ve bu alanlara göre okullar ve bölümlerin açılması zor olmamalı diye düşünüyorum. Birçok ülkenin ulusal insan kaynakları planlaması varken, bizim bundan uzak kalmamız başta eğitim ve istihdam planlaması olarak sanırım en zayıf alanımız olacak. Ulusal insan kaynağı yapılamadığı için bazı alanlarda insan kaynağı bulunamazken, bazı alanlarda ise yükseköğretim görmüş gençlerimiz işsizlik sorunu yaşamaktadırlar. Yükseköğretim görmüş yeteri kadar insan kaynağı olan bazı bölümlerde ise farklı bölümlerden mezun olanların yanı sıra bir alt eğitim kurumundan mezun olanlarında istihdam edilmesi de, yükseköğretim mezunlarının işsizlik sorunu yaşamasına neden olmaktadır. Ulusal işgücü planlaması yapılması ve yükseköğrenimde yüksekokul ile fakülteleri ve öğrenci sayıları geleceğin ve gereksinimlerin beklentilerine göre planlamalıdır.
Yükseköğrenim görmüş gençlerin işsiz kalmasının daha ağır maliyetlerinin olduğunu da unutulmamalıdır. Yükseköğretim görmüş genç nüfusu istihdama katamayıp, işsiz bırakmanın maliyetini yok sayamayız. Eğitim gördüğü alan dışında zoraki çalışmak zorunda kalanların eğitimleri de bir maliyet olarak kabul edilebilir.
Yükseköğretimi mezunu işsizlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan ve en önemlisi ise tükenmişlik sendromu yaşamalarıdır. Yoğun ders çalışma ve kazanmaya yönelik baskı ile Üniversiteye girişe kadar geçen sürecin ardından hemen iş bulma arzusunu kaybeden bir genç, iş arayışında karşılaştığı, deneyim, referans, bir veya birkaç dil bilme gibi yetkinliklerin sorgulanması ile tükenmişliğe yönlenmeye başlıyor. İşe alımlarda karşılaştıkları haksızlıklar, ayrımcılıklar ve hak yendi duygusu bu tükenmişliği daha çok arttırıyor. Tükenmişlik hissini yaşamaya başlayan bir kişi ise duygusal çöküş, duyarsızlaşma ve azalmış başarma motivasyonu şeklinde yaşamaya başlıyor. Bunun ardından pes etmişlik ve iş bulmaya yönelik beklentilerini azalması ve çevre baskısı ile iyice kaybetmiş duygusuna sahip oluyor ve kendini bırakıyor. Tükenmişlik sendromu yaşamaya başlayan bir genç, ailevi sorunlar ve diğer ilişki güçlükleri, dolayısıyla yalnız kalma gibi manevi kayıplar, alkol-sigara ve diğer madde kullanım bozuklukları, fizyolojik ve psikolojik belirtilerle, depresyona kadar giden ciddi olumsuzluklar ile karşılaşabiliyor.
Bu durumda karşılaştığım genç arkadaşlarımın bu durumlarına çok üzülmeme rağmen sadece konuşmaktan ve yazmaktan başka bir şey yapamadım. Bu yazıyı belki onların bu durumunu gören olur ve daha iyi anlaşılmalarını sağlamaya katkım olur amacıyla yazdım. Onların iş bulamamaktan dolayı yaşadıkları sorunları ve bunun sonucu olarak duygusal ve ruhsal sıkıntıları ayrı bir yazı konusu olarak ele almak daha uygun olacaktır.
Ekrem Öztürk
İnsan Kaynakları Uzmanı

11045396_10152781929156849_6271106976548809143_n

Başarılı olurken, mutlu olmanın 10 şartı


Kendini tanı. (Sokrat) Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol (Mevlâna) Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta birşeyleri korumak için ayakta kalmazsan her […]

KİŞİLERİ BATIRAN SÖZLER


“Bu kadar maaşa ancak bu kadar çalışılır”:

Bu laf en büyük zararı çalışana verir. Bu düşünce ile verimliliğinizi yetenek ve becerilerinizi geliştirmezseniz, hiçbir zaman hakkınız olduğunu düşündüğünüz ücreti alamazsınız. Bu düşünceyi kırıp, elinizden geleni yaptığınızda bugün bilmeseler bile yarın değerinizi anlayacak kişilerle ve işle karşılaşabilirsiniz.

“Bu işyerinde motivasyon yok”:

Kendi kendinizi başarıya motive edemezseniz bunu kimse başaramaz. Kendinizi en iyi tanıyan sissiniz, veriminizi yükseltecek yolları da siz bulacaksınız. Verimliliğinizi yükseltmek için başkalarından rica ve manevi rüşvet beklemeyin.

“Nedense hiçbir işimi beğenmiyorlar”:

Aile yuvasından kanatlanıp bir işe giren herkes ilk yıllarda bu duygularla boğuşur. Siz çevrenizdeki insanlar yerine işinize yoğunlaşın. Ayrıca kırılgan olmanıza gerek yok.

“Sistem bozuk”

Düşündüğünüz kadar üretim ve verimliliğin iyi olmadığı bir ortamda siz kendi üzerinize düşeni en iyi şekilde yapmaya bakın. Sistem ileride düzelir, ama sizin kaybettiğiniz yıllar geri gelmez.

“Bu bahar yabancı dil kursuna yazılacağım”:

Kişisel gelişim ve kariyer geliştirme planlarınızı hiç ertelemeyin. Hemen bugün başlayın. Yoksa baharlar birbiri ardına geçer. Bir bakarsınız emekli olacak yaşa gelmişsiniz.

“Müdür bana taktı”:

Müdürün zaten işi başından aşkın, niye gece gündüz sizinle uğraşsın ki? Siz kendi çalışmanızı ve davranışlarınızı öz eleştiri süzgecinden geçirdiğinizde kimse eksiğinizi bulamaz.

“Müdürüm ne dediyse yaptım”:

Yalnız verilen işleri yaptığınızda yeni beceriler edinmeniz zorlaşır. Müdürün dediklerini yapın, ama sizin de kendinize göre kariyer ve yol haritanız olsun. Önerilerinizi hoş karşılanmasa bile müdürünüze iletmekten çekinmeyin.

“Zaten kimse çalışmıyor”:

Bu kendi yetersizliklerine mazeret aramadır. “Herkes kötüyse benim iyi olmama gerek yok” anlamına gelen bu serzeniş çalışanı tuzağa düşürür.

“Ben tek başıma ne yapabilirim ki?”:

Bu mazeret işyerinde aksaklığı gören, ama düzeltmek için parmağını taşın altına sokmayanlar için kullanılır. Siz ataletinize bir kılıf aramayı bırakıp, bir şeyler yaptığınızda başkaları da peşinizden gelebilir. Verimlilik ve üretkenliği torpilleyen lafları bırakıp, her aksilik için bir mazeret aramazsanız, muhakkak başarılı olursunuz.

Bu Blog İK Blog Değerlendirmesinde yer alıyor


İnsan Kaynakları alanında emek verenleri bir nebze olsun takdir etmeyi amaçlayan bir değerlendirme yapılıyor. PERYÖN, 23.sü’nü düzenlediği İnsan Yönetimi Kongresi’nde, 3. İK Blog Ödülleri’ni bloggerlarla buluşturacak.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (Peryön), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
Bunca yıl bir insan kaynakları gönüllüsü olarak ve amatörce, gerek sosyal paylaşım ortamlarında, gerekse blogumda (www. ekremozturk.com) göstermiş olduğum çaba ve emeği takdire değer görüyorsanız, aşağıdaki adreste yer alan listenin 7. sırasındaki Ekrem Öztürk’ ü yani beni işaretleyip, liste altındaki oy kullan butonunu tıklamanız yeterli olacaktır.

Tüm İK Bloggerlerına başarılar diler, İnsan Kaynakları alanında emek veren herkese İK Amatörü olarak teşekkür ediyorum.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

 

cr6saw0ucaajsl0

İK Blog yarışması ve ben


İK Blogları yarışıyor yerine degerlendiriliyor demek daha doğru olur. PERYON yoneticileri sağ olsun, anlamlı bir çalışma olarak görüyorum. Bizde bu yarışmaya başvuranlar arasında yer aldık. Hasbelkader IK adına yıllardır birşeyler yazıp çizmeye devam ediyorum. Esas değerlendirme jurisinden önce juri üyesi olmaya hevesli dostlar değerlendirme yapmaya başlamışlar bile..:) Eleştirilere sonuna kadar açık oldugumu yazmak ve degerlendirme yaparken benim durumumuda bilmelerini istedim. Ben batı kentlerinde degil, orta anadoluda ufak bir kentte yani Kirsehirdeyim.Buralarda İK pek bilinmez.:) Sizlerin sıkça katıldığı toplantı, çalıstay, kongre gibi etkinlikler olmaz. Birkaç meslektaş bulup, dernek falan kuramam. Sizin oralar, buralara pek uzak olduğu için o etkinliklerede gidip, gelemem. Maddi durumumda buna uygun degil. Ayrıca ben İnsan Kaynakları ile ilgili bir okuldan mezun olmadım. Bu günlerin en kolay işi olan bir sertifika ile bu mesleğe sahip çıktık. Gerçi bizim zamanımızda o sertifika egitimleri gayet iyiydi. Nede olsa ODTU nün degerli hocalarının verdiği egitimlerdi. Blog sayfama gelince,vallahi tüm tasarım benim işim.:) Gorsellik begenilmemiş. 🙂 Benim amatörce yaptığım bu kadar olur. 🙂 Bedava tasarım yapmak isteyenler oldu ama ben kendi yaptığım kalsın istedim. Bu arada blog sayfam yıllık herşey dahil 19 Dolar. 🙂 ve son olarak benden bu kadar. Beni o 25 kişilik listeye yazmaları bile benim için ödül dür. Teşekkürler PERYON

İnsani Yönetim


İnsan kaynakları uzmanından insana farklı bakış diyorum. Alanım ile ilgili süreçler ve bu süreçlerde yer alan insanlar çok önemli. Aslında tüm insan kaynağı ve yer aldıkları süreçler önemli. Ama biz yada başlangıçtaki ben, bloğum gerekse sosyal medyadaki diğer platformlardaki yazdıklarım genelde insan kaynakları süreçleri ile ilgiliydi. İnsan kaynakları alanına giren konular ile yaptığımız paylaşımlarda, insan kaynağımızı bilinçlendirmeye, yön çizdirmeye yada yol göstermeye çalıştım. Dünyanın insan için yaratıldığına inanan biri olarak, dünyanın insandan başka anlamı yok diyorum. Öyle ise her şeyin insan için olması önceliğimiz olmalıdır. Buradan yola çıkarak, insan kaynakları uzmanından “insana farklı bir bakış” deyimini kullanmamdaki temel gaye, önce insana insan olduğunu ve insanın taşıması gereken esas özellikleri hatırlatmak ve yaşatmaktır. İnsani değerlerden uzak olup, bir alanda çok bilgili ve çok başarılı olsanız da bir şey ifade etmezsiniz. İnsan kaynakları alanında eğer insani değerler ile yönetilen bir süreç oluşturmaz iseniz başarınız belli bir yere kadar ve sınırlı olacaktır. İnsan seçiminde nasıl ki, tek tercih mesleki yeterlilik olmadığı gibi insan yönetiminden daha farklı isimler ile ortaya konulan yöntemler olmamalıdır. “İnsani yönetim” adı belki en anlamlı bir seçim olabilir. İnsani yönetimin içindeki en önemli süreçte duygunun yönetimi olacaktır. Çalışanlarında duyguyu yönetmeyi başaranların, diğer süreçleri daha kolay yöneteceğine inanıyorum. İnsani Yönetime kafa yormaya ne dersiniz?

facil1

Her bir yağmur damlası sevgi olsa


Güz ya, iyiden iyiye belli ediyor. Sararıp, dökülen yapraklar ve kapanan sema… Yağmur damlaları kar’a dönüşeceği güne hazırlık yapmaya başladı bile…

Toprağa dökülen tohumlara hayat verecek rahmet dakikalarına bakarken düşünüyorum. Her bir yağmur damlasında sevgi dolu olsa, insan yürekleri topraga serilse ve bu sevgisiz yürekler sevgi damlaları ile ıslansa… Hasetlikler, kinler, düşmanlıklar ve tüm kötülükler kalplerden akıp gitse… Tertemiz yağmur damlaları ile durulanmış kalpler kalsa… Kırşehir’e sonbahar yağmurları dökülmeye başladı.

Toprağımızın güzel insanı, Hacı Bektaşi Veli be güzel demiş; “incinsende, incitme”.          

Her düşen yağmur damlası size sevgi getirsin.

Neden Kariyer Yönetimi ?


Kurumsallığı getirir

Kişilerden bağımsız şirketin varlığını sürdürmesini sağlar

Beklenmeyen riskleri planlı bir yaklaşımla minimuma indirir

Kişi ve Kurum beklentilerinin uyumlu olmasını sağlar

Büyümeyi destekler

Geleceğin Liderlerini önceden tespit ederek geliştirilmesine olanak sağlar.

 

kryr 1 kryr 2 kryr 3

‘’OYLARINIZA TALİBİM’’


İNSAN KAYNAKLARI ALANINDA EMEK VERENLERİ BİR NEBZE OLSUN TAKDİR ETMEYİ AMAÇLAYAN BİR DEĞERLENDİRME YAPILIYOR.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (PERYÖN), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında Usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
BUNCA YIL BİR İNSAN KAYNAKLARI GÖNÜLLÜSÜ OLARAK VE AMATÖRCE, GEREK SOSYAL PAYLAŞIM ORTAMLARINDA, GEREKSE BLOGUMDA (www.ekremozturk.com) GÖSTERMİŞ OLDUĞUM ÇABA VE EMEĞİ TAKDİRE DEĞER GÖRÜYORSANIZ, AŞAĞIDAKİ ADRESTE YER ALAN LİSTENİN 7. SIRASINDAKİ ekrem öztürk’ ü YANİ BENİ İŞARETLEYİP, LİSTE ALTINDAKİ oy kullan BUTONUNU TIKLAMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.
HEPİNİZE TEŞEKKÜR EDERİM.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

http://www.peryonkongre.com/ik-blog-odulleri_2015/blog_oylama.html

PERYON

 

Ağlamak çaresizlik değil


Ne zaman ağlayan birini görsem içim acısa da yine de sevinirim. Çünkü bilirim ki ağlayan kişinin kalbi henüz nasır tutmamıştır. Katılaşmamıştır yüreği. Kalp ağlamazsa gözyaşı da akmaz denir ya. İşte onun gibi. Sevindiğimizde atılan kahkahalar kadar, üzüldüğümüz zamanlarda dökülen gözyaşları da bir o kadar değerlidir.
Bir düşünürün dediği gibi “Gözyaşı, çekilen sıkıntıyı ve bunun beraberinde gelen hakikati değiştirmez belki ama kalbi katılaşmaktan kurtarır. Gerçeklerin betona çarpıp geri dönmesine engel olur.”
Bu nedenle de ağlamak güzeldir. Üzülmeyi becerebilen bir insan, sevinmeyi de becerebilir. Ağlayabilen bir insan gülmenin kıymetini daha iyi anlayabilir. Ağlatanlardan değil ağlayanlardan olmanın ayrıcalığını hissedebilir.
Ağlamak sanılanın aksine çaresizlik, zayıflık, güçsüzlük demek değildir. Canımız yandığında öfke ve intikam duygularıyla kalbimizi nasırlaştıracağımıza, gözyaşlarımızla yapılan temizlik, kalbin doğru ateşi bularak yumuşamasına vesile olur.
Ağlayan birisine yapılacak en büyük destek, bana göre, samimi bir dokunuş ya da uzatılan bir mendildir. Bunlar bin türlü sözden çok daha kıymetlidir.
Ağlayabilmek insan olmanın gereklerinden biridir. Her şeye rağmen, özellikle insanın kendisine rağmen ağlayabilmesi takdire şayan bir erdemdir.
Ağlamakla gülmek, olmazsa olmaz bir ikilidir. Tıpkı evrende olan diğer zıtlıklar gibi…

Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı….
Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına… Bir gece önce yaptığından utandı… Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu… Kızına gene bağırdı.
“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?” Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi… “İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki… Koştu… Kızına sarıldı… Beraberce ağladılar.
Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir armağana sahip olması mümkün değildir.
10982491_708783589240852_614601227827043149_n

ÇEMBERİN DIŞINA ÇIKMAK


“Her insan kendi görüş sahasının sınırlarını, dünyanın sınırları olarak kabul eder.” Arthur Schopenhauner

Sokrates bir gün derste öğrencilerine birer beyaz kağıt dağıtır ve üzerine bir daire çizmelerini ister. Dairenin tam ortasına da bir nokta koymalarını söyler.

Ve “Büyük mü yoksa küçük mü bir daire çizdiniz?” diye sorar. Bazıları küçücük bir daire çizerken bazıları tüm kağıdı doldurmuştur.

Ve sonra “ Dairenin, tam ortasındaki nokta sizsiniz. Daire ise sizin yaşadığınız hayata koyduğunuz sınırlamayı temsil eder. Siz kendi dünyanızın merkezisiniz.” der.

Daha sonra “ Şimdi daireyi silin. Artık büyük yada küçük olmasının hiçbir önemi yok. Geriye sadece nokta kaldı. Şimdi sınırı olmayan bir dairenin merkezindesiniz. Ve istediğiniz hayatı yaşama özgürlüğünü elde ettiniz.

Baktığımız zaman, gerçektende insanların yaşamlarını, düşünce yapılarına göre oluşturduklarıyla sınırladıklarını görebiliriz. İnsanlar başlangıçta, bir şeyleri elde etmek için çaba harcarlar. Ama, ancak, hayali bir engele ulaşana kadar devamlı ilerler. Sonra kendi dayattıkları, sınırlayıcı bir tutum yüzünden dururlar. Ve potansiyellerini kullanmadan, yaşam tabakasını olduğu gibi kabul ederler. Kendilerini düşüncelere, hareketlere ve sonuçlara hapsederler. Böylece de, kendi koydukları sınırların ötesine geçemezler. Halbuki, bizler bir şeylere takılıp kaldığımız zaman, cevaplar ve çözümler aramamaya başlarız. Çünkü istemeden bize yeni kapılar açabilecek, farklı bakış açılarının, ortaya çıkmalarını engellemiş oluruz.
O nedenle de bizler hayatta ancak kendi oluşturduğumuz sınırlarımız kadarız.

Oluşturabildiğimiz sebepler kadarız. Bize verilen sorumluluk kadarız. Cevaplarını aradığımız sorularımız kadarız. Tercih ettiklerimiz kadarız. Seçeneklerimiz kadarız. Algıladıklarımız kadarız. Merak ettiklerimiz kadarız. Düşündüklerimiz kadarız. Yaptıklarımız kadarız. Hayatta oluşturduğumuz eylemleriz kadarız.

Sabah uyandığımız zaman, ya kalkıp gördüğümüz rüya için gerekli koşulları oluşturmak için çabalarız. Yada tekrar uyuyarak, rüyada kaldığımız yerden devam ederiz.

“Dünyada değişiklik yapmakta başarılı olanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır”

ALINTIDIR…

Mükemmel İş Görüşmesi için 5 Tavsiye


 

Tebrikler, mülakata davet edildiniz! Yüzlerce, hatta binlerce alternatif içerisinden sizin özgeçmişiniz dikkat çekti ve belki de hayalinizdeki işe girmek için bir fırsat yakaladınız. Peki hazır mısınız?

1. Görev tanımına uygun tecrübelerinizi vurgulayın

Hayatta halen birçok şeyde olduğu gibi, mülakatlarda da “en iyi olan” değil “en iyi hazırlanan” kazanır. Bu sebeple görüşmelerle ilgili temel öncelik “ihtiyacı anlamak”tır. İhtiyacı/beklentiyi doğru anladıktan sonra, aklıselim aday, görev tanımıyla kendi tecrübeleri arasındaki benzerlikleri vurgulamak için görüşmedeki her fırsatı değerlendirir. İşi gerçekten isteyen, görüşme öncesinde oturup ciddiyetle dersine çalışır.

Fazla değil muhtemelen bir “dizi vakti” kadar bir zaman diliminde mükemmel bir ön hazırlık yapabilirsiniz. Mevcut veya son işinizdeki görev tanımınızı etüt edip, görüşeceğiniz firmaya fonksiyonel, teknik ve çevresel anlamda nasıl katkılar sağlayabileceğiniz üzerinde düşünün. Size gelecek potansiyel sorular ve onları en iyi nasıl cevaplayacağınız üzerine çalışın. Sormayı planladığınız sorularınızı mutlaka not edin. Sağlıkla düşündüğünüzde aslında görüşmeyi yapacak olan kişi de–kafasında gizli bir acendası yoksa- sizin doğru kişi olmanızı canı gönülden istiyordur. Özetle, öncesinde bir çalışma yaparak, ortalama 45 dakikalık bir görüşmede karşınızdakine de sizin aradığı kişi olduğunuzu anlayabilmesi için mümkün mertebe yardımcı olmanız icap ediyor.

2. Çok iyi sorular sorun

Şirketin web sitesi üzerinden veya internette birazcık detaylıca yapılan bir araştırma neticesinde cevaplarını öğrenebileceğiniz sorular “iyi sorular” değildir. Hele çalışma saatleri, şirketin yıllık izin uygulaması veya yan haklarla ilgili sorular hiç değil… Zira birazcık sabırlı olabilirseniz, görüşmenizin olumlu olması durumunda, tüm bu detaylar mutlaka konuşulacak.

İyi sorular; pozisyona ve şirketin başarılarına katkı sağlamaya yönelik ilginizi ve hevesinizi vurgulayacak olanlardır. Evet veya hayır ile cevaplanamayacak, açık uçlu sorular iyidir. Mülakatı yöneten otoriteyi, şirkette işlerin nasıl yürüdüğü ve çalışanlarının takdir edilen –veya kabul görmeyen- davranış modelleri üzerinde konuşturabilen sorular mükemmel olanlardır. Şimdiki ve geçmiştekini dinleyerek, gelecekte ne olabileceğini tahmin etmeniz kolay olacaktır.

Şirketin kültürünü nasıl tanımlarsınız? gibi klişelerden ziyade; şirketin kurumsal kültürüne ve iş anlayışına benim nasıl bir katkıda bulunmam bekleniyor, pozisyonun karşılaşması muhtemel en büyük zorlukları veya içerideki ekibin eksiklikleri neler ve ben bu zorluklarla nasıl başa çıkmalıyım, geçmişte bu pozisyonda çalışmakta olan kişinin en başarılı olduğu ve iyi yaptığı işler neydi? tarzındaki soruları cevaplamaktan keyif almayacak, olumlu etkilenmeyecek “gerçek” bir üst düzey yönetici tanımıyorum –rahatsız oluyorsa, üstelik de pozisyonun direk yöneticisiyse, zaten kibarca kaçın-.

3. Örnek hikâyeleriniz olsun

Problem çözme konusunda yetenekli olduğunuzu söylemeniz güzel bir şey. İşinizde son derece karmaşık bir problemi nasıl çözdüğünüzü anlatmanız ise mükemmel bir şey. Yetkinliklerinizi söylerken, profesyonel hayatınıza olan katkılarını da anlatırsanız, işte ona herkes bayılır.

Örneğin; “ERP programımızdaki bir hatayı analiz edip, mevcut sistemi revize ederek, problemi giderdim ve şirkete yıllık 100 bin dolarlık bir verimlilik artışı sağladım” diyen aday, problemi nasıl analiz ettiğini, sonrasında nasıl bir çözüm bulduğunu ve bunu uygulamaya nasıl aldığını da anlatıyorsa, problem çözme yetkinliğinin altına ben de imza atarım. Ancak burada önemli olan; kesinlikle lafı uzatmamak, verilerle konuşmak, işi hakikaten hikâyeye çevirmemek! Bir başarı hikâyesi anlatımının; durum analizi, çözüm süreci, uygulaması ve sonucu ile birlikte 3 dakikadan fazla sürmemesi gerekiyor.

4. Tutkulu ve istekli olduğunuzu belli edin, söyleyin

Genel olarak beklentileri karşılayabileceğine inandığımız aday çoğumuz içi yeterli olabilseydi, bizim bu işe alım süreçleri çok daha hızlı, çok daha kolay ancak bir o kadar da renksiz ve mekanik olurdu. Çoğu zaman işi yapabilecek adam yeterli olmaz, adayı gönlümüzle de teyit etmek isteriz.

Her şeyiyle birebir örtüştüğünüz bir pozisyon için görüşmeler yapıp, karşınızdakileri de aslında yetkinlikleriniz ve tecrübeleriniz itibariyle uygun olduğunuza ikna etmiş olabilirsiniz. Ancak yine de işi, pozisyon için istekli olduğunu, başarılı olacağına dair kendine olan inancını sizden daha fazla hissettirebilmiş, üstelik sizin kadar tecrübesi olmayan bir başka adaya kaptırabilirsiniz. İşi istiyorsanız, istediğinizi söylemekten çekinmeyin. “Ben ihtiyaçlarınızı çok net anladım, beklentilerinizi fazlasıyla karşılayabileceğime, başarılı olabileceğime kesinlikle inanıyorum ve üstelik sizleri de tanıdıktan sonra bu ekibin bir üyesi olmayı çok istiyorum” tarzında bir kapanış yapmak hiç zor bir şey değil, ama bunu yapabilen aday o kadar az ki…

5. Ne zaman susmanız gerektiğinizi iyi bilin

Çok iyi sorular sormak, görev tanımıyla bağlantılar kurmak, verilere dayalı başarı hikâyeleri anlatmak, tutkulu, heyecanlı olmak, istekli olduğunuzu söylemek… Tüm bunlar ziyadesiyle konuşmanızı icap ettiriyor. Ancak, bir noktada gerçekten ağzınızı kapatıp, mülakatın devam edip, ilerlemesine müsaade etmeniz gerekiyor. Gereksiz konuştuğunuzu hissettiğiniz an, lütfen toparlayıp susun. Sizin bunu hissettiğiniz an, muhtemelen karşınızdaki de ilgisini kaybetmiş veya kaybetmek üzeredir. Nihayetinde en çok konuşan değil, en iyi dinleyen kazanır…

Özlem Çobankara

http://www.comeatalent.com/

 

 


Belki uzun, belki kısa bir yoldasınız..  images

Her başarısızlık sizin için birer,
KAVŞAK
Endişeleriniz bir,
VİRAJ
Arkadaşlarınız bazen
GAZ PEDALI
Olur bazen de
FREN..
Düşmanlarınız trafik ışıklarındaki
KIRMIZI,
Aileniz ise yolunuzdaki
UYARI TABELALARI,
İş hayatınız ise
ENGEBELİ BİR ARAZİ..
Ama deponuz PRENSİPLERİNİZ
ile doluysa motorunuz,
İRADENİZ
Kadar sağlamsa.. inandığınız her şey
SİGORTANIZ olmuşsa..
Ve yan koltukta!…
YARATANIN
Varlığını her zaman hissediyorsanız..
Dilediğiniz Yere Mutlaka Varacaksınız!…

Silkinin ve ayağa kalkın


imagesCAOX7QGO

Başarısızlık, düştüğünüz yerde kalmaktır. …

Silkinerek; ayağa kalkıp, o tecrübe ile tekrar eylemlere devam edebiliyorsanız her bir eylem, başarıya giden yoldaki basamaklarınızdan bir tanesi olabilir.

Yaşamınızı neşe ve mutluluk içinde geçirmenin bir yolunu bulun…

Zihninizden olumsuz düşünceleri çıkarın, bunların yerine olumlu düşünceleri koyun, yani bakış açınızı değiştirin.

Düş bahçenizi ayrık otlarından temizlediğinizde güneş, sizin dünyanıza daha parlak doğacaktır.

Siz, hayatı olduğu gibi kabullendiğinizde sevgiyi hayatınıza çekecek, daha mutlu olmaya başlayacaksınız.Çevrenizde sahip olduğunuz şeylere şükrettikçe bolluğu, karşınızdaki insanların olası hatalarını affettikçe sağlığı hayatınıza mıknatıs gibi çekecek, kendi gücünüzün farkına vardıkça da, yaratma gücünüz artacaktır. Tüm bunları hayatınızın her alanında uygulamaya başladığınız ve alışkanlık haline getirdiğinizde, artık o olumsuz düşünceler, zihninizde tutunacak yer bulamayacak ve hayatınızı kendi ellerinizle inşa ederek istediğiniz biçimde yaşamaya başlayacaksınız. Ve bu da sizi olmanız gereken ana hedefe kavuşturarak, yani o müthiş potansiyelinizi ortaya çıkarmaya başlayacaktır.  Hayatınızdaki her şey bu ana amaca hizmet eder.

-l

Bence mutluluk “fark” etmektir


Bence mutluluk “fark” etmektirElinizde var olan mutluluk kaynaklarını fark edip değerlendirebilme  yeteneğiniz kadar hayatı kavrayabilir ve mutlu olabilirsiniz. Eğer böyle bir çabanız yoksa, bir gün hayat yine kendini fark ettirecektir, ama bu fark ediş çoğunlukla bir musibet eşliğinde gelecektir.

Bir gün amansız bir hastalığın pençesine düşüp günbegün ölüme yaklaşmaya başladığınızda, gerçek mutsuzlukla tanışırsınız.

O zaman anlarsınız ki, daha önce sizi mutsuz eden kimi gelişmeler (olumsuzluk gibi görünen bazı olaylar) hakikatte sizi mutlu  etme potansiyeli taşıyan ikazlarmış. Birden o günlerin değerini kavrarsınız.

Ağır tedavi şartlarında uzun süreli bir. mutluluğunuz olmaz hiç. Tedavinize ilişkin gelişmeye bağlı olarak bazen bir an, bazen bir saat, bazen bir kaç saat ancak mutlu olabilirsiniz.

O an ağrıdan kıvranmıyorsanız, hayata yeniden bağlanır, tekrar hayatı iliklerinizde hissedersiniz.

Sonra tekrar kötü haberler, mutsuzluklar, hayal kırıklıkları. Uzun süren stres ve mutsuzluk sebebiyle hem ruhsal, hem de fiziksel açıdan tahrip olmaya başlarsınız.

Derken, o süreçte anlık mutlulukları yakalayıp yaşamayı öğrenirsiniz.  Şunu söylemeye çalışıyorum ki, içinde bulunduğunuz tablo, genel olarak mutsuzluk yaysa bile (bu tespit “sonsuz  mutluluk yok” gerçeğinin ışığında yapıldı) mutlaka hayatın bir yerlerinde bir umut ışığı, bir mutluluk parıltısı vardır. İnsan onu yakalamayı başarmalı.  Mutlu olmak için, tüm şikâyetlerimizin ortadan kalkmasını beklersek, kıyamete kadar bekleriz. Hem de mutsuz ve umutsuz halde bekleriz. Yaşadıklarım, beni, anlık (kısacık) mutlulukları keşfedip ucundan yakalamayı öğretti. Hayata daha olumlu bakmaya, olayların olumlu ve güzel yönlerini de keşfetmeye yöneltti. “Şer” gibi görünen şeylerden bile bazen “hayır” fışkırdığını gözlemledim.

Sonuçta bu “dünya” denilen gemi aynı yere gidiyor. Bu yolculuğun tadına varmak lâzım.

Kimimiz çok zengin olunca mutluluğu yakalayacağını sanıyor, kimimiz bilmem kim kadar meşhur olunca. Sonra bakıyoruz ki, çok zenginlerden biri doğduğundan beri tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan spastik oğlunu yürürken görmeye tüm servetini verebileceğini söylüyor. Çok meşhur bir şarkıcı, bizim yaşadığımız sıradan hayatı özlüyor ve ancak böyle bir hayatın içinde mutlu olabileceğini söylüyor. Yatağa bağımlı zengin bir hasta servetinden, şöhretinden değil ağrılarından, ilaçlarından, doktorlarından söz ediyor.

Birden zengin olduğumuzu fark ediyoruz!

Anlıyoruz ki, mutluluk hiç kimse için bazı şartlara (servet, şöhret, vesaire) bağlı değildir.

Mutluluk, kendinde olanı fark etme sanatıdır.

Sevmeyen,”dostlarla ne işimiz var”


Aristo’nun tabiriyle,”birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen,” dostlarla ne işimiz var.

Bizim, Peygamberimizi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir’imiz, suikastı haber alınca peygamberimizin yatağına yatan Ali’miz var.

Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabelerimiz var.

Bizim, “iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “sizden biriniz kendisi için sevdiğini müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir Peygamberimiz var!

“Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus’umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur’umuz var.

Sevgili dost, Dostluk gündüz görünmez; o, ateş böceği gibi yalnız geceleyin parlar.

Bâcıyân-­ı Rûm (Anadolu Bacıları)


Anadolu da, 13. yüzyılda Ahi Evran önderliğinde Ahi Teşkilatı’ kurulmuş (Ahiyan-ı Rum) ve bu teşkilatın kadınlar kolu da,  Anadolu Bacıları Teşkilatı’ (Bacıyan-ı Rum) olmuştur. O dönemde, kadının toplumsal yaşam içindeki rolü yönüyle şaşırtan böylesi bir kadın teşkilatlanmasın kurucusu,  Ahi Teşkilatı’nın baş mimarı sayılan ve ”Ahi Evrani Velinin eşi Fatma Bacı’dır.”

Günümüzün modern dünyasında tarihimizi değerlendirirken, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçek şudur ki; Bâcıyân-ı Rûm o dönemde Anadolu’da faaliyet gösterirken ve aynı zamanda mutasavvıf Türk dervişleri “bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” derken aynı dönem Avrupa’sında bilim adamları ve kadınlar engizisyon mahkemelerinde susturulmaya çalışılıyordu. Bugün kadının yerinin tartışıldığı bir dönemde Anadolu Türk kadınının 13. Yüzyıldaki konumuna ve sosyal yaşama katılımına bir kez daha bakmaları gerekiyor.

Birçok batılı araştırmacı gibi Alman araştırmacı Franz Taeshner de, o döneminde Anadolu’daki kadınların bir araya gelerek bugün ki anlamda bir sivil toplum örgütü kurmalarını hayretle karşılamıştır. Franz Taeshner, Ahilik teşkilatı ile aynı dönemde kurulan bu teşkilatın varlığına inanamamış ve Türk kadınının böyle bir sivil toplum örgütünü kuracak kadar bilinçlendiğini söylediği rivayet edilmektedir.

Anadolu’nun yeniden Türkleşmesi için kurulan birçok Teşkilâtın içinde kadınların kurduğu bir teşkilat diğerlerinden farklı olarak ortaya çıkıyordu.  Bu teşkilatın adı Bâcıyân-ı Rûm’dur.

Osmanlı Devleti’nin ku­ruluşunda rolleri olan dört taife, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm, Bâcıyân-ı Rûm,  Ahiyân-ı Rûm ve Bâcıyân-­ı Rûm (Anadolu Bacıları) dır.

Bu teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine “Bacı” diye hitap ettikleri için bu kadın ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak “Bâciyân” (Bacılar) dendiği anlaşılmaktadır.

Bu konuda ilk defa Fuat Köprülü, Osmanlı Devle­ti’nin kuruluşunda içtimai teşekküllerin rolünü incelerken, Âşıkpaşazâde’nin ”Bâcıyân-ı Rûm” diye adlandırdığı züm­re hakkında verdiği bilgileri Bektaşi riva­yetleri ve başka kaynaklarla da teyit ede­rek, Ortaçağ Anadolu’sunda kadınlar tarafından kurulmuş bir sosyal zümrenin varlığına dikkatleri çekmiştir.

Fatma Bacı Ahi Ev­ren’in eşi olup, Anadolu Bacıları Teşkilâtı’nın bilinen ilk lideri olarak bilinmektedir. Anadolu Bacıları, Ahiliğin Kadın kolu olarakta düşünülebilir.

Anadolu Bacıları Teşkilâtı’nın kurulduğu yıllar göz önüne alınırsa bu kuruluşun önemi da­ha da iyi anlaşılır. O dönemde kadının toplumdaki yeri tartışılırken Bacılar Teşkilâtı olarak bilinen bu teşkilat kadınların belirli bir eğitimden geçmeleri ve sosyal yaşamda rol almalarına imkan sağlıyordu. Verilen bu eğitimler ile kadınların kimlik sahibi olmaları ve farklı alanlarda meslek sahibi olmaları amaçlanıyordu.

Ahilik teşkilatında yer alan meslek grupları arasında bulunan el sanatları çok önem arz ediyordu. Bu el sanatlar arasında yer alan çadır­cılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimci­lik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi kadınlara hitap eden meslekler olduğu için kadınlar bu alanlara yöneltilmiştir. Günümüzde hala bu dönemden gelen el sanatlarına yönelik örnekleri görmekteyiz.

Anadolu Bacıları, Ahilerin kadınlar kolu olarak sadece mesleki alanda çalışmamış yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine almış, onların eğitimlerinden, ev-bark sahibi olmalarından sorumlu olmuşlardır. Bunun dışında kimsesiz ihtiyar kadınların bakımı, genç kızların evlendirilmesi gibi birtakım sosyal hizmetlerde bulundular, maddi sıkıntı içinde olanlara yardım elini uzatmışlardır.

Moğolların Kayseri’ye girdikten sonra Fatma Bacı Kırşehir’e geldiği ve bu teşkilatın işlevini burada sürdürdüğü  bilinmektedir.

Ahilikte erkeklere ”eline-beline-diline sahip ol” öğüdü verilirken, Bâcıyân-ı Rûm Teşkilâtı da kadınlara “aşına-işine-eşine sahip ol” öğüdü verilmiştir. Bu öğüt ile kadınların aile yaşamına yön verilmek istenmiştir.

Ekrem Öztürk

 

 

br

SON GÜN OLMASI ŞART MI?  


Profesör derse şöyle başlamış:

  • Düşünün ki; bugün dünyanın son günü.

Yarın bu saatte her şey bitecek.

Kurtuluş şansınız yok.

Bugün ne yapardınız ?

Ögrenciler tek tek yazmaya başlamışlar..

  • İbadet eder, ALLAH’tan günahlarımı

affetmesini dilerdim.

  • Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım.
  • Ailemle vakit geçirirdim.

  • Anneme ve ya babama giderdim.

  • Arkadaşlarımla yarım saat

eski günlerdeki gibi basket oynardım.

  • Barbekü partisi yapardım.
  • Tüm sevdiğim yemekleri yerdim.

  • Yatar uyurdum.

  • Ormanda son defa dolaşırdım.

  • Güneşin doğuşunu ve

  • batışını son defa seyrederdim.

    • Akşam yıldızları seyrederdim.
  • En sevdiğim yemeği hazırlar, tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.

  • Piknik yapardim.

  • Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider, orada ölümü

  • beklerdim.

    • Üzdüklerimi arar, özür dilerdim.

    Hoca bütün hepsini

    tahtaya yazmış.

    Sonra gülerek sınıfa dönmüş ve demiş ki:

    • Bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı ?. #ekremozturkcom #humanresourcesmanagement #insankaynaklari. images

    Yaşamı anlamak


    Öykü, yüzyıllar önce gözlemlenen bir olayı nakletmektedir:

    Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce o köyün mezarlığına  girdi.

    Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna   inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki rakamlara takıldı.

    Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 örneği,  birbiriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar vardı. Uzun uzun düşündü, fakat bu rakamların anlamını çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, ona  sordu:

    “Nedir bu rakamlar Tanrı aşkına?” dedi. “Bu rakamların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”

    Bilge kişi gülümseyerek yanıtladı:  “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız” dedi.

    “Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra  ise, bellerindeki düğümleri sayar, düğümün sayısını mezar taşına yazarız.”

    Bilge kişi, karşısındaki keşişin bir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü:

    “Böylece onun, ne kadar ‘yaşamış’ olduğunu anlarız.”           IMG_20151004_100836Devamı »

    Güler yüz, konuşan dil….


    “Siz önce güler yüzlü olmayı öğreniniz. İşte o zaman, alnınızda çizgiler olmaz. Ve işte o zaman, bir gönüle girmenin anahtarı elinizdedir.”

    “Güler yüz, önce konuşan dilden önemlidir. Daha sonra dilinizle gözleriniz. gülsün.”…

    Dünya kederlerle, yoksulluklarla, hastalıklarla o kadar dolmuştur ki,

    ruhlarımıza çöken kara bulutları dağıtacak bir güneşe ihtiyacımız vardır.

    Dünyanın “sevinç” ve “neşe” ekici insanlara ihtiyacı vardır; yükselten ve. ferahlandıran, ümit ve cesaret telkin eden insanlara. Neşeli bir ruh ne büyük bir zenginlik hazinesidir!. İyimser olabilmek kıymetli bir mirastır!. Zira sükûnet ve barış daima onunla beraberdir. Onun ışığı etrafındaki gölgeleri kovar; kederli kalpleri aydınlatır. Onun kudreti. ümitsizlere bile sevinç ve cesaret getirir. Hele iyimserlik özelliği,

    sevimlilik, nezaket ve yüz güzelliğiyle bir arada bulunursa, yeryüzünün hiçbir hazinesi bununla kıyaslanamaz. Bu paha biçilmez nimeti elde etmek

    sanıldığı kadar zor değildir; zira neşeli bir yüz, sıcak ve cömert bir

    kalbin yansımasıdır. İçteki güneş, ilk önce yüzde değil ruhta doğar, oradan. yüze yansır. Yüze parlaklık ve çekicilik veren tatlı gülümseme içimizdeki güneş ışığından başka bir şey değildir. Karşılaştığımız insanlara sempati ve ilgi göstermelisiniz.

    Herkes için iyi düşünceler ve duygular beslemelisiniz. Kendinizde bulunan iyi özelliklerimizi geliştirirseniz, başkalarının güzel ve asil duygularını

    anlamaya ve bu duyguları onlarda da yaratmaya güç kazanabilirsiniz.

    Güneş gölgeleri kovduğu gibi, neşeli insanlar da ilişkide oldukları

    insanlardan kederi, tasa ve kaygıyı kovarlar. Neşeli insanlar somurtkanların bulundukları bir ortama girdikleri zaman, bulutlar arasından parlayan güneş gibi ışık saçarlar. Herkes yeni geleni görmekten huzur duyar; dille  çözülür; ortam neşe ve sevinçle parlar.

    Neşeli olabilmek hayatınızda kendinize ve başkalarına yapabileceğiniz iyiliklerin en büyüğüdür. Böyle bir ruh hali, yapacağınız her atılımda,

    mesleğinizde de sizi başarıya götürecektir. İşler, siz aramadan,

    kendiliğinden size gelecektir, dostlarınız sizi arayacaktır, toplum bütün kapılarını size açacaktır. Çünkü neşeli bir mizaçta çekim gücü vardır. O hayatın iyi şeylerini çeken bir mıknatıstır.

    ____ Orison Swett Marden _



    images

    İnsan kaynakları mı?


    İnsan kaynakları mı?, metal kaynağı duymuştum ama insan kaynağı hiç duymadım” demişti amcam hangi işle uğraşacağımı ilk söylediğimde. O zaman kendisinin cehaletine vermiştim konuşmamızı ama şimdi ona da hak vermiyor değilim. Lütfen, beyninizdeki insan kaynakları kavramından bir an sıyrılıp siz düşünün, insan kaynakları dendiğinde aklınıza ne geliyor?

    Kaynak kelimesi Türkçe’de bir şeyin diğeri ile birleştirilmesi anlamını öyle kazanmış ki, insan ile birleştiğinde anlamsız geliyor. Aslında kastedilen bir nevi üretimde kullanılan hammadde kavramı ama ilk akla gelen o değil.

    Düşünüyorum da, ülkemizde personelden insan kaynaklarına geçiş sürecinin hala tamamlanamamasındaki neden bu mu acaba? Belki insan ve kaynağın bir araya gelmesine işletme sahipleri ve üst düzey yöneticiler bir anlam veremediler. Zaten pek çok işletme ismini değiştirse de halen personelcilik yapıyor. Yanılıyor muyum?

    Şimdi diyoruz ki ve denilmektedir ki, “kaynak” yerine “değer” kullanalım ve insan değerleri’ ne geçelim. Belki o zaman hem işletmeciler, hem üst düzey yöneticiler, hem de halktan insanlar ne denilmek istendiğini daha iyi anlayabilir. Bilinsin ki, insan değerleri [ şu andaki adıyla insan kaynakları ] departmanları, onların geleceği. Pek çok yerde hesaplanmayan insan verim kaybını önleyecek, iç müşteri sadakatini sağlayacak ve işletmeye vizyon katacak bir güç.

    Siz ne dersiniz, ne düşünürsünüz bilemiyorum. Ama yıllar önce bu konuda yazmış olduğum bu yazıdan sonra İnsan Kaynakları alanında ne değişti?

    insanvarliklari1

    HEDEFE GİDEN YOL


    Genç bir adam, Japonya’yı bir baştan bir başa dolaşıp ünlü ustaların bulunduğu okulları gezer.

    Ünlü bir okula geldiğinde, bu okulun ustasıyla görüşmek ister.

    Genç adam ustanın karşısına çıktığında “benden istediğin nedir?” diye sorar usta.

    “Sizin tarafınızdan eğitilmek ve ülkenin en iyi karate ustası olmak istiyorum. Bunun için kaç sene çalışmam gerek?” diye sorar genç adam.

    “En az on sene” diye cevap verir usta.

    “On yıl çok uzun bir süre” der genç adam. “Peki ya öğrencilerinizden iki kat daha fazla çalışsam?” diye sorar.

    “Yirmi yıl” diye cevap verir usta.

    “Yirmi yıl! Peki ya gece gündüz bütün gücümle çalışsam?”

    Bu kez ustanın cevabı “Otuz yıl” olur.

    “Her seferinde size daha fazla çalışacağımı söylüyorum ve siz ulaşma süremin daha da uzayacağını söylüyorsunuz. Bu nasıl olur?” diye sorar genç adam.

    “Cevabı oldukça basit” der usta.

    “Bir gözünü varmak istediğin noktaya dikersen, o noktaya giden yolu bulabilmek için geriye bir tek gözün kalır.”

     

     

    hedefe_kitlenmek_hikaye_th

    TİPİK TÜRK YÖNETİCİLERİN ÖZELLİKLERİ


    1.Bireysel popülariteyi, grup popülaritesinin önünde tutarlar.

    2. “Ben, ben, yine ben” kavramı on plandadır.

    3. “Bilmiyorum, yeterli bilgi sahibi değilim”, demeye utanırlar.

    4. Babacandırlar, çalışanlara kol kanat germeyi severler.

    5. Babacandırlar, çalışanları aileden kabul ettiklerinden onların özel yaşantısı ile de yakından ilgilidirler,
    her zaman kendilerine danışılmasını beklerler.

    6. Bilgili ve yetişmiş astları kendilerine rakip gördüklerinden, kısa zamanda onlardan kurtulmak isterler.

    7. Çalışanlardan mesai dışında da gerekli saygıyı görmek isterler.

    8. Dokunmayı severler, özellikle sevdikleri astlarıyla konuşurken, ellerini onların omzuna koymayı severler.

    9. Geleneklere bağlıdırlar, değişime normalden çok direnç gösterirler.

    10. Sahip oldukları makamı tüm ailesi ile paylaşırlar, ailedeki herkes kendilerini patron zanneder.

    11. Duygusaldırlar, özellikle aileden gelenlerin bilgi, yetenek ve becerilerini rasyonel analiz edemezler ve onları hak etmedikleri makamlara getirirler.

    12. Emir verdiklerinde emri yorumlayan ve sorgulayan astları sevmezler.

    13. İltifatları ve pohpohlanmayı severler.

    14. Duygusaldırlar, iyi gördüklerini iyi görürler, kotu gördüklerini kotu görürler.

    15. Sağlıklarına dikkat etmezler ve dikkat etmeyi, kendilerine yediremezler.

    16. Astlara güvenmezler, detaylarıyla uğraşırlar.

    17. Çok iyi adam kullanırlar.

    18. Yetki devretmeyi güç kaybetmek olarak algılarlar.

    19. Herhangi bir katma değer yaratmadığını bilmelerine rağmen, is yerinde vakit geçirmeyi severler.

    20. İşteki problemlerini eve taşırlar.

    21. Sorumluluk almayı isterler, kendilerini güç kazanmış olarak nitelerler.

    22. Zamanı etkin kullanamazlar.

    23. Toplantı yaparken gündemi muhafaza edemezler, dedikodu yaparlar.

    24. Astlarından olan memnuniyetsizlikleri onların yüzlerine söylemek yerine arkadan konuşmayı tercih ederler.

    25. Aşağıdan gelecek olan tekliflere her zaman acık olduklarını ifade etmelerine rağmen, icraatta kapalıdırlar.

    26. Kılık ve kıyafete önem verirler.

    27. İşin mükemmelliğinden çok, mükemmel gözükmesine önem verirler.

    28. Kendileri olmadığı zaman isin sekteye uğramasından büyük memnuniyet duyarlar.

    29. Yerlerine adam yetiştirmeyi sevmezler.

    30. Okumayı sevmezler, her şeyi tecrübeleri ile yapabileceklerini zannederler.

    31. Her şeyi bilirler, astlarının da her şeyi bilmesini beklerler.

    32. Makam ve terfi beklentileri maddi beklentilerin ötesinde bir öneme sahiptir.

    33. Yönettikleri şirkete ve departmana sahiplenirler, her turlu problemi kendi kişisel imkânlarını kullanarak çözmeye hazırdırlar.

    beden25

    ALINTIDIR.. 

    Henry David Thoreau bir zamanlar şöyle yazmış: ” Kötülüğün dallarını parçalayan binlerce insana karşılık, köküne vuran bir kişi vardır.”


    Evet artık zaman güzel yurdumun bilinçli insanları için Kötülüğün dallarını parçalamak kadar onun köküne de vurma zamanı. Cahilliğe, sevgisizliğe, açgözlülüğe, yalancılığa, kibire, bölücülüğe ve duyarsızlığa vurma zamanı. Kötülüğün köklerine de ancak ve ancak eğitimle, bilimle, sevgiyle, tok gözlülükle, dürüstlükle, tevazuyla ve birleştiricilikle vurabiliyorsak işte o zaman gerçekten kökünü kazıyabiliriz derim.

    Harika Bir Öykü.. Onu Da Sen Ağırla.


    Günahkâr bir adamdı, ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan, ‘ ölse de, kurtulsak ‘ diyorlardı...

    Bir karısı vardı bu adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise, adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı.
    Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.
    Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyordu, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.
    İyice zayıflamıştı, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor,
    ‘ ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin ‘ diye yalvarıyordu Allah’ a…
    Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerde sızıp kalmıştı!
    Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bi yanına baktı, yoktu.
    Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaz durdu.
    Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.
    Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyordu, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.
    Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü, ölmüştü…
    Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.
    Kalktı, imamın evine gitti.
    – Hocam… Diyebildi hıçkırarak, bizimkisi…
    Söyleyemiyordu, ama İmam Efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
    – O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapadı.
    Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.
    Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omuzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.
    Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.
    Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omuzundan kayarken, dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
    Hışımla yaklaştı muhtar:
    – Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa götüreyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden…
    Kadın gözlerini çarşafın üzerine dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.
    Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;
    – Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada…
    Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.
    – Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.
    Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.
    Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü.
    Yorulmuştu.
    Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.
    Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da ‘ İmam Efendi, İmam Efendi…’ diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.
    – Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam Cennet’ teydi. Bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun diyordu.
    Rüyayı duyana imamın benzi attı, kendisi de hemen hemen aynı rüyayı görmüştü.
    ‘ Gel hele, içeri gel…’ demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.
    Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:
    – Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda…
    Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?
    Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.
    Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağı ile dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.
    Bir yandan yürüyor bir yandan da aralarında konuşuyorlardı; ‘ bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır’ dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değidi.’
    Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, ‘ hayırdır inşaallah ‘ dedi. Oturdu, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.
    Çoban söylenenlerden hiç bir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
    – Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda oturup dua ettim sadece, hepsi bu…
    Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi;
    – Allah’ ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelir yanıma, selam verirler. Senin selamınla gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.
    • Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla…

    Bugün Kepler havaya, yarın hayaller başka bir bahara!


    Üniversitelerimizin mezuniyet törenlerin yapıldığı bugünlerde sosyal medyada en popüler resim keplerin havaya atıldığı anlardan oluşuyor.

    En az iki yıldan başlamak üzere yüksek öğretimde geçen sürenin bitimi çoşku ile kutlanıyor.
    Hasretlik bitiyor, aileye kavuşmak sevinci yaşanırken yaşamın bir dönemi bitip yeni bir döneme adım atmanın heyecanıda yaşanıyor.
    Ders çalışmalar, ödevler, projeler, erken kalkmalar, ders çalışmak adına uykusuz kalmalar, harçlıksız zamanlar velhası tüm zorlukların bitişine kepler atılıyor.
    Selfiler çekiliyor, gülücüklü pozlar veriliyor.
    Yüzlerde neşeler, eğlenceler ve mutluluk heyacanları yaşanıyor. Aileler yanlarında ve yılalrını verdiği Üniversite arkadaşları ile bu mutluluk doyasıya yaşanıyor.
    Harika bir gün!
    Kepler yere düşüyor….
    Ya yarın, yarınlar! soru başlıyor…
    Gelecek kaygısı yavaştan yavaştan hissettiriyor.
    Ben ne iş yapacağım?
    Nereye başvursam?
    Kpss sınavı ne zaman?
    Deneyim şartı koşmayan şirketler varmı?
    Referans bulabilecekmiyim?
    Devlet ne zaman atama yapacak?
    Yaşamın gerçek sahnesi oynamaya başlıyor ve yüzler asılıyor.
    Her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezunu ve 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunu olduğunu düşünürsek, yüzler nasıl asılmasın!
    Gelecekteki eğitimli işsizlerin artan sayısını ve buna bağlı yaşanacak sorunları hayal etmek zor olmamalı. Yükseköğretim görmüş insanların, mezuniyet sonrası iş bulamamalarından kaynaklana birçok sorun yaşadıklarıda ortada iken kep atmanın sevinci sadece bir günde kalıyor.
    Çocukluktan itibaren bir üniversite bitirmeye ve bir unvan kazanmaya yönlendirdiğimiz gençlerin çoğunluğu istemedikleri bir bölümde eğitim almak zorunda kaldıla ama buna rağmen mezunda oldular.
    İstemediği bölümde eğitim alanlar ile birlikte istediği bölümde eğitim alan gençlerimizin çoğunluğu mezun olduğu alanın dışında ve istemediği bir sektörde çalışmak zorunda kalacak. Tabi iş bulabilirlerse…

    Ekrem Öztürk (İnsan Kaynakları Uzmanı - Human Resources Specialist)'in fotoğrafı.

    Yüreğinize Gülün Gölgesi Hiç Düşmesin.


    Umut hiç bitmeyen bahar mevsimidir,
    İçinde kar da yağar , fırtınada kopar.
    Ama çiçekler açmaya hep devam eder…
    Unutma;
    Hangi uçurumun kıyısında olursan ol
    Yüreğine bir gül çiz
    Her zaman heybende biraz umut
    Yedeğinde sevgi kırıntıları bulunsun
    Dilerim ki, Yüreğinize Gülün Gölgesi Hiç Düşmesin..
    Ve Siz, Yüzlerinizde Gülüşlerin En Güzeli İle Hep Geleceğe Bakın ..
    Mutlu, sağlıklı, bereketli, sevgi dolu bir Hafta olması dileğiyle, GÜNAYDINLAR…

    Ekrem Öztürk (İnsan Kaynakları Uzmanı - Human Resources Specialist)'in fotoğrafı.

    Soranlara Selam Olsun


    “Selamı veren eman verir; selamı alan selamette olur” der ve “garibe bir selam, bir altın yerine geçer” diye ilave eder. Barıştır selamın bir anlamı ve bir anlamı huzur.
    Selim ile Salim, Selami ile Selamet, Süleyman ile Müslim, Müslüman ile İslâm…
    Hep aynı kökten hep aynı çiçekten. Ilgıt ılgıt rüzgar, ışık ışık tebessüm.
    Hiçbir şey iken biz, Elest Bezmi’nde bize can bağışlayana can verme sözüdür selam.
    Gök kapılarını açan kutlu zamanlar güzeli. Temiz yüreklerin ve gülen yüzlerin artırır aydınlığını. Doldurur beyaz heybemizi ve boşaltır kara defterimizi. Rahmetinden alır kuvvetini diller ve o söz ile silinir bütün suçlar. Selam bir gülümseyiş, selam bir bakış, selam bir merhabadır; selam tam vaktinde bir gönül alma, ta yürekten bir teşekkürdür.
    Selam bir umman; sevgi saklar derinliklerinde. Selam içten bir tebessüm, kalbî bir yakınlıktır. Selam ve aleyk, birbirini bütünleyen ikizler.
    Selam geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.
    Onun sıcaklığıyla karanlık gönüllerimiz aydınlandı. Göz gözü görmez olduğunda ve ters düştüğünde birbirine bütün yollar ve dahası gönüller kapattığında birbirine çelikten kapılarını, açtırmaz mı bahar çiçeklerini bir selam?
    Adı sinelerimizden kazınmak ve namı yeni nesillere unutturulmak istendi. Hasretlerimiz düğüm düğüm selamlarda gizlenir ve seher yelleriyle gönderilir yar olan uzak diyarlara.
    Selamların en güzeli ile başlar ve selam ile sona erer bütün mektuplar.
    Heyhat!..
    Ne selamlar ile rahmet dilediğimiz dualarımız, ne de satırlarında sevgi çiçekleri açan mektuplarımız kaldı.
    Oysa o, kıyamda bir ayet; kaidede bir tahiyyattı.
    Küçük büyüğe, yürüyen oturana, süvari piyadeye, az çoğa…
    Ama ne zaman ki ilâhi huzura selama durmayı unuttuk ve sağ cenahımızdaki meleği işsiz bıraktık, işte o zaman unuttuk selamı.
    Belki içimizdeki yabanlıklardır veya yabancılıklardır bize selamı unutturan.
    Sahi, kalbimizin bütün paslı kapılarını ardına kadar açıp da, o vefalı dosta en son ne zaman bir salât u selam yolladık?
    Oysa O, “sizden biriniz bir meclise girdiğinde evvela selam versin” ve “aranızda selamı yayınız” buyurmuştu.
    Ve kutlu bir selam ile gelmişti dünyaya.
    Oysa duymadı mühürlü kalpler teri gül kokanın selamını.
    Oysa O, bir gün arkadaşlarının arasında, uzaklara bakıp, “kardeşlerime selam olsun!” demişti.
    Yazık ki biz o kelimeyi onun söylediği yalınlıkta, onun söylediği sıcaklıkta ve tazelikte söyleyemedik.
    Kurtuluşun, saadetin, barışın, sevginin, merhametin ve adaletin o bir kelimede saklı bulunduğunu dosdoğru anlayamadık ve anlatamadık.
    Hatta “rüşvet değildir deyu” almadık.
    Ne olur bugün Yunusleyin bir selam verelim onbir ay unutup bir ay hatırlayabildiklerimize.
    Düşkünlere, yetimlere dullara, çocuklara, sevgililere, kimsesizlere…
    Kalmasın selamın gönlünü okşamadığı bir yaralı yürek.
    Bir gülümseyişimizle ısıtalım ısıtamadıklarımızı.

    Biz dünyadan gider olduk,
    kalanlara selam olsun.
    Bizim için hayır dua,
    kılanlara selam olsun.
    Ecel büke belimizi,
    söyletmeye dilimizi
    Hasta iken halimizi,
    soranlara selam olsun…

    Ekrem Öztürk'ün fotoğrafı.

    Her şeyin olabilir…


    Her şeyin olabilir..
    Evlerin, arabaların.. Bilgisayar vs… her türlü teknolojik imkanın, renk renk elbiselerin, pahalı parfüm ya da kremlerin ve pahalı alışkanlıkların…
    Ve sen !..
    Her şey olabilirsin……
    Güzel ya da çirkin..
    Uzun ya da kısa olabilirsin..
    Boylu poslu.. Gösterişli ya da gösterişsiz…
    Tombul yada zayıf….
    Genç ya da yaşlı…

    Kadın ya da erkek olabilirsin…
    Anne, baba olabilirsin.
    Kardeş, ağabey, dost, arkadaş…

    Huzurlu ve huzursuz…
    Güleryüzlü ya da somurtuk..
    Sakin ya da hareketli…
    Sabırlı, dayanıklı, heyecanlı, atak ve coşkulu olabilirsin.

    Hatta her an içinde bulunduğun duruma göre bir şey de olabilirsin.

    Sonra iş sahibi olabilirsin ya da işsiz…
    Üniversite yada lise yada ilköğretim mezunu olabilirsin.

    Bir meslek sahibi olabilirsin.
    Öğretmen, memur, işçi, doktor, mimar ya da avukat…
    Hatta mesleğinde üst seviyelere çıkabilir ve unvanların olabilir…
    Bütün bu özelliklerin çevrende pek bir takdir görebilir, övgüler alabilirsin…

    Tüm bunlar iyidir hoştur, güzeldir …

    Büyüklerin dediği gibi adam bile olabilirsin.

    Ama asıl mesele insan olmaktır…
    İnsan olmak başka bir şeydir…

    Onun ne okunacak bir kitabı ne de ezberlenecek bir formülü vardır. İnsan olmak yukarıda saydıklarım ile saymadıklarımın tamamını kapsar…

    Eğer;

    İnsanları toplumsal alt kimliklerine göre ayırmadan, cinsiyetlerine göre kayırmadan, zengin, fakir yada meslek ya da unvanlarına göre değil önce insan olduğu için sevip sayıyorsan…

    Ve çevrendekilere sahip olduklarına göre değil, (seninle paylaşmamış olsa bile çevresindekilerle…) paylaştıklarına göre önem, değer ve anlam verebiliyorsan.

    Verdiğin sözü tutuyor ve özün ile sözün birbirini tamamlıyorsa, iyiniyetli, samimi, merhametli, dürüst ve alçak gönüllü isen insan olmaya başladın demektir.

    Pek havalı sıfatların olabilir ama en havalısı insan olmaktır. Kadın ya da erkek olmaktan, toplumsal sıfatlarından çok daha anlamlıdır. Ve tüm bunların yanına bir de erdem kattın mı insan oldun demektir.

    Ve insan olduğunda sen artık insanların yüzlerine değil ruhlarına bakmaya başlarsın…

    Ekrem Öztürk'ün fotoğrafı.

    Gönül almak çok zor; ama kırmak ise kolaydır


    Dünya hayatında en değerli şeylerden birisi, insanların gönüllerini kazanmaktır. Daralan, sıkıntı içinde olan bir insanın imdadına yetişmekten daha güzel ne olabilir ki?!..
    Dertlilere derman, çaresizlere çare olmak ne büyük bir iştir! Maalesef bugün, ‘gönül kazanma’ işini biraz aksatıyoruz. Dünya işlerine o kadar dalmışız ki, büyüklerimizin üzerine titrediği gönlü kazanmak ve hoş tutmak bir yana, kolayca kırar hâle gelmişiz. Gönül almak çok zor; ama kırmak ise kolaydır ve gönlün tamiri oldukça güçtür. Gönül bir defa kırılmaya görsün, üzerinde çatlaklar oluşur, her ne kadar düzeltmeye çalışsak da. “Kopunca bir teli bağlansa da düğümlü kalır,
    Dokunma gönlüme şart-ı mahabbet öyle değil.” Muhyiddin Raif
    Gönül almak, inancımızın bir gereğidir. Gelip geçici olan dünya hayatında, faniyi baki kılmanın yolu iyi ve güzel işler yapmaktan geçiyor. Atalarımız bu hususu gayet iyi anlamış; insan gibi yaşamanın, hak ve hakikatin yolunun gönülden geçtiğini görmüş, bu heyecanı tâ içlerinde yaşamış, nerede bir kırık gönül varsa tamire koşmuş, Allah’a (cc) ve Peygamber’e (sas) saygısızlık olur korkusuyla, gönülleri kırmaktan, incitmekten sakınmıştır.
    “Gönül Çalabın tahtı,
    Çalap gönüle baktı.
    İki cihan bedbahtı,
    Kim gönül yıkar ise.”
    Yunus Emre
    Ecdadımızın bu davranışı bizler için önemli birer mirastır. Bizler bu mirasa sahip çıkmalıyız. Gönüllerimizde inkişaf ettirmemiz gereken sevgi hazinesini, herkese dağıtmalıyız.
    “Hor görme derviş fakiri hor deyip kılma nazar,
    Kalbinin köşesinde rahmet-i Rahman gezer.”
    Lâedrî
    “Dest-i Kudretle yapılmış sun’-ı Mevlâdır gönül,
    Secdegâh-ı Kibriyâdır yıkma kalbin kimsenin.”
    Lâedrî
    “Bir bahçeye giremezsen,
    Durup seyran eyleme.
    Bir gönlü yapamazsan,
    Yıkıp viran eyleme.”
    Yunus Emre
    “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil!” düsturuyla, birbirimize karşı saygı ve sevgi göstermeyi bilmeli; en şerefli ve en güzel şekilde yaratılışımızın gereği olarak gönlümüzdeki cevherleri sergilemeliyiz.

    Ekrem Öztürk'ün fotoğrafı.

    “Ahilik ve Ahilik Haftası Üzerine”


    Ahilik Haftası etkinliklerini kutlamaya hazırlandığımız bu kent, gelişigüzel ve sıradan bir yerleşim alanı değildir. Hiçte sıradan bir kent olmayan Kırşehir, ne zaman ki kimler Türk kültür hazinesinin ana kaynağını aramaya çıktıklarında mutlak uğrak vereceği bir Şehir olmuştur.
    Hoşgörünün insanları Hacı Bektaş-ı Veli Tabduk Emre, Şeyh Edebali ve Yunus Emre, Türkçenin edebiyat dili olduğunu haykıran Aşık Paşa, Avrupa’nın orta çağ karanlığını yaşadığı bir dönemde kurduğu medresede astronomi eğitimi verdiren Cacabey ve en önemlisi akıl, ahlak, bilim ve çalışma prensipleri üzerine kurduğu Ahilik teşkilatı ile Türk esnaf ve zanaatkarlarını örgütleyerek Anadolu topraklarının sanatıyla da bir Türk Yurdu haline gelmesini sağlayan Ahi Evran-ı Veli’nin bulunduğu bir kent olan KIRŞEHİR ve Ahilik…
    Bu güzellikleri barındıran Kırşehir’imizin en müstesna değeri olan Ahi Evran_ı Veli, dirlik ve düzensizliğin içinde bir lider, bir alim ve bir teşkilatçı olarak Türk tarihinde ve Türk Edebiyatında hak ettiği yeri çoktan almıştır.
    Öyleki; bugün bizi el kapılarına muhtaç etmeden bizlere koyun koyuna yaşamayı öğreten Hikmet sahibi insanların bulunduğu bu kentte yüzyıllar sonrasında bile yaşatılmaya çalışılan Ahilik…
    Ahi Evran-ı Veli, Anadolu’nun Türkleşmesi süreci olarak adlandırdığımız 13. yüzyılda, aydınlanmanın merkezi olarak seçilen Kırşehir’e yerleşerek bölgede sanatın gelişimini sağlamak için Ahilik Teşkilatını yeniden şekillendirmiştir.
    Ahi Evran-ı Veli’nin oluşturduğu Ahilik Teşkilatı, sıradan bir örgütlenme modeli değildir. Sosyal hayatın düzenlenmesinden, iktisadi hayata ve vatan savunmasına kadar, millet olmanın tüm özelliklerini içinde barındıran ve bugünde örnek olarak ele alınabilecek bir sistemdir.
    Çalışma hayatımızın ve mesleki eğitimin düzenleyicisi olan Ahi Evran-ı Veli, Ahilik teşkilatını akıl, ahlak, bilim ve çalışma prensipleri üzerine oturtarak, sevgi, kardeşlik ve karşılıklı dayanışma kuralları içerisinde yoğurup, kültür hazinesi haline getirmiştir.
    Bu sayede, bölgede yerleşik olarak yaşayan, sanat ve ticareti elinde bulunduran gayri-müslimler karşısında Türk esnaf ve zanaatkârlarını örgütleyerek, Anadolu topraklarının sanatıyla da bir Türk Yurdu haline gelmesini sağlamıştır. Ahi Evran-ı Velinin oluşturduğu Ahilik prensipleri insanlarımız tarafından büyük kabul görmüş, kısa sürede tüm Anadolu’ya yayılmıştır.
    Ahi; her şeyde, her ortamda ve her çağda, denge ve düzen tutturandır. Dağıtan değil toparlayandır, yıkan değil yapan, dünya ve ahiret dengesi tutturandır.
    Bu tariften de anlaşılacağı gibi, ana teması vatan sevgisi ve halkın mutluluğu olan Ahilik, tam anlamıyla yaşatıldığı dönemlerde Türk Milleti idari, askeri ve ekonomik anlamda, Dünyanın en güçlü devleti haline gelmiştir.
    Ahi Evran-ı Veli, Ahilik teşkilatı ile mesleki hayata yön verirken insan ilişkilerini üst düzeyde tutarak, meslek yaşamında meslek erbaplığını üstün insan vasıflığı ile eşdeğer olmasını da amaçlamıştır.
    Ahiliğin 13. Yüzyılda mesleki eğitime verdiği önemi ve eğitim yöntemlerinin bugünün modern insan kaynakları yönetimindeki mesleki eğitimleri ile eşdeğerde olması o dönemin ne kadar ilim ve eğitim yönünden bilimsel olduğunu göstermektedir.
    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Ahilik geleneğini yaşatan esnaf ve zanaatkârlarımız, Ahiliğin ruhuna uygun olarak kendi öz sermayesi ve alın teri ile üretim yaparak ülke ekonomisine güç katmaktadırlar.
    Bunca değerin yaşadığı bu topraklar sevgi topraklarıdır, hoşgörü topraklarıdır. Birbirimizi hoş görerek daha çok sevmek zorundayız. O nedenle Kırşehir de Yunus Emre, Hacı Bektaş, Taptuk Emre ve Ahi Evranın öğretisini öğrenmek ve paylaşmak için İnsan olmak yeterlidir.
    Ahilik ise bir insan bilimidir. İnsan değer vermenin en güzel modellerinden biridir.
    Bugünlerde Ahilik etkinliklerimizin yapıldığı Kırşehir’imizin, tarihsel değerlerini iyi bir tepsi içinde komple sunmanın çabasını göstermekteyiz. Her geçen yıl daha etkin hale gelen Ahilik Kutlamalarımız daha çok katılımcı çekerek bu konuda bilinç oluşturmayı artırmaktadır.
    Tüm bu çalışmalarımızı istediğimiz düzeyde ve bir bütün olarak sergileme becerisini gösterebilirsek Kırşehir’i daha iyi tanıtabileceğiz.
    Bu kenti daha iyi yerlere getirmek ve daha iyi tanıtabilmek için inadına en sıkıntılı günlerin yol kardeşlerini ve Allah dostlarını, tarihte yaşadıkları gibi bütün topluma birlikte sunabilmeliyiz.
    Sonuç olarak Üstat Yavuz Bahadıroğlu’nun deyimi ile vurgunculardan, soygunculardan, uygunsuzluklardan, yolsuzluklardan ve dalkavuklardan gına getiren insanlık, artık bu modeli dikkate almak ve “yürek adam” üreten Ahiliğin kaynaklarına eğilmek durumundadır.
    Ahilik haftasının hayırlı olmasını diliyorum.
    ekremozturk.comimages

    Hayata Dair


    Bir şeyi yapmak yalnızca sana zor geliyor diye bunun bir insan için imkansız olduğunu düşünme…
    Eğer bir şeyin insan için imkanı varsa ve insan doğasına uygunsa, senin tarafından da yapılabileceğine inan…
    Birisine bir iyilik yaptığında ne bekliyorsun? … Doğru şeyi yaptığından ötürü hoşnut olman ve bu iyiliğin karşılığını beklememen gerekmez mi? … İnsanlar birbirleri için vardır… Ya onlara doğru yolu göster ya da onlara karşı anlayışlı ol…
    Kabahati kimsede arama;
    Eğer birisi yanlış yapıyorsa, ona nazikçe yol göster ve nerede yanlış yaptığını anlat…
    Eğer bu da onu düzeltmiyorsa kabahati kendinde ara, hatta daha iyisi hiç kimsede arama…
    Sağlıklı bir göz, görülebilen her şeyi görebilmelidir ve yalnızca iyi olan şeyleri görmek istiyorum demez; çünkü bu ancak hastalıklı bir gözün durumudur… Sağlıklı bir kulak ve sağlıklı bir burun, işitilebilecek ve koklanabilecek her şeyi algılamalıdır…
    Şunu unutma ki, düşünceni değiştirmek ve senin yanlışlarını düzelten birisinin söylediklerine uymak özgürlüğünden ödün vermek anlamına gelmez…
    Çünkü bu değişiklik, senin iradenle olmuştur, kendi arzuna, değerlendirmene ve anlayışına uygun olarak yapılmıştır…
    Şunu asla aklından çıkarma, ister üç bin yıl yaşa, ister otuz bin yıl, şu anda sahip olduğundan başka bir hayatı yitiremezsin…
    Eğer gerçekten sahip olduğumuz biricik şey içinde bulunduğumuz an ise ve sahip olmadığımız bir şeyi yitirmemiz de mümkün olmadığına göre, birisinin elimizden alabileceği tek şey yaşadığımız andır… (…Marcus Aurelius)

     

    bg

    İŞİNDEN USANANLAR İÇİN


    Her sabah erkenden kalkıp gece geç saatlerde eve dönmekten sıkıldınız mı? Özellikle de özel sektörde çalışma saatleri çok uzun sürdüğü için herkes aynı sorundan şikayetçi. Peki bu durumda neler yapabilirsiniz, tüm gün işinize nasıl konsantre olabilirsiniz?

    Lifehacker isimli internet sitesinde yer alan habere göre, işte işyerinde aktif kalmanızın yolları:

    1. Sadece bırakın: Eğer işyerinizde son noktaya geldiyseniz, çıkış planı oluşturmaya ihtiyacınız var demektir. Ancak, ev kiranızı ödemek için bu işte kalmanız gerekiyorsa ve bu sektörde hemen yeni bir iş bulamayacağınızı düşünüyorsanız bir süre daha devam edip para biriktirin. Biraz dinlenmek için birkaç gün izin alın. Bir taraftan da yeni bir iş aramaya başlayın.
    2. Patronunuzla anlaşmayı öğrenin: Patronunuzla baş etmenin yolu biraz mesafe oluşturmaktır. Patronunuzdan daha iyi olmak için onunla çılgın bir yarışa giymeyin. Çünkü, o bu konuda daha iyidir.

    3. Dengeyi bulun: Küçük, stratejik değişiklikler dengeyi bulmanızda büyük farklar oluşturabilir. Karşınıza çıkan her engelde işinizi değiştirmeyi düşünmek yerine, sahip olduğunuz işe bağlanın, küçük detaylara daha çok önem verin. Sizi mutlu eden anları not alın ve bu çizgiler üzerinden ilerleyin. Büyük kararlar kısa bir süre için memnuniyet verir, ancak eğer küçük problemleri büyütürseniz ve mutlu olduğunuz anları görmezden gelirseniz, bu durum hep tekrarlar.

    4. İş arkadaşlarınızla iyi geçinin: İşinizden nefret ederseniz, her şeyden nefret edersiniz. İşyerinde sorunlarınızı ya da mutluluğunuzu paylaşabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, sıkılmazsınız ve işte daha başarılı olursunuz. Hatta bir araştırmaya göre, işyerinde arkadaş sahibi olmanın ömrü uzattığı açıklanıyor.

    5. Biraz esneklik isteyin: Patronunuzdan fazladan bir esneklik isteyin. Yaptığınız iş buna uygunsa çok gerekmedikçe evden çalışın. Bu sayede kendinizi biraz daha rahat hissedebileceksiniz.

    6. Negatif düşüncelerinizi bastırın: İşiniz hakkında şikayet etmek eğlenceli olabilir. Çünkü burada içinizde biriktirdiklerinizi dışarı atıyorsunuz. Fakat, asabiyetinizi göstermek ise öfkenizi daha da kötüleştirecektir. Eğer bu negatiflik iş arkadaşlarınıza da yayılırsa, bu durumu daha kötü hale getirir. Şikayet etmek yerine çözümler üzerinde düşünün. Bu sorunları çözmek için yollar bulmaya çalışın. İşyerinizdeki işleyişi değiştiremiyorsanız, problemlerle baş etmenize yardımcı olacak yolları düşünün.

    7. Sağlıklı olun: Ruh ve akıl sağlığınızın dengeli olması halinde, yapamayacağınız şey yoktur. İşe yeni başlayanlar, her gece ne zaman yatacağınıza karar verin ve bunu sürekli uygulayın. Haftada 3-4 kez uygulayabileceğiniz bir egzersiz bulun ve yapın. Ucuz ve sağlıklı yemekler yapmaya başlayın. Her gün kendinize belirli bir zaman ayırın ve hiçbir şey yapmayın, dinlenin. Gerekirse bunların hepsini yapmak için bir plan oluşturun.

    8. Kötü günlerden sakının: Bir dizi küçük engeller ortaya çıktığında genellikle bunlar sizin için kötü günlerdir. O gün her şey normal halinden daha kötüye gidiyor gibi görünüyorsa, bir adım geri gidin ve neler olduğuna bakın. Küçük engellerin gününüzü mahvetmesine izin vermeyin. Eğer durumlara gerçekçi bir şekilde bakarsanız, potansiyel bir kötü günü başlamadan durdurabilirsiniz.

    9. Kendinizi işinize verin: Muhtemelen zaten bunu bedenen zaten yapıyorsunuz. Eğer işinizi yaparken üretici, meraklı olursanız ve işinizi severek yaparsanız hem işinizden zevk alırsınız, hem de daha başarılı olursunuz. Ayrıca ilgi alanlarınızı da işinize yansıtabilirseniz işinizi zevkli, eğlenceli hale getirirsiniz.

    10. Bakış açısı kazanın: Bugün tüm yaşamınızın sadece bir günüdür. Bu nedenle hayatınızda yaşadığınız olumsuzluklara değil, olumlu olaylara odaklanın. İşte de problemleri çözmenin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmeyin, tam tersi zamanınızı işinizin olumlu yönlerine ayırın. Hayatta karnınızı doyuracak yemeğiniz, yaşabileceğiniz bir eviniz ve yapacak bir işiniz varsa şanslısınızdır. Hele bir de sizinle ilgilenen, sizi merak eden insanlar varsa değmeyin keyfinize. Bu nedenle işyerinizdeki küçük problemleri dert etmeyin ve pozitif olun.

    İş-Hayatının-Güncel-Sorunlarından-Mobbing

    TÜRK YÖNETİCİLERİN TİPİK ÖZELLİKLERİ


    1. Bireysel popülariteyi, grup popülaritesinin önünde tutarlar.
    1. “Ben, ben, yine ben” kavramı on plandadır.
    2. “Bilmiyorum, yeterli bilgi sahibi değilim”, demeye utanırlar.
    3. Babacandırlar, çalışanlara kol kanat germeyi severler.
    4. Babacandırlar, çalışanları aileden kabul ettiklerinden onların özel yaşantısı ile de yakından ilgilidirler, her zaman kendilerine danışılmasını beklerler.
    5. Bilgili ve yetişmiş astları kendilerine rakip gördüklerinden, kısa zamanda onlardan kurtulmak isterler.
    6. Çalışanlardan mesai dışında da gerekli saygıyı görmek isterler.
    7. Dokunmayı severler, özellikle sevdikleri astlarıyla konuşurken, ellerini onların omzuna koymayı severler.
    8. Geleneklere bağlıdırlar, değişime normalden çok direnç gösterirler.
    9. Sahip oldukları makamı tüm ailesi ile paylaşırlar, ailedeki herkes kendilerini patron zanneder.
    10. Duygusaldırlar, özellikle aileden gelenlerin bilgi, yetenek ve becerilerini rasyonel analiz edemezler ve onları hak etmedikleri makamlara getirirler.
    11. Emir verdiklerinde emri yorumlayan ve sorgulayan astları sevmezler.
    12. İltifatları ve pohpohlanmayı severler.
    13. Duygusaldırlar, iyi gördüklerini iyi görürler, kotu gördüklerini kotu görürler.
    14. Sağlıklarına dikkat etmezler ve dikkat etmeyi, kendilerine yediremezler.
    15. Astlara güvenmezler, detaylarıyla uğraşırlar.
    16. Çok iyi adam kullanırlar.
    17. Yetki devretmeyi güç kaybetmek olarak algılarlar.
    18. Herhangi bir katma değer yaratmadığını bilmelerine rağmen, is yerinde vakit geçirmeyi severler.
    19. İsteki problemlerini eve taşırlar.
    20. Sorumluluk almayı isterler, kendilerini güç kazanmış olarak nitelerler.
    21. Zamanı etkin kullanamazlar.
    22. Toplantı yaparken gündemi muhafaza edemezler, dedikodu yaparlar.
    23. Astlarından olan memnuniyetsizlikleri onların yüzlerine söylemek yerine arkadan konuşmayı tercih ederler.
    24. Aşağıdan gelecek olan tekliflere her zaman acık olduklarını ifade etmelerine rağmen, icraatta kapalıdırlar.
    25. Kılık ve kıyafete önem verirler.
    26. İsin mükemmelliğinden çok, mükemmel gözükmesine önem verirler.
    27. Kendileri olmadığı zaman isin sekteye uğramasından büyük memnuniyet duyarlar.
    28. Yerlerine adam yetiştirmeyi sevmezler.
    29. Okumayı sevmezler, jerseyi tecrübeleri ile yapabileceklerini zannederler.
    30. jerseyi bilirler, astlarının da jerseyi bilmesini beklerler.
    31. Makam ve terfi beklentileri maddi beklentilerin ötesinde bir öneme sahiptir.
    32. Yönettikleri şirkete ve departmana sahiplenirler, her turlu problemi kendi kişisel imkanlarını kullanarak çözmeye hazırdırlar.

    nasreddin-hoca-314x374

    “Bugün benim doğum günümdü”‏


    23 2015Mevsimlerin en güzeli olan ilkbaharın en güzel aylarından Nisan ayının, 23 sabahında bugün benim doğum günüm diye başladığın günde “bugün benim doğum günümdü” diyerek kapıyorum. Günü kapatırken, geceye Regaip Kandilinin manevi ikliminin eşlik etmesi benim için ayrı bir mana kattı.

    Bir gün daha geçti ve bir günler, bir yıl oluyor ve bir yaş daha yaşlanıp, bir ömrü tamamlıyoruz.
    Doğum günümü kutlayan tüm arkadaşlarıma “hep birlikte, yalnız gittiğim yollar ve yıllar anlamsız gelir ve sevgi ile…” diyerek cevap verdim. Bu mesajıma bir arkadaşım “merak etmeyin, herkes yalnızdır aslında, yalnız gelir yalnız gideriz, yeter ki kalabalıkta yalnız olmayın…” diyerek cevap verirken onunda haklı olduğunu düşündüm. Mesele gerçek arkadaşı bulmak ve sevdiğimizi gerçek sevgi ile sevmek dedim.
    Bir an dinlediğimin şarkının etkisinde kalıp yaşıma, başıma bakmadan “penceresiz kaldım Anne” diye haykırmak istediğim zamanları düşündüm. Yaşımın neresinde olursam olayım darda kaldığımda çocukluğumda sığındığım ve ilk medet umduğum çağrış aklıma geldi ve Anneemm diyesim geldi.
    Geçen yılları düşünürken sevdiklerimiz, sevenlerimiz, sevip bildiremediklerimiz hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ve en çok unutamadığım daha 57 sinde kaybettiğim sevgili babam yüreğimi sızlattı.
    Volkan Konak – Ben Onu Sevdim Ya O Bana diye söylerken Tahir ile Zührenin hikâyesini hatırlıyorum ve “sen elmayı seviyorsun diye elma seni sevmek zorunda değil sözüne bir kez daha hak veriyorum.
    Doğum günümü her türlü iletişim araçları ile kutlayan yüzlerce yüzü, gönlü ve düşüncesi güzel insana nasıl teşekkür edeceğimi düşünürken birazda iç dünyamı paylaşmak istedim.
    Aslında sayfalarca yazmak istediğim duyguları yaşadığım şuanda şarkılar ve şiirler ile de duygularımı anlatmak isterdim.
    Bunca özel ve güzel insanın kutlaması dışında “ah olsaydı, yada oda arasaydı, bir sesini duysaydım, yaşasa da görseydim” diyeceğim insanlarımı da hatırladım.
    Geçen yılların muhasebesini yapmıyorum. Yaşadığım sürede yanlışlarım ve doğrularımı zamanında değerlendirmeye çalıştım. Bazen ders aldım, bazen boş ver diyerek geçiştirdim. Yanlış yaptım ama asla yanlış adam olmadım diye kendimle gurur duyduğum zamanlarım oldu.Olumsuzluklar karşısında pes etmedim. Gün, ay yâda yıl bitse ne olur, yarınlarda var dedim.

    “Nerede olursanız olun, nereye giderseniz gidin, olduğunuz yer, gittiniz yol ve seçtiğiniz insan düzgün olsun… ” sözüne uygun olarak düzgün insanlar ile muhatap olmaya çalıştım.Bu yaşıma kadar dik durmaya, haksızlık karşısında susmamaya çalıştım. Eğilmedim ve hiç kimsenin karşımda eğilmesine izin vermedim. Öğrenmenin yaşı veya sınırı yok dedim. Sürekli öğrenerek kendimi geliştirmeye çalıştım. Lise mezunu olarak başladığım yaşamda Açık Öğretim Fakültesi ön lisansla başladığım yüksek eğitim heyecanını İşletme Fakültesi ve insan kaynakları uzmanlığı eğitimleri ile devam ettirdim. Çalıştığım her kuruma fark katmayı ve yaptıklarım ile fark yaratmayı amaçladım ve başardığıma inanıyorum.

    Bu doğum günümde, doğum günümü kutlayan arkadaşların hatırlattığı ve her doğum günümde düşündüren çok sevdiğim bir şiiri (KALDIRIMLAR) paylaşmayı gelenek haline getirdim. ‘ Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin’ derken bu şiirden bende ‘ ben gideyim yıllar dursun’ demek istediğim zamanlar oldu ama yaşamın yada yaradılışın gerçeklerini unutmakta olmuyor. Biz giderken bizler ile giden yıllar ile birlikte bir ömür sürecini tamamlıyoruz. Aslında mesel yolların bitmesi de değil, mesele gidilen yollarda bitirilen yıllarda güzel hatıralar, güzel insanlar ve güzel anılar bırakmaktır.

    Geçen yıllarımda bana sevinç ve mutluluk yaşatan ailem, dostlarım ve tanıdıklarıma sonsuz teşekkürler ediyorum. Bu sürede beni üzen, mutsuz eden, haksızlığını gördüğüm herkese ise hakkımı helal ediyorum. Canımın yandığı zamanlarda, her ne kadar nefsime teslime olup incittiklerim olsa da, Hacı Bektaşi Velinin “incinsende incitme” düsturuna uymaya çaba gösterdim. Canımı acıtanın canını acıtmak istediğim zamanlarda hep aklıma Hazreti Mevlananın, “Ya canın acıya acıya adım atacaksın ya da canını acıta acıta söküp atacaksın” sözü geldi ve dur nefsim dedim. Bu vesile ile kimseye kırgınlığımı yeni yaşıma taşımadım ve yaşadığım yeni yaşlara, yeni yıllarada taşımayacağım. Herkes dostluğumdan ve sevgimden emin olsun. Kırılmıyorum, kızmıyorum, nefret etmiyorum ve tüm bu olumsuzluklar karşısında herkese “seni, sizi, sizleri  seviyorum” diyorum….
    Hz. Mevlana derki: ”Marifet nedir bilirmisin…? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir…!”

    Bende taşlara bakarken çiçek görmeye çalışıyorum.
    Tekrar ve tekrar bu doğum günümde varlığını hissettiren herkese sonsuz teşekkür ediyorum.

    Bugün Doğum Günüm (23 Nisan)


     

    Bugün Doğum Günüm (23 Nisan) ve bugünden doğum günümü kutlayan arkadaşların hatırlattığı ve her doğum günümde düşündüren bu şiiri (KALDIRIMLAR) paylaşmayı gelenek haline getirdim.
    “ Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin’ derken bu şiirden bende ‘ ben gideyim yıllar dursun” demek istediğim zamanlar oldu ama yaşamın yada yaradılışın gerçeklerini unutmakta olmuyor.
    Biz giderken bizler ile giden yıllar ile birlikte bir ömür sürecini tamamlıyoruz. Aslında mesele yolların bitmesi de değil, mesele gidilen yollarda, bitirilen yıllarda güzel hatıralar, güzel insanlar ve güzel anılar bırakmaktır.
    Hepimizin yolları, yılları ve geride bıraktığı değerleri çok olsun.
    Yaşamımızın amacı olsun, yaşamımızda güzellikler ve güzel insanlar olsun. Fenalıklar ve dünyalıklar bizden uzak dursun.
    Bu düşüncelerim ile doğum günümü hatırlatan ve kutlayan, kutlayacak olan tüm dostlara teşekkür ediyorum.
    KALDIRIMLAR
    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
    Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
    İçimde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
    Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
    Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
    Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
    Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
    İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    Ekrem Öztürk'ün fotoğrafı.

    SOSYAL MEDYA VE İNSAN KAYNAKLARI FANTEZİLERİ


    Çok iyi biliyorum, bu yazıda ilk dikkat çeken kelime fantezi olacaktır. Bizim toplumun hassas olduğu ve mana yüklediği kelimelerden biri olduğu için ve yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına önce bu kelimeyi izah edeyim. Fantezi, hayal gücüyle doğru orantılı olan düşüncelerin tümüdür denilebilir. Yani, hayal gücünü kullanarak gerçek olmayan bir şekilde planlamak, şekillendirmek, üretmek, oluşturmak, bazen başarmak ve bunların tamamından zevk almaktır. İnsan kaynaklarının fantezisi olurmu diyebilirsiniz ama bu konuda söz sahibi olduğunu sanan, yazıp-çizenlere bakınca ben olur diyorum.

    Sosyal medya diğer konularda olduğu gibi insan kaynakları konusunda bir dolu değer ortaya çıkardı. Profiller, sayfalar ve gruplar derken birde bloglar ortaya çıktı. Bu çıkışlar ile birlikte yeni öğrenme kaynakları oluştu. Özellikle öğrenci arkadaşlarımız için bilgiye ulaşmada kolaylık sağlandı. Bu ortamlarda yapılan paylaşımlar ile bilgi doğrudan ilgili olanlara ulaşır oldu. Çok sayıda insan kaynakları uzmanı, danışmanı ve yazarı ortaya çıktı. Kimler daha iyi, daha aktif, daha hızlı, daha yakışıklı, daha çok facebookta, daha erken linkedine geliyor, en fazla tweeti atıyor gibi yarışmalar bile düzenlenmeye başlandı. Bende bu yarışmalarda bazen en aktifler arasında yer alınca, çok mutlu oluyorum. Yakışıklılar arasına giremiyorum, yaşlandığımız için en hızlıda olamıyorum, yaş gereği uykudan erken kalkınca en erken gelenlerden olabiliyorum. Her konuda yazamıyorum ama yazanları okuyacak göz sağlığına sahip olduğumdan, paylaşımları takip etmeye çalışıyorum.  Yeni bir sektör oluştu, yeni dernekler kuruluyor ve sosyal medya sayesinde insan kaynaklarını yeniden öğrenmeye başladık.

    Sosyal medyanın “ikacıları” bulundukları medyada aktif olmak zorunda kalıyorlar. Enlerden olmak öyle kolay bir iş değil, her gün, her saat bazen her dakika bir şey paylaşacaksın.  Yeni konular bulacaksın, konulara renk katacaksın. Hayal kuracaksın, iş yaşamı deneyimin olmasa da empati yapacaksın. Bazen işgören, bazen yönetici, bazen de patron bile olacaksın. Bir ölçüde iş yaşamı ile ilgili fantezi yapacaksın. Öğrenci iken ik bloggeri olmak kolay değil. Hiç iş yaşamını görmeden ik yazarı olmak ta kolay değil. Mavi yakalı olarak çalışmadan, iş yaşamına bir türlü yönetici olarak başlayıp sonra mobbing konusunu yazmak hiç kolay değil.  Liderlik yapmadan liderliğin eğitimini vermek ne kadar kolaysa bu konuda yazmakta o kadar kolay oluyor. Birde Yunan mitolojisinden esinlenerek ortaya çıkan mentörlük var ya, bizdeki karşılığı belki laladır, bu mentörlük bir meslek haline geldi. Buna diyeceğimiz yok ama yeni mezun, iş ve yaşam deneyimi olmayan biride ben mentorüm dememeli diye düşünüyorum.

    Tekrar sosyal medya ve insan kaynakları konusuna gelince, bu konuda tüm yaratıcılık becerilerini göstermeye çalışan benim gibi sosyal medya ikacıları, yeni bir insan kaynakları yönetimi ortaya çıkarıyoruz.   En iyi veya en aktif blogger olacağız ya, yeni yazacak konular bulmalıyız. Konu bulmak ise hiçte kolay değil. Nereye kadar sürekli insan kaynaklarını yazacaksınız?  İş deneyimin yok, mavi yaka çalışmadın ve çalışanların ortamını bilmiyorsun, unvanları basamak basamak çıkmadın, sendikalı hiç olmadın, soyunma odalarının havasını yaşamadın, mesai sonrası toplu duş almadın, mülakata girmedin, mülakat yapmadın, iş yeri çatışması, kariyer mücadelesi görmedin, nereye kadar neyi yazabilirsin. Yazamayınca da işin içerisine hayal dünyası giriyor ve ik fantezileri başlıyor.

    Kariyer yolculuğunda hızlı tren,

    Başarıyı yalamanız için şu kadar özellik,

    Mülakatlara kırmızı şapka ile gitmek,

    Yeni mezun olup, ustalara mentorlük yapmak,

    Performans değerlendirmede müthiş bir yöntem,

    İşyerinde sakız çiğne, tazminatı hak et,

    Hadi bana yönetici olacağım de,

    Genç İK’acıdan hayat deneyimleri,

    İşyerine ölümüne bağımlımısınız,

    Gibi yeni yeni konular yazılmaya başlanması ile İK’ada fantezide başlıyor. Sosyal medyada bilgi peşinde gezen öğrenciler, yeni mezunlar ve öğrenme gayreti içindeki İK’cılar, farklı bir insan kaynakları öğrenmeye başlıyorlar.

    Bu süreç nereye kadar gider, bu işten kim karlı çıkar?  Kimse durduk yere bir işe emek vermez. Sosyal medyada bu işi yapan İK’acılar veya İK adaylarının beklentileri var. En hızlı, en aktif, en hızlı yarışmalarıda bu beklentilere katkı sağlamak için yapılıyor. Kimileri kendini tatmin ediyor, kimileri müşteri buluyor, kimileri ise yerini pekiştiriyor. Sonuçta bu kesimin hepsi karlı çıkıyor. Karşı taraf yani İK, meraklıları, heveslileri, okuyucuları ise benze çok faydalanmıyor. CV hazırlama sürecinde bilgi kargaşası başlıyor. Hangi İK, danışanın, uzmanın, bloggerin yazdığına veya yönlendirmesi doğru sorusu gündeme geliyor. Peki, mülakatta hangi ustaya uymalı?  İş yaşamında ise karşılaştığı sorunlarda kimi örnek almalı, kariyer planını yaparken hangi İK, danışanın, uzmanın, bloggerin dediği doğrudur? Her İK sürecinde, bu karmaşık durum söz konusu oluyor.  Bu durum nereye kadar gider bilemiyorum ama ben bir blogger olarak yazmaya devam ediyorum. Bu konuyu yazmaya da devam edeceğim. Yazdıklarım ile kimseyi yanıltmayı ve yanlış yönlendirmek istemem. İş deneyimim ve bilgi birikim ile kendi alanımda paylaşmaya devam diyorum.

    Bu yazıyı yazmakla, sürç-i lisan ettiysek af ola diyorum.

    Ekrem ÖZTÜRK – İnsan Kaynakları Uzmanı’ndan “İnsan”a Farklı Bir Bakış

    ik22


    “Herkes kendisinden önce gelip kendisini etkileyen kişileri itiraf edecek kadar gerçekçi olmalıdır.”
    Sabahları her günü önemli bir günmüş gibi düşün.
    Her şeye açık ol ve her şeyi dinle.
    Hayatınla barışık ol.
    Evinin dışında sarhoş olmamaya çalış.
    Hissettiklerini özgür bırak, kendi biçimini bulacaktır.
    Karalama defterleri ve özensizce yazılan daktilo sayfaları sevinç kaynağın olsun.
    Zihninin derinlerindeki sonsuzluktan ne istiyorsan onu yaz.
    Ne kadar inebiliyorsan, o kadar derine in.
    Edebi, gramatik ve sentaktik kısıtlamalara takılma.
    Proust gibi, zamanın eski bir kullanıcısı ol.
    Anımsayarak ve şaşırarak yaz.
    Dikkatli bir gözle çalış, dil denizinde yüz.
    Tecrübenin, dilin, bilginin yüceliğinde utanma ve korku yoktur.
    Umutsuz, zalim, yalnız karakterleri öv.
    Merakın merkezi, gözün içindeki gözdür.
    Kabullenmek daima kaybettirir.
    Durduğun zaman kelimeleri düşünme fakat resmi daha iyi görmeye çalış.
    Dünya okusun diye yaz ve resmin bütününü gör.

    Yazı ve yaşam üzerine Jack Kerouac’tan öneriler

    '“Herkes kendisinden önce gelip kendisini etkileyen kişileri itiraf edecek kadar gerçekçi olmalıdır.”
Sabahları her günü önemli bir günmüş gibi düşün.
Her şeye açık ol ve her şeyi dinle.
Hayatınla barışık ol.
Evinin dışında sarhoş olmamaya çalış.
Hissettiklerini özgür bırak, kendi biçimini bulacaktır.
Karalama defterleri ve özensizce yazılan daktilo sayfaları sevinç kaynağın olsun.
Zihninin derinlerindeki sonsuzluktan ne istiyorsan onu yaz.
Ne kadar inebiliyorsan, o kadar derine in.
Edebi, gramatik ve sentaktik kısıtlamalara takılma.
Proust gibi, zamanın eski bir kullanıcısı ol.
Anımsayarak ve şaşırarak yaz.
Dikkatli bir gözle çalış, dil denizinde yüz.
Tecrübenin, dilin, bilginin yüceliğinde utanma ve korku yoktur.
Umutsuz, zalim, yalnız karakterleri öv.
Merakın merkezi, gözün içindeki gözdür.
Kabullenmek daima kaybettirir.
Durduğun zaman kelimeleri düşünme fakat resmi daha iyi görmeye çalış.
Dünya okusun diye yaz ve resmin bütününü gör.

Yazı ve yaşam üzerine Jack Kerouac’tan öneriler'

    Sosyal medya ile iletişim kurmak


    İnsanların birbirleri ile birebir olan iletişimini yok ettik. Yüze konuşmaz olduk. Nasıl bir İnsan olduk..
    Hadi yerdiğimizi söyleyemezken neden sevdiğimizi söyleyemiyoruz.
    Bu nedir ve neyin korkusu var.
    Sorunları birebir söylemek yerine facebookta paylaşıp, görmesini beklemek ve tepkisini ölçmek yeni bir iletişim aracı oldu. Yan yana çalışan insanlar, aynı evi paylaşan eşler, kardeşler, dostlar, sevenler, nefret edenler, yerenler, dövenler, sövenler, yani herkes iletişimi sosyal medyaya bıraktı.
    – Benim seninle şu sorunum var.
    – Hayırdır, sıkıntılı gördüm bir sorunmu var.
    – Seni seviyorum.
    – Senden nefret ediyorum.
    – Bu davranışın çok güzel.
    – Çok gıcıksın,
    – Bunu bana yapmayacaktın, gibi olumlu veya olumsuz söylemleri yüze söylemek çokmu zor.
    Aynı evi paylaştığın eşine, işyerinde sorun yaşadığın arkadaşına, yöneticine vs. sitemlerini, eleştirini yada kızgınlığını konuşarak iletmek yerine sosyal medyada iletmeyi tercih ediyor hale geldiysek, bir yerde ip kopmuş demektir. İletmek istediğimiz, mana yüklediğimiz resim veya yazının görmesini istediğimiz kişi tarafından görüldüğünü yada okunduğunu merak etmek ise ayrı bir sorun.
    – Ben sana resimle mesajımı iletmiştim.
    – Facede paylaştığım resimde sana ben demiştim.
    – Nasıl olur, ben falanın paylaşımına yorumda sana demiştim gibi iletişimin başka bir yönüde bizi bizden koparan iletişim sorunlarına neden olmaktadır.
    Bu iletişim türünün bir başka gerekçeside kişinin kendi kendini rahatlatmasıdır. Birde kişinin sana ulaşmasını engelledinmi deme keyfine. Öldürüp, mezara gömmüş kadar mutlu olanlarıda görebiliyoruz.Kendi kendine yaz, çiz, yorum yap ve paylaş…Her türlü iyi ve kötü duygu ve düşüncelerini zaman tüneline yansıt.
    Herşey çok güzel olacak değilmi?
    Aslında bu şekilde esas iletmek istediğimiz kişi yerine duygu ve düşüncelerimi gereksiz kişilere pazarlamış oluyoruz.
    Bu pazarlama bazen amaçlı oluyor. Kendimizce rezil edeceğiz ya ; herkes okusun, herkes görsün diye sitemlerimizi, nefretimizi, kızgınlığımızı vs. bilerek paylaşarak kendimizi teselli ediyoruz.
    Mutluluk yada sevinçlerimizide ulu orta sergileyerek, birileri gerçekten sevinsin derken, birileride haset etsin, kıskansın hatta çatlasın diyoruz.
    Bu sosyal medyada iletişim kurma hastalığı hızla büyüyerek devam ediyor. Bu hastalık ile birlikte insanlar birbirinden daha çok uzaklaşıyor ve birbirlerini daha az seviyorlar. Bu hastalığın çözümü için kafa yoranda yok. Herkes bir türlü bu çıkmazın içine girmiş, cahili, aydını, kadını, erkeği, gençci, yaşlısı demeden iletişimi sosyal medya yapmayı kabul etmişiz.
    Aynı evde birbirimize sosyal medyada mesaj yazarak iletişim kuracak kadar ileri boyuta gelen bu sorunun çözümü samimi olmaktan ve gerçek manada birbirimizi sevmekten geçiyor.Koşulsuz sevgi ve hoşgörü bu sorunu çözecektir. Yüze konuşmak, ardından oyun çevirmemek, sonucu ne olursa olsun olumlu ve olumsuz olan duygu ve düşüncelerimizi sevdiklerimizin kendilerine demek gerekiyor.
    Eşler, dostlar, arkadaşlar, mutlaka yüz yüze ve maskesiz konuşmak zorundalar. Zaman tüneline yazılan yazıda yada resimde duygu yoktur.
    Gözleri yaşlı söylenen bir söz yazı ile ne kadar anlatabiliriz.
    Mutluluk tebessümlerini, sevinç kahkahalarını yazıda nasıl gösterebiliriz?
    Lütfen, yüze sözle ve gözle konuşmayı tercih edin, göreceksiniz ki, herşey daha güzel olacaktır.

    28.03.2015

    Ekrem Öztürk

    images

    Ne Kadar Zengin Olduğumuzun Farkında mıyız?


    Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber aslında ne kadar trilyoner insanlar olduğumuzu ama farkında olmadığımızı hatırlattı bana. Haberde Amerika’da en gelişmiş teknolojiyle üretilen biyonik kolun özellikleri anlatılıyordu. İşlevsel olarak canlı bir kol kadar kullanılamasa da

    görünüm itibariyle canlı bir kola benzetebilmenin mutluluğunu yaşıyordu bilim adamları. Haberin ne kadar şükretsek azdır dedirten kısmı ise, biyonik kolun maliyetiyle ilgili olanıydı. Şimdi sıkı durun bu kol ne kadara mal olmuş biliyor musunuz?
    Tam tamına 6 milyon dolarcık!
    Söz konusu insan hayatı veya kaliteli (lüks demiyorum yanlış anlamayın) bir yaşamsa bu fiyat düşük bile. Çünkü bir insan o kol sayesinde bütün yaşamsal faaliyetlerini sürdürecek. Yemek yemek, su içmek, tuvalete gidebilmek, karanlık bir odaya girdiğinde lambayı açabilmek, ağaçların dallarına uzanıp meyve toplayabilmek, sevdiklerine sımsıkı sarılabilmek, çocuğuna mama yedirebilmek vs vs…
    Kısacası bazılarına lüks gelen ama pek çoğumuzun sahip olduğunun farkında bile olmadığı nimetler. Biyonik koldan yola çıkarak şöyle kabataslak bir matematiksel hesap yaparsak sizce kaç milyon dolarlık bir servete sahibiz.
    Açıkçası benim hafızam o kadar çok parayı hesaplayabilecek kapasiteye sahip değil. Çünkü işin içine dünyaya açılan penceremiz olan gözümüz de girince fiyat biçemiyorum.
    Peki, bütün bu servete sahip olup da hala etrafta mutsuz ve karamsar bir şekilde dolaşan, ağlayıp sızlanan insanlara ne demeli? Ya da ne yapmalı onlara! Nasıl mutlu etmeliyiz acaba bir fikriniz var mı? Benim bir fikrim var: Sadece bir günlüğüne gözünü kulağını yada bacaklarını kullanmasını engelleyelim. Hani adına empati denilen ama içi boşaltılan kavram var ya onu uygulayalım.
    Herkes engelliyi anlamak için empati kurmak şarttır der. Der demesine de, bunu diyenlerin kaçı bu empatiyi kurar orası bilinmez.
    Sahip olduğumuz nimetlerin farkında mıyız? Çocuğunun, eşinin ya da sevgilisinin 1 saatliğine de olsa yüzünü görebilmek ya da sesini duyabilmek için hayatının geri kalanını ya da servetini hiç düşünmeden verecek milyonlarca insan varken biz farkında bile olmadan yaptığımız
    bu işleri yapabiliyor olmanın mutluluğunu yaşayabiliyor muyuz?
    Yapabildiğimiz için yeterince şükredebiliyor muyuz?
    Yaratılış gayemizin ne kadar farkındayız?
    En önemlisi hayata gerçekten dokunabiliyor muyuz?
    Haksızlık etmek istemem ama pek sanmıyorum. Klasik ama geçerliliğini hiç yitirmemiş bir söz vardır; “sahip olduklarımızın değerini ancak kaybedince anlıyoruz” diye… Ne dersiniz eskiler hiçte yanılmamış değil mi?
    Güzel bir hikâyeyle yazıma son vermek istiyorum:
    Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
    — Buraların yabancısıyım demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum çok yakın olduğunu söylediler.
    Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
    – Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk:
    -Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Diye gülümsemiş.
    Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
    — iyi ama demiş adam bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
    — Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız. Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
    Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken.
    – Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim demiş görmeyi o kadar çok özledim ki…
    Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
    Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
    — Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey benden iyi gördüğündür.

    'Ne Kadar Zengin Olduğumuzun Farkında mıyız?

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber aslında ne kadar trilyoner insanlar olduğumuzu ama farkında olmadığımızı hatırlattı bana. Haberde Amerika'da en gelişmiş teknolojiyle üretilen biyonik kolun özellikleri anlatılıyordu. İşlevsel olarak canlı bir kol kadar kullanılamasa da
görünüm itibariyle canlı bir kola benzetebilmenin mutluluğunu yaşıyordu bilim adamları. Haberin ne kadar şükretsek azdır dedirten kısmı ise, biyonik kolun maliyetiyle ilgili olanıydı. Şimdi sıkı durun bu kol ne kadara mal olmuş biliyor musunuz? 
Tam tamına 6 milyon dolarcık!
Söz konusu insan hayatı veya kaliteli (lüks demiyorum yanlış anlamayın) bir yaşamsa bu fiyat düşük bile. Çünkü bir insan o kol sayesinde bütün yaşamsal faaliyetlerini sürdürecek. Yemek yemek, su içmek, tuvalete gidebilmek, karanlık bir odaya girdiğinde lambayı açabilmek, ağaçların dallarına uzanıp meyve toplayabilmek, sevdiklerine sımsıkı sarılabilmek, çocuğuna mama yedirebilmek vs vs...
Kısacası bazılarına lüks gelen ama pek çoğumuzun sahip olduğunun farkında bile olmadığı nimetler. Biyonik koldan yola çıkarak şöyle kabataslak bir matematiksel hesap yaparsak sizce kaç milyon dolarlık bir servete sahibiz. 
Açıkçası benim hafızam o kadar çok parayı hesaplayabilecek kapasiteye sahip değil. Çünkü işin içine dünyaya açılan penceremiz olan gözümüz de girince fiyat biçemiyorum.
Peki, bütün bu servete sahip olup da hala etrafta mutsuz ve karamsar bir şekilde dolaşan, ağlayıp sızlanan insanlara ne demeli? Ya da ne yapmalı onlara! Nasıl mutlu etmeliyiz acaba bir fikriniz var mı? Benim bir fikrim var: Sadece bir günlüğüne gözünü kulağını yada bacaklarını kullanmasını engelleyelim. Hani adına empati denilen ama içi boşaltılan kavram var ya onu uygulayalım. 
Herkes engelliyi anlamak için empati kurmak şarttır der. Der demesine de, bunu diyenlerin kaçı bu empatiyi kurar orası bilinmez.
Sahip olduğumuz nimetlerin farkında mıyız? Çocuğunun, eşinin ya da sevgilisinin 1 saatliğine de olsa yüzünü görebilmek ya da sesini duyabilmek için hayatının geri kalanını ya da servetini hiç düşünmeden verecek milyonlarca insan varken biz farkında bile olmadan yaptığımız
bu işleri yapabiliyor olmanın mutluluğunu yaşayabiliyor muyuz?
Yapabildiğimiz için yeterince şükredebiliyor muyuz?
Yaratılış gayemizin ne kadar farkındayız?
En önemlisi hayata gerçekten dokunabiliyor muyuz?
Haksızlık etmek istemem ama pek sanmıyorum. Klasik ama geçerliliğini hiç yitirmemiş bir söz vardır; "sahip olduklarımızın değerini ancak kaybedince anlıyoruz" diye... Ne dersiniz eskiler hiçte yanılmamış değil mi?
Güzel bir hikâyeyle yazıma son vermek istiyorum:
Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
-- Buraların yabancısıyım demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
-- iyi ama demiş adam bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
-- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız. Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken.
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim demiş görmeyi o kadar çok özledim ki...
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
-- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey benden iyi gördüğündür.'

    Sağlık çalışanlarının, 14 Mart “Tıp Bayramın”larını kutluyorum.


    İki yılı geçkin bir süre görev yapmış olduğum Kamu Hastaneleri sürecinde, insanı yaşatmaya ve insanlara daha sağlıklı bir yaşam sunmayı ilke edinen, bu kutsal ve saygın mesleği büyük fedakârlıkla yerine getiren, en güç koşullarda bile sağlık hizmetinin özveriyle sunmanın çabasını veren sağlık çalışanlarını yakından tanıdım ve çalışma koşullarını gördüm.

    Bunlar içerisinde çok değerli ve gerek mesleğinde, gerekse kişiliğinde mükemmel diyeceğim bir özel insan, Genel Sekreterliğimi yapan Op. Dr. Mehmet Öncel​ nezdinde, beraber çalıştığım sağlık çalışanı arkadaşlarımın ve saygılar sunuyorum.

     

     

     

     

    TIP BAYRAM 

    ÜNİVERSİTE MEZUNU OLMAK VE İŞSİZLİK


    Mezun Oldum, “İş Verin Bana”…

    Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan işsizliğin en çok etkilediği kesim genç nüfus olup, bunlar içerisinde ise yeni mezun olanlar daha çok etkilenmektedir. Okullaşma ile birlikte ilk ve orta eğitim alan nüfusun sayısının artmasına paralel olarak artan ve her kentte açılan Üniversiteler ile yükseköğretim görenlerin sayısı da artmıştır.  Bu artış ile birlikte yükseköğretim görmüş, genç nüfusumuzda işsizlik oranındaki yükseliş devam etmektedir.

    Sosyal medyada işsizlik feryadı yapan gençlerin durumu, yürek yakar hale gelmiştir. İnsan kaynakları platformlarında iş arayışında olan yükseköğretim görmüş gençlerimizin çabaları ve bu işsizliğin sebep olduğu ruh hallerini tarif etmek mümkün değil. Artık iyi bir üniversiteden mezun olmanın iş bulmaya yetmediğini, gençler iyi biliyor ve yaşadıkları iş arayışlarında bu durumu çok iyi görebiliyorlar.  Ön lisans, lisans hatta yüksek lisans yapan gençlerin, iş bulma umudu ile birkaç saatlik eğitimlere sonucu verilen belgelere umut bağlaması işin en üzücü tarafı olarak göze çarpıyor.  

    Biz insan kaynakları danışmanları ve uzmanlarını, iş bulmada bir taraf olarak gören halen eğitim gören ve yeni mezunların cevap aradığı birçok soru ile karşılaşıyoruz.

    • Eğitim görürken kendimizi nasıl geliştirmeliyiz?
    • Hangi eğitim ve kurslara gitmeliyiz?
    • Hangi sertifikaları alırsak, iş bulmada faydası olur?
    • İş arayışı sürecine girdiğimizde nerelere ve nasıl başvuracağız?

    Gibi sorulara yanıt vermek onların gelişmesinde yada iş bulmasında çok fazla katkı sağlamıyor. Lisans alan bir öğrenciye staj ve eğitim konusunu ile ilgili farklı kaynaklara yönlenmeleri ve deneyim paylaşımlarından yararlanmaları dışında önerimiz olamıyor. Lisans eğitimi alan ve yüksek lisans yapan bir genç insanın, iş arayışı nedeniyle birkaç saatlik veya günlük eğitim ile sertifika peşinde koşmasını iyi algılamak gerekiyor.  Yüksek öğretim mezunu bu gençlerin iş bulamamaları nedeni olarak, olarak onların eğitim yada sertifika eksikliğini mi, yada temel sorun olan istihdam edilecek alanların olmamasını mı göstermeliyiz.

    Her yıl işgücüne katılan üniversite mezunlarının sayısına 400 bin kişi daha ekleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, en son mezun olunan okul ve mezun olunan alan itibarıyla Türkiye’de 28 milyon 271 bin kişilik işgücünün, 5 milyon 388 milyonluk kısmını yüksekokul veya fakülte mezunları oluşturuyor. İşgücündeki üniversite mezunlarının sayısı 2014 yılında, önceki yıla göre yüzde 10 daha arttı. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı da,  geçen yıl 54 bin artarak 557 bine, istihdam edilenlerin sayısında 338 bin artarak 4 milyon 831 bine çıktı. Bu gelişmeler doğrultusunda yüksekokul veya fakülte mezunları arasında 2012’de yüzde 10 olan işsiz sayısının, 2015 yılında yüzde 11 civarında olması bekleniyor.

    Sürekli olarak, her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezununa istihdam alanı sağlamanın zor olduğunu kabul etmek lazım.  Bu mezunların alanlarının istihdama yönelik olmaması yada belirli alanlar üzerinde yığılma olması da istihdam sağlama ayrı bir sorun olarak görülmelidir. Ulusal düzeyde insan kaynakları planlaması yapılmadığı için güncel alanlarda popüler olan bölümleri yüksek eğitimde tercih eden gençler mezun olduklarında bu bölümlerin cazibesini kaybettiğini gördüklerinde hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.

    Türkiye’de 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunlarının çoğunluğunu, sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunları oluşturuyor. Buna göre, imalat ve işletme mezunlarının yüzde 16,8’i, sanat mezunlarının yüzde 15,9’u, yaşam bilimleri mezunlarının yüzde 14,5’i işsizlik sorunu yaşıyor. Sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunlarının işsizlik oranı, üniversite mezunlarının genel işsizlik oranının üzerinde seyrediyor. Üniversite mezunları arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu alan imalat ve işletme oldu. Bu alanlardan mezun olanların yüzde 16,8’i işsiz durumda bulunuyor. İşsizlik oranında imalat ve işletmeyi, sanatla ilgili alanlar izliyor. Sanat bölümlerinden mezunların yüzde 15,9’u işsizlik sorunu yaşıyor. Eğitimli iş gücünde işsizlik oranının yüksek olduğu bir diğer alan ise yaşam bilimleri. Bu alandan mezun olanların yüzde 14,5’i iş arıyor.

    Sosyal ve kişisel hizmetler mezunlarının yüzde 14,3’ü, bilgisayar mezunlarının yüzde 14,2’ü, ulaştırma hizmetleri ve çevre koruma mezunlarının yüzde 14,1’i, iş ve yönetim mezunlarının yüzde 13,5’i, gazetecilik ve enformasyon mezunlarının yüzde 13,2’si, tarım, ormancılık ve balıkçılık mezunlarının yüzde 12,2’si, fizik bilimleri mezunlarının yüzde 11,9’u, mimarlık ve inşaat mezunlarının yüzde 11,2’si iş sahibi değil.  Üniversiteli işsizlerin 203 binini iş ve yönetim mezunları, 59 binini öğretmen eğitimi ve eğitim bilimleri, 46 binlik kısmını mühendislik işleri mezunları oluşturuyor.

    Her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezunu ve 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunu olduğunu düşünürsek, gelecekteki eğitimli işsizlerin artan sayısını ve buna bağlı yaşanacak sorunları hayal etmek zor olmamalı. Yükseköğretim görmüş insanların, mezuniyet sonrası iş bulamamalarından kaynaklana birçok sorun yaşadıklarını biliyoruz. Çocukluktan itibaren bir üniversite bitirmeye ve bir unvan kazanmaya yönlendirdiğimiz gençlerin çoğunluğu istemedikleri bir bölümde eğitim almak zorunda kalıyorlar.  İstemediği bölümde eğitim alanlar ile birlikte istediği bölümde eğitim alan gençlerimizin çoğunluğu mezun olduğu alanın dışında ve istemediği bir sektörde çalışmak zorunda kalıyor. Ne iş olsa çalışırım talebi, işsizliğin getirdiği bir sonuç olarak mutsuz çalışanlar sorununu da ortaya çıkarıyor.

    Her geçen gün artması beklenen yükseköğretim görmüş insan kaynağının işsizlik sorunu sadece istihdam alanları oluşturmaya yönelik çalışmalar ile giderilemeyecektir.  Eğitimde insan gücü planlaması veya işgücü planlaması yapılmadığı için, yükseköğrenim mezunlarında sürekli olarak işgücü arzı oluşmaya devam edecektir. Bu noktada ulusal boyutta bir insan kaynakları planlamasının yapılmasının mutlaka gerektiği söylenebilir. Ülkenin gereksinimlerine göre oluşturulacak istihdam alanları ve bu alanlara göre okullar ve bölümlerin açılması zor olmamalı diye düşünüyorum. Birçok ülkenin ulusal insan kaynakları planlaması varken, bizim bundan uzak kalmamız başta eğitim ve istihdam planlaması olarak sanırım en zayıf alanımız olacak. Ulusal insan kaynağı yapılamadığı için bazı alanlarda insan kaynağı bulunamazken, bazı alanlarda ise yükseköğretim görmüş gençlerimiz işsizlik sorunu yaşamaktadırlar.  Yükseköğretim görmüş yeteri kadar insan kaynağı olan bazı bölümlerde ise farklı bölümlerden mezun olanların yanı sıra bir alt eğitim kurumundan mezun olanlarında istihdam edilmesi de, yükseköğretim mezunlarının işsizlik sorunu yaşamasına neden olmaktadır.  Ulusal işgücü planlaması yapılması ve yükseköğrenimde yüksekokul ile fakülteleri ve öğrenci sayıları geleceğin ve gereksinimlerin beklentilerine göre planlamalıdır.

    Yükseköğrenim görmüş gençlerin işsiz kalmasının daha ağır maliyetlerinin olduğunu da unutulmamalıdır. Yükseköğretim görmüş genç nüfusu istihdama katamayıp, işsiz bırakmanın maliyetini yok sayamayız. Eğitim gördüğü alan dışında zoraki çalışmak zorunda kalanların eğitimleri de bir maliyet olarak kabul edilebilir.

    Yükseköğretimi mezunu işsizlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan ve en önemlisi ise tükenmişlik sendromu yaşamalarıdır. Yoğun ders çalışma ve kazanmaya yönelik baskı ile Üniversiteye girişe kadar geçen sürecin ardından hemen iş bulma arzusunu kaybeden bir genç, iş arayışında karşılaştığı, deneyim, referans, bir veya birkaç dil bilme gibi yetkinliklerin sorgulanması ile tükenmişliğe yönlenmeye başlıyor. İşe alımlarda karşılaştıkları haksızlıklar, ayrımcılıklar ve hak yendi duygusu bu tükenmişliği daha çok arttırıyor. Tükenmişlik hissini yaşamaya başlayan bir kişi ise duygusal çöküş, duyarsızlaşma ve azalmış başarma motivasyonu şeklinde yaşamaya başlıyor. Bunun ardından pes etmişlik ve iş bulmaya yönelik beklentilerini azalması ve çevre baskısı ile iyice kaybetmiş duygusuna sahip oluyor ve kendini bırakıyor. Tükenmişlik sendromu yaşamaya başlayan bir genç, ailevi sorunlar ve diğer ilişki güçlükleri, dolayısıyla yalnız kalma gibi manevi kayıplar, alkol-sigara ve diğer madde kullanım bozuklukları, fizyolojik ve psikolojik belirtilerle, depresyona kadar giden ciddi olumsuzluklar ile karşılaşabiliyor.

    Bu durumda karşılaştığım genç arkadaşlarımın bu durumlarına çok üzülmeme rağmen sadece konuşmaktan ve yazmaktan başka bir şey yapamadım. Bu yazıyı belki onların bu durumunu gören olur ve daha iyi anlaşılmalarını sağlamaya katkım olur amacıyla yazdım. Onların iş bulamamaktan dolayı yaşadıkları sorunları ve bunun sonucu olarak duygusal ve ruhsal sıkıntıları ayrı bir yazı konusu olarak ele almak daha uygun olacaktır.

    Ekrem Öztürk

    İnsan Kaynakları Uzmanı

    BENİ İŞE AL

    Dostum, “faydasız bildiklerini unut” diyor, Şems-i Tebrizi hazretleri..


    10988267_10204489334530623_1123734010650980713_nl

    “Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne fayda getirmeyen bilgilerini silmekle başla” Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın,bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.Birini nekadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar. Kainatın matematiğidir.

    Bir koyar, bir alır insan. Bilmeden kendi hesabını dürer ” diyor DOST… ”

    “Hiçbir konuda emin olma ”

    Kendini ayrıcalıklı sayma.
    Konumuna ya da mevkine, ismine veya şöhretine güvenme.
    Şu hayatta bütün zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir.
    Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir.
    Herzaman başkalarından öğrenmeye açık ol.
    En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma.
    Cümlenin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy.
    Açık bir kapı bırak daima.
    Ne kadar bilsen de hiçbir zaman yeterince bilemeyeceğini unutma.
    Tevazudan şaşma. Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden. ” diyor, Şems-i Tebrizi hazretleri …

    SEN KENDİNİ YÖNETİCİ SANIYORMUSUN?


    Yöneticilik, belirli yetkinlik ve deneyim gerektiren bir kariyer sürecidir. Sadece yetkinliğe yada sadece deneyime sahip olunmak yöneticilik için yeterlimidir? Belirli yetkinliklere sahip olmak yönetici olmak için yeterli olmaz. Yetkinliğin yanı sıra mutlaka iş deneyimi hatta yaşam deneyimi gerekir.

    Çok iyi bir eğitim almış olabilirsiniz. Yöneticide olması gereken yetkinliklerin birçoğuna da sahip olabilirsiniz ancak deneyim sahibi değilseniz yönetici olmak için yeterli değilsinizdir. Belirli yetkinliklere sahip olmadan sadece ben şu kadar yıl iş deneyim var demenizde yeterli olmayacaktır. O halde yetkinlik artı deneyime sahip olmamız gerekiyor. Bunun yanı sıra liderlik vasfının olması da önemlidir.

    Neden sen kendini yöneticimi sanıyorsun sorusunu soruyorum?

    Aile şirketlerinde hala aileden gelenlerin yetkinliğine bakmadan yönetici olabilme alışkanlıkları devam etse de özel sektör rastgele yönetici getirmiyor.  Şirketlerin her birinin kendine özgü olan yapıları ve ihtiyaçlarına göre ideal olan yönetici özelliğini ve türünü belirliyor. Şirketlerin ihtiyacı olan yöneticiler için yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda son yıllarda yaşanan gelişmelerin ve ilerlemelerin zorunlu kıldığı vasıfları da sürekli gözden geçiriyor. Rekabetin gelecekteki durumuna bakıp, ona göre değişimi yönetecek yönetici profilini oluşturuyor. Buna karşın kamu günü kurtarıyor ve günün dengeleri hangi güçte ise ve o kişilere kim yakınsa yönetici profili ona göre belirleniyor.

    Kamunun değişen yönetim modelleri ve henüz manası kavranılamayan insan kaynakları yönetimi ile herkes yönetici olmaya aday olabiliyor yada gösterilebiliyor. Öyle örnekler ile karşılaşıyoruz ki, şaşırmamak mümkün olmuyor.

    Yeter ki seni yönetici yapacak çevreye ve desteğe sahip ol, biraz cesaretli ol, adamında olsun sen yöneticisin. Daha önce kariyer basamaklarına adım atman önemli değil.

    Kamuda yöneticiliğe aday olan bir kişiye yöneticilik yapabilirmisin diye soruyor ve aşağıdaki cevapları alıyoruz.

    Deneyimin varmı? Olmasada önemli değil!

    Yeterli yetkinliğe sahipmisin? Ben falan üniversiteyi bitirdim, yetmez mi?.

    Peki! Başarılı olurmusun? Olmazsam ne olur? Başarılı olana madalyamı takıyorlar? Yada başarısız olanı görevdenmi alıyorlar?

    Öncelik belirleyebilimisin? Kendi önceliklerimi iyi bilirim. Baksanıza bu görevi hemen ben istedim.

    Cesaretin var mı? Olmazmı? Deli cesareti var bende. Bu müdürlüğü, başkanlığı, hastaneyi, okulu, merkezi vs. yönetmek bana çocuk oyuncağı gelir.

    Hedef belirleyebilir misin? Belirledim zaten ki, bu görevi istedim.

    Ekibini hedeflere yönlendirebilir misin? Yönlendirmem! Yerime göz koyarlar sonra rakibim olurlar.

    Gözleyip, değerlendirebilir misin? Mutlaka gözlemem lazım. Bana karşı olanları bilmem lazım ki, ayaklarını kaydırayım.

    Motive edermisin? Motive etmeyi bırak, bana tabi olanlarla kanka bile olurum.

     

    Kamuda bu cevapları veren bir kişiyi yönetici yapmayacak bir sistem bugüne kadar olmadı. Aslında yönetici belirlerken bu soruları soracak bir sistemin olmaması esas sorundur.  Seçmeden işe aldığı, eğitmediği, performansını değerlendirmediği ve kariyerini yönetmediği çalışanlarından yönetici seçen bir yönetim anlayışından, lider özelliği de taşıyan, mükemmel bir yönetici belirlemesi beklenemez.

    Ancak günümüz yönetim modellerinde hangi pozisyonda olursanız başarılı olabilmek, hedefleri tutturabilmek ve pozisyonunuzu koruyabilmek için iyi bir yönetici olmanız gerekir.

    İyi yönetici olmak için hangi özelliklere sahip olunmalıdır?

    Kendinin yönetici olduğuna inanman için aşağıdaki özelliklerin ne kadarına sahipsin? 

    1. İyi bir insan olmalı: Yönetici en başta iyi bir insan olmak zorundadır ve hiç bir zaman unutulmamalıdır. İyi bir insan günlük yaşantımızda herkesten birbirine göstermesi beklenilen saygı, sevgi, nezaket ve tevazu gibi erdemleri taşıması lazımdır. Kimseyi küçümsemez, herkese değer verir ama herkesi memnun etmeye çalışmaz. Tüm çalışanlara adil ve eşit davranır. Her durumda, herkese karşı eşit uzaklıkta olabilmeli, objektiflik ve tarafsızlığını koruyabilmelidir.
    2. Liderlik vasfına sahip olmalı: Yönetici aynı zamanda liderlik özelliği taşımalıdır. Çalışanları ortak hedeflere yönelten, hedefleri benimseten, çalışanlar arasında birlikteliği sağlayan ve takım oluşturan özelliklere sahip olması gerekir. Çalışanlarının bilgi birikimlerini ve tüm potansiyellerini bireysel düzeyde, ekip düzeyinde ve kuruluşun bütününde yönetir, geliştirir ve özgürce kullanmalarını sağlar. 
    1. Stratejiyi planlamalı ve yönetebilmeli: Kuruluşun misyon, vizyon ve değerlerini oluştururlar, örnek olur. Vizyonu ve misyonu geliştirirler ve onların gerçekleştirilmesini kolaylaştırırlar. Stratejiyi planlar, uygular ve gözden geçirir. Olası durumlara göre stratejiyi yeniler, iyileştirme faaliyetlerini destekler. Kurumun, kendisinin dışında ekibine vizyon verir, hedef gösterir ve yönlendirir. Bu konuda takımının kendisini takip etmesini sağlar. Kalıcı başarı için gerekli olan kurumsal değerleri ve sistemleri geliştirirler ve bunları faaliyetleri ve davranışları ile yaşama geçirirler.
    2. Değişimi yönetmeli: Liderdir ve değişimi yönetir. Mevcut sistemi ve durumu korumanın çabasını vermez. Değişimden korkmaz, değişim ihtiyacını belirler ve değişime öncülük eder. Kendisi ile birlikte takımın diğer üyelerini, günün değişen ve gelişen yeniliklerine karşı hazırlar. Yeni yönetim modellerini takip eder, kendini geliştirir ve değiştirir. Yeniliklerin uygulanmasında kararlı olur. İnsanların hata yapmalarına fırsat tanır, onların öğrenme sürecini destekler, hataların tekrarlanmaması için geri besleme, bilgi paylaşım ortamları sağlama gibi süreçleri oluşturur. Takımın yenilikçi ve yaratıcı yaklaşımlarına liderlik yapar ve geliştirir. Değişim dönemlerinde, amacın tutarlılığını sağlar. Gerektiğinde, kuruluşun yönünü değiştirebilir ve izlenmesi için diğerlerini cesaretlendirir.
    3. Eğitici olmalı: Çalışanları geliştirmenin ve takım oluşturmanın en etkili yöntemlerinden birisi de sürekli olarak bilgi paylaşımı sağlamak ve örnek olmaktır. Bilgi paylaşmanın aynı zamanda eğitmek olduğunu bilir. Öğretmenin ve öğrenmenin, gelişmenin temeli olduğunu benimser ve benimsetir. Eğitim ihtiyaçlarını belirletir, planlatır ve uygulatır. Çalışanlarının sürekli öğrenme faaliyetleri içerisinde olmasını sağlar. Beceri ve bilgi birikimlerini kuruluşun çıkarları doğrultusunda kullanmaları için çalışanlarına önem verir. Onları tanıyarak ve başarılarını takdir ederek, motive eder ve sürekli katılımlarını sağlar.
    4. Koç olmalı: Bir yöneticinin başarısında, çalışanlarının takım olmasının ve birlikte hareket etmesinin önemli olduğunu bilir. Takım içerisinde ortaya çıkacak çatışma durumlarından kaçınmadan sorunları çözebilme ve çeşitli çıkarlar arasında adil ve dengeli kararlar alabilme yetkinliği sahiptir.
    5. İnisiyatif kullandırmalı: Çalışanların yenilikçi ve yaratı yaklaşımlarını cesaretlendirir. Yetkilendirir ve inisiyatif kullanmalarına fırsat verir. Çalışanlarını yetkinliklere uygun pozisyonlarda değerlendirir ve herkesin başarılı olduğu alanda sorumluluk almasını sağlar. Onların faaliyetlere katılımını sağlar ve onları yetkelendirirler.
    6. Ekibinin Performansını, kariyer planlamasını yönetmeli ve başarıyı takdir etmeli: Yönetici başarıyı sadece kendinin eseri değil, aynı zamanda çalışanlarının eseri olduğunu bilir. Başarının sürekliliğini sağlamanın ekibi doğru motive etmekten, motivasyonu sağlamada ise başarıyı ve başarılı olanları tanıyıp, takdir etmekten geçtiğini iyi bilir. İyi bir yönetici sonucunu ölçmediği süreci yönetmez, Çalışanlarının ve takımın performansını ölçer. Çalışanlarının ve takımın performansını artırmaya çalışırken, bir yandan da takım üyelerinin kariyerlerinde gelişmelerine destek verir. Çalışanlarını gelişimlerine ve gereksinimlere göre başka pozisyonlara hazırlanmalarına yardımcı olur.

     

    Yönetici olan herkes iyi bir yönetici olmak için, olmazsa olmaz sekiz özelliğe göre kendini değerlendirip ve ben iyi bir yöneticiyim yada ben yöneticiyim diyebilirmi?

    Bunu yapmaya kaç yöneticinin cesareti olabilir?

    Cesareti olmayana o zaman ben sorayım; SEN KENDİNİ YÖNETİCİ SANIYORMUSUN?

    Ekrem Öztürk / İnsan Kaynakları Uzmanı

    https://ekremozturk.com/

    https://www.facebook.com/ekremozturkinsankaynaklari

    kendini-okuma

    UNVAN, STATÜ VE MAKAM DERDİ OLANLARA BİR HİKAYE..


    hiçNasrettin Hoca’ya sormuşlar:
    “Kimsin?”
    “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
    Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
    “Sen kimsin?”
    “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
    “Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
    “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
    “Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.
    “Vezir” demiş adam.
    “Daha daha sonra ne olacaksın?”
    “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
    “Peki, ondan sonra?”
    Artık makam kalmadığı için adam
    boynunu büküp son makamını söylemiş:
    “Hiç.”
    “Daha niye kabarıyorsun be adam.
    Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:
    “Hiçlik makamında!”

    VEFA YOK, AHDE HÜRMET HİÇ


    Milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY der ki; “ Vefa yok, ahde hürmet hiç.  Emanet lafzı bi medlul. Yalan rayiç, hıyanet, mültezim her yerde, hak meçhul!”

    Vefanın gerçekten hiç olmadığı ahde hürmet diye bir kavramın unutulduğu, emanete hıyanetin normal sayıldığı, çıkara aracılık yapanların ve hakkı yok sayanların bu kadar arttığı bir zamanda ahde vefayı aramak zorlaştı. Bende sık sık ahde vefa diyerek yazıp, hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyorum. Aslında ahde vefa sözünde durmak manasında ama biz bunu zamanla yapılan iyiliğe, verilen emeğe, değere, sevgiye hürmet göstermek, inkâr etmeme manasını yükledik.

    Ahde vefa; yani sözünde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özünde ve sözünde doğru olmak. Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak. Yapılan iyiliği inkâr etmemek, verilen değeri yok saymamak, sevgiyi yok saymamak…

    Bu yazının zamanlamasını önemli görüyorum. Birçok insanın kendini gözden geçirip, birçok konuda sorgulayacağı bir takvimdeyiz. İnsan ilişkilerinin bu kadar zayıfladığı ve insan sözünün bu kadar geçersiz olduğu bir zaman olmadı sanırım. Çevremiz yalanın, mevki, makamın esiri bir sürü insancıklarla doldu. Her gün birkaç defa yemin edip yeminini bozan, kefaretini ödemeyen vefa duygusundan mahrum bir sürü hasta ruhlu insanlarla doldu.  Bıktık her gün yemini bozan, verdiği sözü tutmayan, bir dediği, diğer dediğiyle çelişen insanlardan bıktık, usandık. Türlü, türlü iyilik görüp de, elinden, kolundan tutup, bir yerlere gelmesini sağlanan kimselerin vefasızlığını gördükçe, bildikçe, konuştukça deliler gibi oluyorum. Neredesiniz bir vefa uğruna harap olup, türap olup gidenler. Mertliği, yiğitliği vefayı, bütün, bütün unutmuş gönüllerimize, duygularımıza gelin doldurun ve doldurun da vefasızlardan olmayalım. İçtiği bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırını sayan vefalı insanlar neredesiniz?  Ahde vefanın imandan olduğunu bilen dost gönüllü insanlar neredesiniz?

    Demem o ki ahde vefalı olmak lazım.

    Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, sözünü tutmak konusunda da o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce iyi düşünmeli, söz verdikten sonra yerine getirememe endişesiyle adeta titremelidir. Şahsiyeti oturmuş insanlar, söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. İnsan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalıdır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması, ahde vefaya bağlıdır. Bu güven olmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün değildir.

    Bir diğer ifade ile vefa, yapılan iyilikleri unutmamak, aynıyla veya ziyadesiyle karşılık vermek, dostun cefasına katlanmak, hataları görmezden gelmektir. Toplumu ve aileyi ayakta tutan en önemli haslet, karşılıklı gösterilen vefa duygusudur. Anne-baba, eş, çocuklar, yakın-uzak akraba, hocalarımız, arkadaşlarımız ve benzeri üzerimizde hakları olan kişiler başta olmak üzere, birlikte yaşadığımız tüm insanlara karşı da vefakâr olmalıyız. Bu aynı zamanda kulluğumuzun da bir gereğidir.

    “Bilesiniz, kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza (vefasızlığın derecesine uygun) bir sancak (dikilecek). Bu falanın vefasızlığıdır denecek. (Böylece vefasızlığı teşhir edilecektir.) (Müslim)

    Ahde Vefa (Sözünün Eri Olmak)

    Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.

    Derler ki: “Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.”

    Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek: “Söyledikleri doğru mu diye sorar.

    Suçlanan genç der ki: Evet doğru.

    Bu söz üzerine Hz Ömer; anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki: “Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hısımla çıktı, atıma bir taş, attı ve atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir tas attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret” dedi.

    Bu söz üzerine Hz Ömer: “Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin” dedi.

    Bu sözden sonra delikanlı söz alarak, “Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başladı.

    – “Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkini zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der.

    Hz. Ömer dayanamaz der ki: ”Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?”

    Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki: “Bu zat benim yerime kalır.’”

    O zat, Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As’ dan dan başkası değildir.

    Hz. Ömer, Amr’a dönerek, “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der.

    O yüce sahabe ise “Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.

    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak genç’ in gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve ‘babamızın kani yerde kalsın istemiyoruz’ derler.

    Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki: “Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.”

    Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: “Biz de sözümün arkasındayız.”

    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki: “Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?” Genç vakurla basını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan) “Ahde vefasızlık etti” demeyesiniz diye geldim der.

    Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As’a der ki: “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun”.

    Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyken razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir, “Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. “İnsanlık öldü” dedirtmemek için kabul ettim” der.

    Sıra gençlere gelir, derler ki: “’Biz bu davadan vazgeçiyoruz.”

    Bu sözün üzerine Hz Ömer: “Ne oldu, biraz evvel” babamızın kani yerde kalmasın” diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?’ der.

    Gençlerin cevabi da dehşetlidir: “Merhametli insan kalmadı” demeyesiniz diye…

    VEFAEkrem ÖZTÜRK

    Anne – Baba ve Eğitimciler İçin Tavsiye Edilen 35 Film


    Uzun süredir anne-babalar, eğitimciler ve çocukla çalışanlar için tavsiye edilebilecek filmler üzerinde çalışan Pedagoji derneği tavsiye filmler listesini yayımladı. Yapılan açıklamada: “Bazen bir film, bir kitap kadar farkındalık kazandırabiliyor. Hayata bakış açımıza katkı sunabiliyor. Bu nedenle eğitici özelliği olan birçok filmi değerlendirdik ve bu listeyi hazırladık. Bu çalışma ile amacımız anne-babalara ve eğitimcilere çocuk konusunda yeni farkındalıklar sağlamaktır.”

    anne-baba-ve-egitimciler-icin-tavsiye-filmler

    Seçtiğimiz filmlerin çocuğa bakan bir tarafı mutlaka var. Bazı filmler çocuk dünyasını tanımamızı sağlıyor. Bazıları ise anne-baba-çocuk ilişkisini dikkat çekici şekilde vurguluyor. Bir kısım filmler modern eğitim sistemine, çocuk eğitim tarzımıza yönelik anlamlı eleştiriler getiriyor. Bir kısmında da küçümsediğimiz çocukların tarihte nice güzel işler yaptığına tanıklık ediyoruz.” denildi.

    Pedagoji Derneği, film izleyicilerinin şu konularda dikkatli olmasını öneriyor:

    • Bu filmler yetişkinlerin izleyebileceği filmlerdir, çocuklarla birlikte izlenecek filmler değildir. Bu nedenle, yetişkinlerin filmleri izlerken yanlarında çocuk olmamasına özen göstermeleri gerekmektedir.
    • Filmler, teması açısından tavsiye edilmiştir. Tavsiye edilen filmlerin içinde ahlaki değerlerimiz ve kendi kültürümüzle çelişen sahneler olabilir. Filmi tavsiye etmemiz tüm sahneleri, replikleri ve görüntüleri onayladığımız anlamına gelmemektedir.
    • Filmler alfabetik olarak sıralanmıştır. Bir filmin diğerine üstünlüğünü belirlemeye yönelik herhangi bir çalışma yapılmamıştır.
    • Listemizde yer alan filmler derneğimizin ulaştığı ve değerlendirmeye aldığı filmlerdir. Bu filmlerin dışında çocuk dünyasına ışık tutan daha güzel filmler de olabilir. Bu listenin dışındaki önerileriniz listemizin zamanla daha da zenginleşmesini sağlayacaktır. Önerilerinizi bilgi@pedagojidernegi.com adresinden bize ulaştırabilirsiniz.

    120
    120

    2008 yapımı Türk savaş filmi. Yönetmenliğini, senaryo ve yapımcılığını üstlenen ise Özhan Eren’dir. Çekimleri Van’da ve Safranbolu’da yapılmıştır.


    40300-wallpaper-of-the-movie-3-idiots.jpg
    3 Aptal – 3 Idiots

    Film Hindistan’ın en iyi mühendislik okulundaki üç arkadaşın dostluklarını ve hayatını anlatırken eğitim sistemini eleştirmektedir. Hindistan’da tüm zamanların en yüksek gişe rekoru ve hasılat yapan filmidir.


    Arada-Kalan-What-Maisie-Knew-Film-Afişi-
    Arada Kalan – What Maisie Knew

    Filmde, altı yaşındaki Maisie, yaşı geçkin rock yıldızı annesi Susanna ile karizmatik ancak ilgisiz sanat simsarı babası Beale´in tatsız boşanmasının sarsıntılarıyla boğuşmaktadır. Maisie, boşanmanın ardından anne ve babasının yeni eşleriyle de tanışır. Ancak, eşlerinin ne kadar bencil ve sorunlu olduğunu fark edip birbirlerine âşık olan üvey ebeveyniyle yakınlaşınca durum iyice çetrefilleşir.


    pedar
    Baba – Pedar

    Çalışmak için ailesinden ayrılan, döndüğünde de annesini başka bir adamla evli gören ve bu durumu kabullenemeyen çocukla üvey babası arasındaki ilişkiyi anlatan oldukça etkileyici bir yapım.


    babam_ve_oglum

    Babam ve Oğlum

    Ege’deki çiftlikten gazetecilik okumak için ayrılan Sadık’ın, yıllar sonra oğluyla beraber yeniden çiftliğe dönüşünün, 12 Eylül Darbesi arka planında aktarıldığı film ülkemizde önemli gişe başarısı yakalamıştır.


    baran123
    Baran

    17 yaşındaki Azeri Latif, Tahran’daki bir inşaatta ameledir. Aynı inşaatta kaçak olarak çalışan bir Afganlı iş kazasında yaralanınca Latif’in hayatı da beklenmedik bir yön alır. Sakatlanan işçinin yerine oğlu Rahmat çalışmaya başlar. Kalabalık ailesini geçindirme derdindeki bu çekingen genç, bir süre sonra istemeden de olsa Latif’in kantindeki işini elinden alır. O andan itibaren Latif, Rahmat’a karşı büyük bir kin beslemeye başlar. Ancak bu büyük kin, bir sırrın açığa çıkmasıyla büyük bir aşka dönüşecektir.


    Bes-Vakit
    Beş Vakit

    Beş Vakit, Reha Erdem’in yazıp yönettiği, çekimleri Çanakkale’nin Kozlu Köyü’nde yapılmış 2006 yapımı film.


    beyaz balon
    Beyaz Balon

    Yedi yaşındaki Razieh adlı kız çocuğu, İran’da büyük bir kutlamanın yapıldığı bir günde, annesinden aldığı para ile bir akvaryum balığı almak için yola çıkar. Küçük kız ilk kez ailesinin gözetimi olmadan sokağa çıkmaktadır, üstelik çok önem verdiği bir iş için.


    benim adım sam
    Benim Adım Sam – I Am Sam

    Sam Dawson, kızı ile mutlu bir şekilde yaşayan ve Beatles’a büyük hayranlık besleyen bir adamdır. Genç adamın zeka düzeyinin 7 yaşında bir çocuğunkine eş durumda olması onları çok fazla rahatsız etmez. Kızı 7 yaşına geldiğinde ise onun için asıl sorunlar başlar. Artık kızı ondan çok daha ileri bir düzeye gelmektedir ve Sam ona pek fazla yardım edememektedir. Hükümet görevlileri kızı Sam’in yanından alırlar.


    Tim-Burton-Big-Fish
    Büyük Balık – Big Fish

    William, babası amansız bir hastalık nedeniyle ölüm döşeğinde olduğu için, evine geri döner. Babasını yakından tanımak için, renkli bir kişiliği olan adamın gençliğinde yaşadıklarına dair öyküler toplamaya başlar. Babasının, gençliğinde gezgin bir satıcıyken yaşadıkları bir bulmacanın parçaları gibi yerine oturacak ve anlaşılması güç olan adamın yaşamını en masalsı yönüyle zaferleri ve zaaflarıyla ortaya çıkaracaktır.


    cennetin-rengi
    Cennetin Rengi – Color of Paradise

    Cennetin Rengi 1999 İran yapımı dramatik filmdir. Özgün ismi Allah’ın Rengi anlamına gelmektedir. Majid Majidi’nin senaryosu yazıp yönettiği filmin önemli rollerinde Hossein Mahjoub, Mohsen Ramezani ve Salameh Feyzi oynamışlardır. Film, çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalışan görme engelli küçük bir çocuğun dünyasını masalsı bir üslupla anlatır.


    Children-of-Heaven-cennetin-çocukları
    Cennetin Çocukları – Children of Heaven

    Cennetin Çocukları 1997 İran yapımı dramatik filmdir. “Cennetin Çocukları” İranlı yönetmen Majid Majidi’nin ABD’de gişe rekorları kırmış olan Cennetin Rengi (1999) filminden bir önceki filmidir. Çekimleri İran’ın başkenti Tahran’da gerçekleştirilen bu düşük bütçeli film sadece 180.000 dolara mal olmuştu.


    charlienin çikolata fabrikası
    Charlie’nin Çikolata Fabrikası

    Charlie’nin Çikolata Fabrikası, İngiliz yazar Roald Dahl tarafından yazılan 1964 yılı çocuk kitabı. Hikaye çikolatacı Willy Wonka’nın çikolata fabrikası içinde Küçük Charlie Bucket’ın maceralarını anlatıyor.


    cinderella man
    Cinderella Man

    Cinderella Man lakabıyla tanınan ünlü boksör James J. Braddock’un gerçek yaşam öyküsüne dayanan film, Braddock ve ailesinin ABD’deki Büyük Ekonomik Kriz yıllarında yaşadıkları sıkıntılı yılları ve verdikleri büyük yaşam mücadelesini konu ediniyor.


    Dedemin-İnsanları-21
    Dedemin İnsanları

    DEDEMİN İNSANLARI, küçük bir kasabada yaşayan on yaşında bir çocuk ve dedesi aracılığıyla, bir ailenin ve bir ülkenin geçirdiği büyük değişimi anlatıyor. Kalabalık ve sıcak Ege insanlarının hikâyesini izlerken, mübadeleye, öteki olmaya, nereye gidersen git bir yere ait olamamaya, iki yakaya, çok sayıdaki azınlığa, ihtilallere, bir defa daha ama bu kez farklı bir yerden bakacaksınız.


    elma sib
    Elma – Sib

    Daha 17 yaşında ilk yönetmenlik deneyimini “Elma” filmi ile yaşayan Makhmalbaf, 1998 Cannes Film Festivali’ne katılan en genç yönetmen oldu. Film, Tahran’daki fakir bir mahallede kız çocuklarının yaşadıklarını naïf bir dille anlatılmaktadır.


    Gilbert
    Glibert’ın Hayalleri – Whats Eating Gilbert Grape

    Gilbert’in Hayalleri1993 ABD yapımı dramatik filmdir. Filmi Lasse Hallström yönetmiş, başrollerinde Johnny Depp, Juliette Lewis ve Leonardo DiCaprio oynamıştır. Film Peter Hedges’in aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmıştır. Manor, Texas’da çekilen filmin müziklerini ise Alan Parker yapmıştır. Bu film ile Leonardo DiCaprio ilk oscar adaylığını kazanmıştır. Di Caprio 19 yaş 90 günlük iken En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı’na aday gösterildi.


    hatchiko
    Haçiko – Hachiko

    Bir profesör ile bir köpek arasındaki müthiş dostluğu konu edinen. 1987 yılında Hachiko Monogatari isimli Japon filmine konu olan gerçek olaylar bu defa Stephen P. Lindsay tarafından senaryolaştırılmıştır.


    hayat güzeldir

    Hayat Güzeldir – La Vita è Bella

    II. Dünya Savaşı zamanında karısı ve oğlu ile birlikte Yahudi kamplarına götürülen Yahudi bir babanın ve peşinden giden İtalyan bir annenin, çocuğunu korumak için yaptığı sayısız özveriyi anlatıyor. Film 1998 Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü kazandı. 1999’da 7 dalda Oscar’a aday olan film, en iyi yabancı film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi müzik dallarında bu ödülü kazandı.


    taare-zameen-par-180891
    Her Çocuk Özeldir – Taare Zameen Par

    Harfleri sayıları algılama problemi yaşayan Ishaan çevresi ve ailesi tarafından tembel geri zekalı muamelesi görür. Çalışmayı öğrenebilmesi için yatılı okula verildikten sonra tanıştığı resim öğretmeni ile değişen hayatı ve başarısını anlatan bir film. Ishaan derslerinde başarısız, yaptığı işlerin çoğunda tutarsız bir çocuktur, yazı yazmayı ve okumayı 3.sınıfta olmasına rağmen öğrenememiştir, kitabı her açtığında kelimeler sanki dans ediyor gibi gelir ona. Bu başarısızlığın sonucunda içine kapanık ve karamsar bir ruh haline bürünür, mutluluğu ve özgürlüğü insanlardan uzaklaşmakta bulur. Annesinin ilgisine karşın babasının katı tutumu Ishaan’ın zihinsel dünyasında gidiş gelişler yaşamasına sebep olur. Tam her şeyden ümidini kesmişken resim öğretmeni Ishaan’ın hayatını tam anlamıyla değiştirir.


    kaplumbagalar-da-ucar-film-636x294
    Kaplumbağalar da Uçar

    ABD işgalinden sonra Irak-Türkiye sınırındaki Kürt Mülteci kampında mayın toplayarak hayatlarını sürdürmeye çalışan çocukları anlatan film.


    karpuz-kabugundan-gemiler-yapmak

    Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

    Biri karpuzcunun, diğeri berberin yanında çırak olarak çalışan iki çocuğun köylerinde film oynatmak için verdiği mücadeleyi anlatan film, Naif, hüzünlü ama umut dolu, sıcak bir işlenişe sahip: Recep ve Mehmet sinemaya delicesine tutkundur. Gündüzleri kasabada çalışıp, geceleri köydeki evlerinin ahırında bir yandan derme – çatma bir film projeksiyon makinası yapmaya çalışırken, diğer yandan da hayatlarını tümden değiştirecek olan rejisörlük hayalleri kurmaktadırlar. İşin içine Recep’in kendisinden yaşça büyük olan Nihal’e aşkı da karışınca, hayatlarında derin izler bırakan unutulmaz bir yaz mevsimi yaşarlar.


    kiz-kardesim-mommo_6000429
    Kız Kardeşim Mommo

    Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi?
    Ayşe için olur. Ve hatta hiçbir şeyden korkmayan bir ağabeydir o. Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsü. Hem de gerçek. Yalın bir dille köyü, köyün insanlarını, kardeşlerin ilişkini anlatan film, sürpriz bir finalle bitiyor.


    konus-benimle-
    Konuş Benimle – Speak

    Lise öğrencisi Melinda Sordino’nun trajik öyküsü çevresinde gelişen filmde olaylar onun yeni bir sınıfa başlamasıyla gelişiyor. Zaman zaman olan geçmişinden kesitlerde üst sınıflardan bir öğrencinin tecavüzüne uğraması ile nasıl bir karakter değişimine uğradığı vurgulanıyor. Eskiden neşeli ve başarılı bir öğrenci olan Melinda’nın çöküşü, arkadaşları, öğretmenleri ve ailesiyle olan ilişkiler planında gözler önüne seriliyor.


    my-sisters-keeper-1024

    Kız Kardeşimin Hikayesi – My Sisters Keeper

    Fitzgerald çifti bir gün acı gerçeği öğrenir. Sara ve Brian Fitzgerald’a verilen kederli haber kızları Kate’in lösemi olduğunun bilgisidir. Çocuklarının sadece bir kaç yıl ömrünün kaldığı gerçeği çifti allak bullak etmiştir. Bunun üzerine çift Kate’e donör olması için Anna adında bir bebek sahibi daha olmaya karar verirler. İlk yaptıkları şey Anna’nın göbek bağından alınan kanı kullanmak olur. Yıllar geçtikten sonra artık Anna’dan Kate’e kemik iliği nakli yapılması gerekmektedir. 11 yaşındaysa, Kate’in böbrek nakline de ihtiyacı vardır. Bu olanların üzerine Anna, ailesinin onu bu amaçla kullanmasından dolayı onlara dava açar. Bu karar tüm aileyi parçalamıştır, çünkü Kate’e böbrek nakli yapılmazsa ölecektir.


    koro
    Koro – Les Choristes

    Kötü yönetilen bir yatılı okula yeni atanan müzik öğretmeninin, buradaki sorunlu öğrencilerin yaşamlarını müziği kullanarak etkilemesi anlatılmaktadır.


    kramervskramer
    Kramer Kramer’e Karşı – Kramer vs Kramer

    Joanna Kramer bir çocuk sahibi bir kadındır. Eşi Ted’den kendini bulma arayışını sebep göstererek ayrılmıştır. Ted büyük bir reklam ajansında ve büyük bir projenin üstünde çalışmakta iken Joanna’nın ayrılığı ile sarsılmıştır. Ayrıca oğulları Bill’in sorumluluğu da onun üstüne kalmıştır. Ted’in komşusu Margaret ona yardımcı olmaya çalışırken o da bir yandan Joanna’nın ayrılmasına neyin sebep olduğunu düşünmektedir. Bu arada Ted Bill’in gelişimi nedeni ile iş kariyerini de ikinci plana itmiştir.

    Bir süre sonra Joanna mahkemeye başvurur ve Bill’in vesayetini üzerine alır. Ancak Bill mutlu değildir ve Ted’in de onlarla birlikte olmasını istemektedir.


    lorenzo'nun yağı
    Lorenzo’nun Yağı – Lorenzo’s Oil

    Lorenzo’nun Yağı 1992 yapımı bir dram filmi olup, George Miller tarafından yönetilmiştir. Yaşanmış bir öyküden alınan film; Augusto Odone ve Michaela Odone adlı anne babanın, amansız bir hastalık olan ADL’ye (adrenolökodistrofi) yakalanan oğulları Lorenzo Odone’yi ölümden kurtarma çabalarını anlatır.


    black
    Siyah – Black

    Black azmin tanımını eksiksiz yapan bir film. 2005 Hindistan yapımı bu filmde genç bir kızın, hiç de adil olmayan bir şekilde başlayan hayatını kararlılığı ve çabalarıyla nasıl değiştirdiğine tanık olacaksınız. Helena Keller’ın hikayasinden esinlenerek yapılmış bu filmi izlemeden önce ufak da bir tavsiye: Mendillerinizi yanınızda hazır bulundurun.


     5.0.2
    Ölü Ozanlar Derneği

    50’lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve Ortodoks tavırları okulu öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir hale getirmektedir. Fakat yeni ingilizce öğretmeni John Keating’in okula atanmasıyla çok şey değişecektir.


    Sarhos-Atlar-Zamani-7
    Sarhoş Atlar Zamanı

    İranlı bir Kürt ailesinin fertleri, babalarının ölümünden sonra zor şartlar altında hayatlarını sürdürmektedir ki, kardeşlerden birinin acilen ameliyat olması gerektiği öğrenilir. Henüz 12 yaşındaki Eyüp, ailenin yeni lideri olarak güç bir durumda kalmıştır. Film, adını sözkonusu coğrafyanın zor şarlarına has ilginç bir yöntemden; ayakta kalmaları için alkol verilen atlardan alıyor.


    serçelerin-şarkısı
    Serçelerin Şarkısı

    Karim, Tahran’ın dışındaki bir devekuşu çiftliğinde çalışmaktadır. Küçük evinde ailesi ile sade ve mutlu bir hayat sürmekteyken bir gün devekuşlarından biri kaçar. Karim bundan sorumlu tutulur ve çiftlikten kovulur. Kısa bir süre sonra, büyük kızının işitme cihazını tamir ettirmek için şehre iner, ama motosikletli taksi sürücüsü olduğu sanılır. Karim böylece yeni mesleğine başlamış olur; sıkışık trafiğin içinde insan ve yük taşır. Ancak her gün uğraştığı insanlar ve malzemeler Karim’in cömert ve dürüst karakterini değiştirmeye başlar ve karısı ile kızlarının mutsuzluğuna yol açar. Karim’in bir zamanlar o kadar el üstünde tuttuğu değerleri geri kazanmasını sağlamak en yakınlarına kalmıştır.


    bridge-to-terabithia
    Terabithia Köprüsü

    Terabithia Köprüsü, Jess adındaki bir çocuğun sihirli hikayesini anlatıyor. Leslie okula gelene kadar Jess tüm koşu yarışmalarının birincisidir. Leslie’nin gelmesiyle yaşamında yeni bir dönem açılan Jess kısas sürede Leslie ile arkadaş olmayı başarır. İki çocuk, evlerinin arkasında bulunan ormanlıkta Terabithia adında devlerden, cücelerden ve sayısız efsanaevi yaratıklardan oluşan hayali bir krallık yaratırlar. Bu hayali krallık onlara gerçek dünyada zorluklarla nasıl savaşmaları gerektiğini öğretecektir…


    THE PURSUIT OF HAPPYNESS

    Umudunu Kaybetme – The Pursuit of Happyness

    Chris Gardner maddi olarak ayakta kalmakta zorlanan ama buna rağmen son derece iyi niyetli ve çalışkan bir aile babasıdır. Karısı, artık içinde bulundukları duruma dayanamayıp evi terkedince oğlu Christopher ile yalnız kalırlar. Bu durumun yarattığı hayalkırıklığını ve zorlukları henüz atlatmamışken oturdukları evden de ev sahibi tarafından çıkartılırlar. Oğlu ile birlikte sokakta kalmasına ve tuvaletlerden düşkünler evine kadar çeşitli mekanlarda barınmaya çalışmasına rağmen Chris, oğlunun sevgisi ile ayakta kalmaya ve var gücü ile çalışmaya devam eder. Büyük bir sevgi ve mücadele öyküsünün anlatıldığı Umudunu Kaybetme, Will Smith ve gerçek hayatta da oğlu olan Jaden Smith’in etkileyici oyunculuklarına sahne oluyor.


    uzun hikaye
    Uzun Hikaye

    Bulgar Ali küçük yaşta yetim kaldıktan sonra Pehlivan dedesi Süleyman ile Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen bir Balkan göçmenidir. Ali’yi dedesi mert ve eşitliğe inanan bir insan olarak büyütür. Delikanlılık yıllarında aşık olduğu Münire’yi ailesi ona vermeyince kaçıran Ali’nin hayatı bundan sonra sevdiği kadınla birlikte tren istasyonlarını arasında kasaba kasaba gezip, nerede tutunabilirse orada yaşayarak geçer. Bu arada Mustafa adında bir de oğulları olur. Fakat geçimini daktilo bilgisi, katiplik, muhasebe kaydı tutma gibi işlerle kazanan Sosyalist lakaplı Ali haksızlığa katlanamayan kişiliği nedeniyle, en basit eşitlik istediği kasabadan dahi bencil ve çıkarcı insanların kumpası nedeniyle kovulur. Bu arada Mustafa da büyümekte ve kendi hikayesini oluşturmanın peşindedir…

    Eğitim mi?, Tecrübe mi?


    Daha önceki bir tartışma konumuzda değinmiştim. İnsan Kaynakları (diğer bölümler) lisans mezunu genç arkadaşlarımızda Üniversite eğitimlerini eksik bulup, farklı kurs veya sertifika programları ile kendilerini geliştirip yada belge (diploma, katılım belgesi, sertifika) sayısını çoğaltıp iş arayışına girmelerini öneriyor yada istiyoruz.
    Diğer yandan 50 yaşına gelmiş, 30 yıllık iş deneyimine ve tecrübesine sahip, referansları çok iyi olan bir insanada bitirdiği üniversiteyi, katıldığı kursları vs. soruyoruz.
    Bu bir çelişki değilmidir?
    Doğrusu ne olmalıdır?

    ÖzgeCanla beraber içimiz yandı. Yüreklere ateş düştü. İnsanım diyen insanlığından utandı. Özgecanla ilgili haberlere ve paylaşımlara bakarken, bir baba olarak gözyaşlarına engel olmak mümkünmü ? Ya benim kızım olsaydı ? Empati yapıyorum ve çiğerimin yandığını hissediyorum. Hangi ana-baba bu vahşete dayanır ve duyarsız kalabilir.? Üzüntümü, duyduğum acıyı, hissettiğim öfkeyi, yaşadığım endişeleri yani içimden geçenleri yazacak kelimeleri bulamıyorum. Rabbim yakınlarına sabır versin. İnsanlara akıl versin. Her kadın bir yar, bir can, bir canan ve her kadın bir anne… Nasıl kıyılır? Aklım almıyor.. Toplum eğitilmeli ve ceza sistemi gözden geçirilmeli. Eden ettiğini bulmalıki, ibret olmalı. Peygamberimiz buyuruyor “Kadınlar size Allahın emanetidir.”


    a

    Söz Vermiştin Bana, Yanı Başında Kariyer Yapmama


    10364008_880261328680592_7256531351100511074_n

    Towers Watson danışmanlık şirketinin 26 ülkeden 32 bin çalışanla gerçekleştirdiği, “2014 Küresel Yetenek ve Ödül Yönetimi” adlı çalışmanın en önemli bulgusu : Çalışanların beklentileri ile işverenlerin vaatlerinin birbiriyle örtüşmediği.

    Araştırmanın sonucunda ; Türkiye’deki çalışanların en çok iş güvencesi, kariyer fırsatları ve emeklilik haklarını önemsediğini ; işverenlerin ise çalışan ararken, kariyer fırsatları ile kurumlarının saygınlığını ön plana çıkardığını tespit etmişler.

    Beklentilerin örtüşebilmesi için şirketlerin geçirmesi gereken evrim süreci konunun bir tarafı. Konunun diğer tarafı ise  “söz vermek, vaatte bulunmakla” ilgili . Henüz çalışan ararken işverenin ön plana çıkardığı konular, yani vaat ettiği kariyer fırsatları ve kurumun saygınlığı, uygulamada ne kadarıyla gerçek?

    İşe alım sürecinde ; kurum abartılıyor, kariyer ve eğitim fırsatlarından sıkça bahsediliyor, adayı kaçırmamak için pek çok  “taktiksel” taklalar atılıyor atılmasına da, aday çalışan olarak bünyeye dahil edildiğinde maalesef aynı hassasiyet gösterilmeyebiliyor.

    Vaat ettikleriyle uygulamaları örtüşen şirketleri bir kenara koyuyorum, örtüşmemesi durumunda ve çalışan bu duruma  itiraz ettiğinde, işe alım…

    View original post 201 kelime daha

    PROFESYONEL İŞE ALIMCILAR CV NİZİ NASIL DEĞERLENDİRİYOR?


    CansNet

    impression

    CV niz kişisel bir ürün. Sizi, deneyim ve tecrübelerinizi yansıtmak üzere tasarlanmış, iş dünyasının kabülü, iş dünyasında oluşabilecek kariyer fırsatların değerlendirilebilmesi için hazırlanan, iş görüşmelerine davet aldıran, sizin kişisel pazarlamanızı ve konumlandırmanız ile kurumsal dünya için markalaşmanızı destekleyen özel kurumsal bir araç.

    Yeni trend CV lerin profesyoneller tarafından hazırlanması. Bence yanlış bir bakış açısı değil. Doğru bir bakış açısı. Eğer kendiniz hazırlayamıyorsanız, kayboluyorsanız, zor geliyor ise, İngilizceye sizi doğru temsil edebilecek kelimeler ile hakim değilseniz, yaptığınız işler size sıradan görünüyorsa, öne çıkartacağınız özellikler konusunda emin olamıyorsanız, evet CV hazırlamak zor, kimileri için de işkence bir süreç. O zaman başkasının sizin adınıza bu çalışmayı sizin ile yapıyor olması doğrudur. CV nizi ister siz ister başkası sizin adınıza hazırlıyor olsa dahi CV niz bir değerlendiricinin eline geçtiğinde bir süzgeçten geçiyor.

    Çoğu işe alım profesyoneli daha doğrusu İşe alım konusunda gerçek ve profesyonel zihniyette çalışan kişiler bir CV ‘yi incelerken 4 perspektiften CV…

    View original post 1.023 kelime daha

    Cv’nin Felsefesi


    ik, eğitim ve oyunlaştırma

    akademi34,5

    Dün, blogger arkadaşım Nigar Atay‘ın “Esrarengiz CV” isimli yazısını okudum. Beğendim ve düşüncelerimi eklemek için altına yorum olarak yazacakken bir anda o kelimeler kar tanesine dönüştü. O kar taneleri birikti ve önce kar topu, sonrasında da bir çığ oldu. Ben de bu büyüklükte bir yorumu yayınlamak yerine yazı şeklinde yayınlamayı tercih ettim =)

    cv Çalışan bir insana, klavyesinden gülümser CV

     Konumuz CV

    Cv de ne demek? diye dert yanarken, şu anda çalışan kesimin yüzde 80’inin (baby boomer ve x kuşağının bir kısmının cv ye gerek olmadan işe giriş yaptığını düşünerek) hayatında bir kez dahi olsa karşılaştığı hadisedir. İşyerinden Curriculum Vitae yani Özgeçmiş istenir. Fakat bu, kitap arkasındaki yazarın özgeçmişi gibi olanlardan değil. Daha profesyonel olarak tabir edilen, yetkinlik ve seviyelerinizi belirttiğiniz bir bilgilendirme yazısıdır.

    İçeriğinde kişisel iletişim bilgilerinden, İş deneyimleri ve hatta yetkinliklere kadar pek çok ibareyi barındırır. Genellikle 1 sayfalık olan temel cv ler, bazen sayfalarca düzenlenmiş olabilir.

    View original post 370 kelime daha

    Hareket, Hareket, Hareket….


    yaz-gi

    page_osman-muftuoglu-kosma-yuru-kosarsan-yaslanirsin_015663736Osman Müftüoğlu’nun HASTASIYIM.Yani sürekli takipçisiyim.Her yazdığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Siz en iyisi sitesinden ya da Hürriyet gazetesinden benim gibi her gün okuyun göz gezdirin, başlıklara bakın. Benden söylemesi.Bugün Hürriyet’de yayınlanan yazısını paylaşıyorum,sonra da hemen biraz daha yürümeye gidiyorum. Sevgiler, sevgiler…

    HAREKETSİZLİK Mİ, KİLO MU?

    Altmışlı yaşlara yeni “merhaba” diyen dostum “geçen hafta yaptırdığım kan analizleri mükemmel neticeler verdi” deyip sandalyesine keyifle yaslandı, ardından da ekledi. “3-5 kilo fazlam var ama ciddiye almıyorum. Yalnızca tahlillerim değil, fonksiyonel testlerimin sonuçları da mükemmel. Kalbime efor testi yapan kardiyolog da, denge ve bellek fonksiyonlarımı inceleyen nörolog da beni iyi buldular”. Ardından da şu soruyu ekledi, “hareketsizlik mi, fazla kilo mu daha tehlikeli?”

    Önce şu bilginin altını kalınca çizelim: HAREKETSİZLİK yapılabilecek en büyük hatadır. Bedenimiz sadece eklem ve kemikleri için değil, her hücre, doku, organ ve sistemleri için de hareket etmek zorundadır. Hareket etmeyen beden yaşı ne olursa olsun sorun çıkarır. Bunu kanıtlayan çok…

    View original post 830 kelime daha

    İk, İk. Söyle Bana…


    Türker Okay

    Her İK’cıya “Sen bilirsin….” girizgahı ile sorulan birkaç soruyu siz sevimli İK’cılar ve onların zaman katili arkadaşları için cevaplandırdım. Cevabını merak ettiğiniz diğer soruları yorum bölümüne ekleyebilirsiniz?

    İnsanla Uğraşmak Zor Değil Mi?

    11Aslında baktığınızda iş hayatının her noktasında insan olduğundan dolayı benzer zorlukları yaşıyoruz. İK’cıların diğer beyaz yakalılardan ayrıldığı nokta, İK’nın insan ile ilgili sorun ne olursa olsun göğüslemek ve çözmek zorundadır. Diğer bölümlerde çalışanlar sorunlarını yöneticilerine anlatırlar ve çözüm ararlar. Çözümü bulunmayan bütün sorunlar ise İK’ya yönlendirilir. Gerçekten İK’ya gönül verenler bu tür problemleri “insanla uğraşmak” yerine “insanla çözüm aramak” olarak algıladığından çözüme daha az zahmetle ulaşırlar.

    Ofiste boş oturmak yerine ne yapıyorsunuz?

    Sebebi nedir bilmiyorum ama İK çalışanlarının bütün gün ofiste boş boş oturduğunu düşününler var. Gürol Ağırbaş’ın bir sözünü İK’ya uyarlayarak bu soruyu cevaplarsak “İK’nın varlığını yokluğunda anlayabilirsiniz” diyebilirim.

    Bana şu müdürün maaşını söyleyebilir misin?

    Şirketin boyutuna ve organizasyon yapısına göre İK’cı bütün maaş bilgilerine erişemeyebilir. Bu…

    View original post 427 kelime daha

    Ocak 2015 AKTİF İK BLOG LİSTESİ


    MÜHENDİSİN İK'SI

    Ocak ayı 145 bloggerdan 70 blogger hem blogunda hem de sosyal medyada insan kaynaklarına dair paylaşımlarda bulundu. Listede yer alan tarihler, blogların yazım başlangıç tarihleridir.

    OCAK AYI SONUCU->145 BLOGGERDAN 70 BLOGGER PAYLAŞIMLARDA BULUNDU  

    Ahmet Eryılmazhttp://www.ahmeteryilmaz.com/Aralık 11
    Ali Cevat Ünsalhttp://ikamatoru.com/Ağustos 13
    Alper Yılmazhttp://guncelishukuku.com/Ağustos 11
    Aydan Çağhttp://www.aydancag.comEylül 10
    Aysun Özhttp://insanmuhendisiyiz.com/Kasım 13
    Ayşe Kirmanhttp://yetisik.com/Şubat 14
    Ayşegül Güngörhttp://www.kariyeryolum.comOcak 11
    Aykut Günerhttp://www.aykutgunerr.blogspot.com.trEylül 14
    Banu Çakarhttp://www.liderlikruhu.comEylül 11
    Can Büyükalkanhttp://canbuyukalkan.comNisan 12
    Canel Gürgenhttp://www.canelinakildefteri.comMayıs 13
    Cansu Erdoğanhttp://morzeytinlik.wordpress.com/Nisan 12
    Ceren Bandırmahttp://cerenbandirma.wordpress.com/Temmuz 13
    Ceyda Anılhttp://www.ceydaanil.com/Aralık 12
    Coco de Medinahttp://hrkronikleri.blogspot.com/Kasım 12
    Çiğdem Özdemir Evrenhttp://www.cigdemozdemirevren.netAralık 11
    Çisem Çalışkanhttp://www.cisemcaliskan.com/Haziran 14
    Damla Bağhttp://www.kirmiziik.com/Kasım 14
    Deniz Daverhttp://talentville.org/Aralık 09
    Didem Dilekhttp://performanceforecast.wordpress.com/Ocak 14
    Dilay Çetinkayahttp://dilaycetinkaya.com/Şubat 14
    Dilek M. Görgüçhttp://kariyergundemi.blogspot.com.tr/Ekim 11
    Duhan…

    View original post 252 kelime daha

    ZAMANIN DEĞERİNİ BİLMEK


    Zamanın değerini en iyi kim bilir sorusunun cevabını ölüme en yakın olanlar bilir demek en doğru cevap olur sanırım. Bir yarışmada hedefe ulaşmak için yarışanlar için bir kaç saniyenin bile ne kadar önemli olduğunu düşünürsek zamanın değerini daha iyi kavrayabiliriz. Filmlerde izleriz, patlamaya hazır bir saatli bombanın saniyelerin değerini ölçemeyiz. Buna benzer bir dolu örnek sayabiliriz.

    Zamanın değeri bilmekle ilgili sürekli anlatılır ya, “bir yılın değerini öğrenmek istiyorsan, onu sınavda başarısız olmuş bir öğrenciye sor. Bir ayın değerini öğrenmek istiyorsan, onu erken doğum yapmış bir anneye sor. Bir haftanın değerini öğrenmek istiyorsan, onu haftalık bir gazetenin editörüne sor. Bir saatin değerini öğrenmek istiyorsan, onu sevdiğini bekleyen bir aşığa sor. Bir dakikanın değerini öğrenmek istiyorsan, onu treni kaçıran birine sor. Bir saniyenin değerini öğrenmek istiyorsan, onu bir kazadan son anda kurtulmuş birine sor. Bir salisenin değerini öğrenmek istiyorsan, onu olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan bir sporcuya sor” diye.

    Zaman insan yaşamının en önemli değeridir ve değeri korumak, kıymetini bilmek insana değer kazandırır. Hazır olun ya da olmayın, bir gün sona geleceksiniz. O gün geldiğinde Zenginliğiniz, hıncınız kininiz, öfkeleriniz, hayal kırıklarınız, umutlarınız, tutkularınız, planlarınız ve yapmak istediklerinizin hiçbir önemi kalmayacak. O halde yapmamız gereken, yaşam için bize sunulan zaman dilimini çok iyi kullanmaktır. Yaşamın her sürecinde zamanı çok iyi değerlendirmek ve fayda sağlayacak işler yapmaktır.

    Zamanın değerini Büyük İskender’in son üç arzusu ile daha güzel anlatılabilir.

    Ölümün eşiğinde, Büyük İskender komutanlarını çağırıp son üç arzusunu iletmiş.

    • Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı.
    • Elde ettiği tüm zenginliğinin [altın, gümüş ve değerli taşlar] yol boyunca tabutu mezara gelene kadar serpiştirilmeli.
    • Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

    Komutanlardan biri, şaşkın, nedenini sormuş.

    Büyük İskender, açıklamış:

    • En ünlü doktorların taşımasını şu nedenle istiyorum: Herkes bilsin ki, Doktorlar ne kadar iyi olursa olsun, onlar bile ölümün karşısında çaresizdir.
    • Yerlere serpeceğiniz değerlerim de gösterecektir ki: Bu dünyada elde ettiğimiz zenginlik, bu dünyada kalır.
    • Ellerim tabutun dışında kalsın ki, herkes bilsin: Bizim için en değerli şey olan zamanımız tükenince, boş ellerle doğduğumuz gibi, boş ellerle de gideriz.

    ” ZAMAN” elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır. Para kazanabiliriz, ama daha fazla zaman kazanamayız. Dolayısıyla, birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz. Zaman, hayatımızdır ve ÇOK DEĞERLİ bir hediyedir.

    Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da sana ne denli değer verdiğini bil.!

     

    İŞYERLERİNDE ÇATIŞMA 


    is_yerinde_catismaAhi Evrani Veli’ nin “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” sözünü okurken işyerlerinde rekabet ve bunun sonucunda ortaya çıkan işletmelerdeki çatışmalar aklıma geldi. Günümüzde daha da artan işyerlerindeki çatışma sorununa en güzel reçete sanırım bu güzel söz olur diye düşündüm.

    İşyerlerindeki çatışma nedir?

    İnsanlar işyerlerinde neden çatışır?

    Yaşamının doğal bir gerçeği de olan insanların birbirleri ile uyumsuzlukların sonucunda yaşadıkları çatışmadır. Çatışma aile içinde ve ikili ilişkilerde olduğu gibi işletmelerde de olmaktadır. Her insanın istek, arzu, amaç ve değerleri farklıdır. İnsanlar bazen başkalarını bırakıp kendi iç dünyalarında kendileri ile de çatışacak nedenler üretebilirler. Kendi içinde bile çatışabilen insanın farklı duygu, düşünce ve davranışları olan diğer insanlar ile çatışması kaçınılmazdır.

    Bence bu çatışma sorununun altında yatan en önemli gerçek, bir kişinin diğer kişinin önüne geçme çabasıdır. Bu çabayı verirken bazı çalışanların etik davranmaması, yani oyunu kuralına göre oynamaması çatışmayı daha da arttırmaktadır. İletişim bozuk, uyum yok, çekememezlik had safhada ise işyerinde çatışmanın olmaması mümkün değildir.

    Yapılan araştırmalar son yıllarda işyerindeki çatışmalarda artış yaşandığını ortaya koyuyor. İşyerlerinde çatışmalar genellikle rekabetin getirdiği bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Birlikte yaşayan kişiler veya birimler, temel meseleler üzerinde anlaşamadıklarında veya hedefine giden yolun, bir başka kişi yada grup tarafından kesildiğini hissederse çatışma başlıyor.

    Her çalışan bir üst pozisyonu kariyer hedefi olarak belirler ve bu hedefe ulaşmak için çaba gösterir. Bazen aynı pozisyon içerisindeki ise yüksek ücret, prim ve ikramiye gibi maddi getirilerde çatışmaya neden olarak ortaya çıkar.  Paylaşılamayan bir çalışma ofisi, büro malzemesi, lojman gibi işyerlerinin kaynaklarının paylaşılması da çatışmaya neden olabilir.

    Çatışmanın bir diğer nedeni ise iletişimsizlik veya önyargıdan dolayı ortaya çıkan yanlış anlaşılmalardır. Kişilerin birbirlerinden hoşlanmamaları, rekabetten dolayı diğer kişiyi suçlama, hedef gösterme, yanlış tanıtma, kasıtlı olarak başarısız gösterme gibi durumlarda çatışma çıkarıyor.

    Bazen güç farklılıkları da çatışmaya neden olabiliyor. Bir üst pozisyon alt çalışanına güç göstermesi ve baskı yapması da çatışma ortamının oluşmasını sağlar. Yönetim biçimi veya yöneticinin yetersizliği gibi nedenlerden ortaya çıkan belirsiz iş tanımları, çalışma koşullarının beğenilmemesi, stresli iş ortamı gibi etkenlerde çatışmanın bir başka nedenlerini oluşturur.

    Sonuçta insan yaşamında çatışmalar kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu çatışmalarda işletmelerde doğal olarak yaşanıyor. Bu işyerlerindeki çatışmalar, çalışanlarda verimlilik ve üretkenlikte azalmaya yol açtığını gibi çalışanlar arasında ciddi bir sorun oluşmasına neden oluyor. Bu sorunlar çalışanda gerginlik ve stres oluşturmakta bunun sonucunda da çalışanın motivasyon ve konsantrasyonu azalmasına neden olmaktadır. Eksik motivasyonlu ve sürekli çatışma halindeki çalışanlar ile işletmelerin hedeflerine ulaşması mümkün olmaz. Bu durumda yöneticilere önemli görevler düşmektedir. Yöneticiler çatışmayı önleyecek ortamları sağlamak zorundadırlar. Aksi halde işletmenin başarılı olması mümkün değildir.

    Çalışanların performans değerlendirme, kariyer ve ücretlendirme gibi süreçler adil olmalı,

    Çalışanlar ve gruplar arasında ayrımcılığa neden olacak uygulamalar yapılmamalı,

    Takım çalışması teşvik edilerek, çalışanlar ortak hedeflere yönlendirilmeli,

    Çalışanların arasında samimiyetin artması için aktiviteler yapılmalı,

    İletişime yönelik eğitimler verilmeli,

    Çatışma neden olacak sorunlar hızlı çözülmelidir gibi öneriler, bugün işyerlerinde çalışanlar arasında çatışmanın ortaya çıkmaması için ne yapılabilir, sorusuna verilecek cevaplardır.

     

    Çatışmaları önleyecek etkenlerin en önemlisi Ahi Evrani Veli’ nin “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” sözünü benimsemek ve tüm çalışanlara benimsetmektir.

    “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. “Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir”, akıl ile ilim ve mesleki bilgiyi, “bizi geçenin bizden olması” da kırıcı olmayan bir rekabet ile öne geçeni hazmetmeyi göstermektedir. Böylesine bir anlayışın hakim olduğu bir çalışma yaşamında ve işyerlerinde çatışma olması mümkün değildir. Bu veciz söz ile çalışanların ve işletmelerin birlikte büyümek, ezmeden ilerlemek bir diğerinin omuzlarına basmadan kalkınmak, haksızlık etmeden dayanışmak gibi değerler ile daha mükemmel bir hale gelebileceği düşünülebilir.

    Yine Ahiliğin, prensiplerini benimseyenlerden beklentisi olan;

    Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak,

    Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, ilim ve mülâyemet kapısını açmak,

    Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak,

    Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak,

    Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak,

    Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak,

    Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.

    Prensiplerinin uygulayan insanların çoğunlukta bulunduğu bir çalışma ortamının güzelliğini tahmin edebiliriz.

    Sonuç olarak bireyler veya işletmeler arasında yaşanan çatışmalarda Ahi Evrani Veli’ nin “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” sözündeki manevi yaklaşımı ve hazmedişi anlamak ve uygulamak gerektiği söylenebilir. Çalışanlarda sadece güçlü ve etkin bir iletişimin sağlanması, motivasyonu en üst düzeye çıkarmak çatışmayı önleyememektedir. Çalışanlara tatmin olmayı ve diğer çalışanın başarısını kabul etmeyi, rıza göstermeyi, hoşgörüyü  ve başkalarının başarısından mutlu olmayı öğretmek gerekiyor.

     

    Ekrem ÖZTÜRK

    İnsan Kaynakları Uzmanı

    AHİLİK’TE VE İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİNDE MESLEKİ EĞİTİM


    Kırşehir’in en önemli değerlerinden biri olan Ahilik ve Ahiliğin prensiplerinin günümüzde hala etkinliğini kaybetmediği gibi gerçek manada uygulandığı takdirde, birçok alanda katkı sağlayacağını görebilmekteyiz. Ahilik gibi değere sahip bir şehirde mesleki yaşamın niteliklerinden olan çıraklık, kalfalık ve ustalık gibi mertebelere insanımızı hazırlayan, mesleki eğitimde neden zayıf kaldığı önemli bir sorun olarak ele alınmalı ve bu konuda çalışmalar yapılmalıdır.

    800 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan Ahilik ve bu Ahiliğin doğup, uygulanıp, tüm ülkeye yayıldığı bu topraklarda insan kaynağımızı, Ahilik prensiplerine ve Ahilikteki mesleki eğitime göre eğitemediğimizin yâda eğittiğimiz insan kaynağını, bu kentte tutamadığımızı görebiliyoruz. Gelişmemiş ticaret ve sanayi yaşamına etki eden en büyük nedenin de Ahilik prensiplerine göre çalışmadığımız ve insan kaynağı oluşturamadığımız denilebilir. Bugün ilimizde bulunan az sayıdaki sanayi tesislerde ve ticari işyerlerinde çalışacak nitelikli işgücü bulamamızın nedenlerinin başında, yine yetişmiş insan kaynağının olmadığını söyleyebiliriz. Neden insan kaynağımızı yetiştiremiyoruz sorununun birçok cevabı bulunmaktadır. Ahilik gibi mesleki eğitimi çıraklıktan ele alan ve uygulayan bir sisteme sahip olan bu kentte, neden bu mesleki eğitim sürecini bitirdiğimiz de ayrıca ele alınacak bir konudur.

    Ahiliğin mesleki eğitimine bakışını kısaca ele alırsak, Ahilik Sistemi’nde meslek eğitimi ile ahlak eğitimi bir bütünlük içerisinde ele alınarak uygulanırdı. Ahlak ve adap eğitimi, Ahi Birlikleri’nin tesis ettiği Ahi zaviyelerinde, meslek eğitimi de atölye ve dükkân gibi iş yerinde verilirdi. Eğitim, iş başında ve iş dış dışında olmak üzere iki ayrı yerde verilmesine karşın birbirini tamamlar mahiyetteydi.

    Ahi zaviyeleri bir bakıma terbiye ocağıydı. Burada öğretmenler bir meslek edinmek üzere yeni çalışmaya başlayan gençlere önce okuma yazma öğretirlerdi. Muallim adı verilen öğrenciler yanında, ilmi sahada söz sahibi müderris ve kadılarda ders verirlerdi. Zaviyelerde dini bilgiler yanında Türkçe konuşma, edebiyat, müzik, spor folklor ve askeri bilgiler öğretilirdi. Gençlerin kültürlerini geliştirmek için tarihi destanlar; Kutadgu Bilig ve Dede Korkut gibi kahramanlığı, yiğitliği konu alan eserler okutulurdu. Ahlak eğitiminde ise Fütüvvetname denilen Ahiliğin ahlak kitaplarından yararlanılırdı. Yazarı belli olan ve olmayan yüzlerce fütüvvet kitabı yazılmıştır. Bu kitaplar bir bakıma İslam tasavvufunun geliştirdiği Kur’an ve Hadislere dayanan güzel ahlak ve ideal insan modelini belirleyen kitaplardı. Bu eserler yalnız gençlerin değil toplumun tüm katmanlarının uyması istenilen ahlak kurallarını içerirdi.

    Çalışma usullerinin, teknik bilgilerinin uygulandığı, üretimin yapıldığı atölyelerde verilen eğitime iş başında eğitim denilmektedir. Bu iş yerlerine Erbab-ı Sanat, Erbab-ı Sınai denilirdi. İş yeri sahibi, öğretecek kadar bilgi sahibi olduğuna dair elinde icazet (diploma) ve iş yeri açma izni olan kimsedir. Bir kişinin usta olabilmesi ve kendi işyerini açabilmesi için değişik öğrenim kademelerinden geçmesi en az üç usta yetiştirmesi gerekirdi. Her şeyden önce o kişinin Ahi Birliği üyesi olması, geçimini temin edecek bir iş ve sanatın olması aranırdı. Boş gezen, bir işi olmayanlar Ahiliğe kabul edilmediği gibi toplumda da itibar görmezdi. Para sahibi olmak da iş yeri açmaya yeterli değildi. Onun mutlaka elinde icazeti ve usta, kalfa ve çırak yetiştirdiğine dair belgelerin ve faaliyet gösterdiği yerin birlik başkanından izin alması gerekirdi.

    Ahiliğin eğitime sadece mesleki olarak bakmadığını, yeterli görmediği ve bunun yanında ahlak eğitimi de verildiğini görebiliyoruz. Ahilik meslek erbabına yönelik kaideler koymuştur. Bu kaideler mesleki yetkinliğin dışında insanı tamamlayıcı olarak görülen cömert, şeffaf, tevazu sahibi, konuksever, sofrası açık olmak, dilini tutmak, dedikodu yapmamak, kötü söz söylememek, kimsenin ayıbını görmezlikten gelmek, kimseye kötü gözle bakmamak, kimsenin onuruna, namusuna, malına göz dikmemek gibi niteliklerdi. Yine ahiliğin işbaşı eğitimine önem vermemekle kalmayıp, her işyeri sahibinin bir öğretici olmasını teşvik ettiği gibi elinde icazet (diploma) olmayana iş yeri açma izni verilmediği bilinmektedir.

    İşletmeler açısından ayakta kalabilmek ve rekabet edebilmek günümüzün en önemli stratejidir. Bu rekabeti sağlayacak olanda işletmelerin insan kaynağıdır. Gerçekten insan kaynaklarının en iyi şekilde kullanılması stratejik bir unsur olarak görülmelidir. Böyle görüldüğü takdirde, rekabette üstünlüğün sağlanması ile insan kaynakları arasındaki ilişki daha çok önem kazanacaktır. İnsan kaynakları yönetimi bir işletmedeki en değerli sermaye olarak insan kaynağını kabul etmektedir. Bu nedenle insan kaynağı sermayesinden en iyi şekilde yararlanmak gerekir. Günü’müzün personel yönetim modeli olan insan kaynakları yönetiminin mesleki eğitime bakışı, ele alışı ve mesleki eğitime verdiği önemi çok iyi bilmekteyiz. Sanayi ve ticari yaşamın bu kadar geliştiği günümüzde bu gelişmeyi sağlayan en önemli faktör nitelikli insan kaynağıdır. İşletmelerin insan kaynağı gereksinimlerine göre sürekli eğitilmektedir. İnsan kaynaklarında, çalışan seçimi yapılırken, hangi seçme ve yerleştirme tekniği kullanılırsa kullanılsın en uygun eleman seçimini tam olarak gerçekleştirmek oldukça zordur. İstenilen yetkinlikte seçemediğimiz veya bulamadığımız insan kaynağını, istenilen yetkinliğe çıkarmak eğitimle mümkün olmaktadır. İnsan kaynakları yönetimi de mesleki eğitim sürecini, işe uyum ve işbaşı eğitimi olarak ele almaktadır. Ancak ahilikten farklı olarak; istisnalar hariç, Ahiliğin meslek erbabına yönelik koyduğu kaideleri içeren konularda eğitimleri ele almamaktadır. Ahilikte çırak ve kalfanın en iyi biçimde yetiştirmek ustanın göreviydi. Bunun için usta sanatın inceliklerini, sırlarını, kalfa ve çıraklarına öğretirken onların ahlaken de iyi yetişmesine dikkat ederdi. Burada ustanın aynı zamanda iyi bir eğitimci olduğunu görüyoruz. Yine ahiliğin meslek erbabında belirlediği çırak, kalfa ve usta pozisyonları aynı zamanda bir kariyer hedefleri olarak görülüp, bu hedeflere ulaşmak için mutlaka eğitim alınması gerektiği de bilinmektedir.

    Çalışanların bilgi ve yeteneklerinin geliştirilmesine dönük olarak gerçekleştirilen, eğitim ve geliştirme programları işletmeler açısından büyük önem taşımaktadır. İnsan kaynakları yönetiminin eğitime bakışı ile işe alınan kişi açısından eğitim, personeli işe alıştırmak, kendine güven kazanmasını sağlamak ve işyerine bağlılığı ile verimliliğinin arttırmaktır. Uyum eğitimi, bireye işletme tarafından değer verildiği izlenimi verdiği için, çalışanın iş motivasyonunu sağlamaktadır. İnsan kaynakları yönetimi, çalışanların sürekli bireysel gelişimlerini amaçlarken diğer yandan işletmelerin gelişen teknolojilere uyumunu sağlamalarını ve yeni tekniklerin uygulanması kolaylaşmaktadır. Nitekim günümüzün modern yönetim modellerinde elde edilen başarıda, ömür boyu eğitim anlayışının yansıttığı sürekli eğitimin önemli bir yer tutmaktadır.

    Sonuç olarak, yüzyıllar önce ortaya konulan bir model olan Ahiliğin, mesleki eğitime ve çalışana verdiği önemin bugünden çok farklı olmadığını görmekteyiz. Çıraklıktan başlayıp, ustalığa kadar giden bir kariyer hedefi doğrultusunda, kişisel gelişimin sağlandığı ve eğitime sadece mesleki olarak bakılmayıp, mesleki eğitimin yanı sıra ahlaki eğitiminde verildiğini görmekteyiz. Günümüzün iş yaşamında yaşanan sorunların nedenlerin başında mesleki eğitimin, Ahilik eğitim sürecinde olduğu gibi ahlaki eğitimler ile desteklenmemesin olduğu söylenebilir.

     

    Ekrem Öztürk / İnsan Kaynakları Uzmanı

     

    KAYNAK: Galip DEMİR / Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı Genel Başkanı

     

    İK Blogları


    1450762_10151983387278879_471764978_n

    Personel Yöneticileri Derneği, İK Blog Ödülleri Kazananları listesinde, Usta Öğreticileri sıralamasında bana da yer veren değerli meslektaşlarıma teşekkür ediyorum.
    https://alicevatunsal.wordpress.com/ik-bloglari/

    Peryön İK Blog Ödülleri Kazananları

    peryon14

    1- Zuhal Aslan Çiftçi – İKulis

    2- Ali Cevat Ünsal – İnsan Kaynakları Amatörü

    2- İbrahim Babadağı – Bana İş Bul

    peryon13

    1- Aydan Çağ – Çağın İnsan Kaynakları

    2- Saygı Günenç – İK’ya Dair Her Şey

    2- Müge Arslan – İnsan Kaynakları Günlüğü

    İnsan Kaynakları Alanında Yazarlık Yapan Bloggerlar

    Amatör

    Ali Cevat Ünsal            https://alicevatunsal.wordpress.com

    bıyık

    Duayenler

    İpek Aral                  http://www.kaynagiminsan.com

    Banu Çakar             http://liderlikruhu.com

    Cengiz Çatalkaya     http://www.yetenekvekariyer.com

    İsmet Barutçugil      http://ismetbarutcugil.wordpress.com

    Türker Baş              http://www.yeniik.com/blog

    bıyık

    Usta Öğreticiler

    Ahmet Eryılmaz          http://www.ahmeteryilmaz.com/

    Aydan Çağ                  http://aydancag.com

    Artemiz Güler              http://artemizguler.blogspot.com

    Can Büyükalkan         http://canbuyukalkan.com

    Ekrem Öztürk             http://ekremozturk.com

    Fatmanur Erdoğan     http://kariyeryolculugu.com/blog

    Gökhan Yılmaz           http://gkhanyilmaz.wordpress.com

    Müge Arslan               http://www.insankaynaklarigunlugu.com

    Nedim İleri                   http://nedimileri.blogspot.com.tr/

    Selin Yetimoğlu           http://selinyetimoglu.com

    Türker Okay               http://turkerokay.com

    bıyık

    Ustalar

    Ayşe Nazmiye Uça         http://hrpozitif.net

    Burcu Yularcı                http://www.burcuyularci.com

    Canel Gürgen                http://www.canelinakildefteri.com

    Çiğdem Özdemir           http://cigdemozdemirevren.net

    Coco Maya De Medina     http://hrkronikleri.blogspot.com.tr

    Çiler Yıldız                    http://cileryildiz.com

    Esra Kemer Tülü          http://www.ikpaylasim.com/

    Funda İnkaya              http://www.fundainkaya.com/

    Hasan Baltalar           http://hasanbaltalar.com/index.php?id=35

    Hayati Arpacı               http://ikhayatiarpaci.wordpress.com

    Merdiye Eker              http://www.merdiyeeker.com.tr/

    Merve Karaalioğlu        http://hroad.wordpress.com

    Tuğsel Akyol                 http://kirmizimerdiven.com.tr

    Zuhal Aslan Çiftçi        http://www.ikulis.net

    bıyık

    Kalfalar

    Ayşe Kirman                 http://yetisik.com/

    Burcu Ertemli               http://turuncuik.blogspot.com

    Ceren Bandırma           http://cerenbandirma.blogspot.com

    Ceyda Anıl                    http://www.ceydaanil.com

    Çisem Çalışkan            http://www.cisemcaliskan.com/

    Duhan Gevren              http://duhangevren.blogspot.com.tr

    Elif Koray                      http://gucumuzinsan.com

    Elif Kağnıcı                   http://elifkagnici.com

    Esra Sedef                     http://www.esrasedef.com

    Ezgi Feda                      http://ezgifeda.com

    Figen Arı                       http://figenari.blogspot.com.tr

    Gülsün Müftügil           http://www.ikburada.com

    Halil Öztürk                  http://mhalilozturk.blogspot.com.tr

    İrem Önal                      http://iremonal.com

    M. Emrah Özkan          http://hrikdunyasi.blogspot.com

    Mehmet Babuşçu          http://www.ikmasasi.com/

    Mehmet Pozam             http://ikiletisim.wordpress.com

    Metin Akkaya               http://www.isveyonetim.com/

    Nilüfer Koçyiğit             http://niluferkocyigit.wordpress.com

    Nigar Atay                     http://nigaratay.blogspot.com

    Ogün Burhan Aydın         http://www.ik-yonetimi.blogspot.com.tr/

    Salim Tanrıverdi           http://salimtanriverdi.blogspot.com

    Saygı Günenç              http://www.saygigunenc.com

    Seda Küçük                  http://sedolinka.com

    Seda Zorba                   http://sedazorba.com

    Serhat Kahyaoğlu        http://renkliik.com

    Sevgi Çeşmeli               http://www.kariyer-destek.com

    Sevim Demirel              http://sevimdemirel.wordpress.com

    Sevilay Pezek Yangın    http://www.sevilaypezekyangin.com

    Seyhan Koçak              http://seyhankocak.com

    Sezai Kayaoğlu             http://sezaikayaoglu.com

    Yüksel Erdoğan            http://yukselebilirlik.blogspot.com

    bıyık

    Işığı Olanlar

    Aykut Güner                 http://aykutgunerr.blogspot.com.tr/

    Aysun Öz                      http://insanmuhendisiyiz.com

    Ayşe Başar                    http://hrfiles.blogspot.com

    Baytugan                      http://baytugan.hol.es

    Gizem Aydemir              http://ikariyer.blogspot.com

    Gülçin Şafak                 http://gulcnsafak.blogspot.com

    Mesut Yüksel                http://telepat–ik.blogspot.com.tr/

    Nazmi Boşca                 https://nazmibosca.wordpress.com

    Neslihan  Koç               http://iknesli.blogspot.com.tr

    Nurten Nayır                 http://nurtennayir.wordpress.com

    Kaan Göğebakmaz       http://ik-aan.blogspot.com.tr/

    Onur Basat                   http://ikmarka.tumblr.com

    Tolga Eligül                  http://ikdanismanlik.com

    bıyık

    Liste ilk olarak Kasım 2013 tarihinde Ali Cevat ÜNSAL tarafından oluşturulmuştur. Sonrasında Artemiz Güler ve Gökhan Yılmaz ile birlikte derlenip genişletilmiştir.

    “13 Ocak 2015 tarihi ile düzenleme yapılmıştır.”

    Kendi bloglarında liste hazırlayan tüm bloggerlara ilham olmuştur!

    *: Güncellemeler olabilir.

    * *: Kategoriler kendi kanaatime göre düzenlenmiştir.

    bıyık

    İNSAN olmak zor zanaat..YAŞAMAK fırsattır….


    Pazartesi farkında olmadan Salı.. Salıda Çarşamba oluyorsa… Perşembe geldiğinde haftasonu için geri sayılıyorsa, birinci hafta yerini ikinciye, ikinci üçüncüye, Ocak Şubat’a, Şubat Mart’a derken Nisan olduğunda yaz geliyor diye mutlu olunmuyorsa; O zaman günümüzü gün etmiyoruz.. Bence Günümüzü Yarın Ediyoruz… Günüzü YARIN ETMEYİ bırakında.. GÜNÜNÜZÜ GÜN EDİN…

     İnsan biraz çocuk olmalı, bir balon gördüğünde istiyorum diye tutturup ağlayabilmeli İnsanın bir annesi olmalı, eteğini çekiştireceği…

    İnsan yolda yürürken birazda etrafına bakmalı, değişik hayatları görmek için…

     

    İnsan gecenin bir vakti yatağından fırlayıp, seni seviyorum diye bağırmalı İnsan sabah uyandığında yatağının baş ucunda bir gül ile bir not bulunmalı, uyandırmaya kıyamadım İnsan heyecan duymalı, yeni günün getirdiği ışıklar için İnsan sinirlenmeli, kavga etmeli inandığı değerler için İnsan arada aşık olmalı, sonunda acı olduğunu bilerek İnsan bazen de sarhoş olmalı, bir türkü tutturup sokakları arşınlamalı İnsan anlamsızca beklemeli telefon çalmasını, belki arayan odur diye İnsan efkarlanmalı tabii biraz da; belki hiç olmayacak şeylere sırf efkar olsun diye İnsan ara ara kocaman olmalı, dünyalar kadar; herkesi kucaklamalı İnsan bazen kendi olmalı, bazen herkesten bir parça İnsan bazen de aptal olmalı, inanmak istediği şeylere inanmalı İnsan gerçek olmalı, rüya görebilmek için İnsan ölmeli zamanı gelince Velhasıl güzelim, insan olmak zor zanaat..

    YAŞAMAK fırsattır, yararlanmayı bil. YAŞAMAK güzelliktir, kıymetini bil. YAŞAMAK mutluluktur, tatmayı bil. YAŞAMAK rüyadır, gerçekleştirmeyi bil. YAŞAMAK meydan okumasıdır sana,karşı çıkmayı bil. YAŞAMAK görevdir,tamamlamayı bil. YAŞAMAK oyundur, oynamayı bil. YAŞAMAK servettir, korumayı bil. YAŞAMAK aşktır, sevgidir, keyfini çıkarmayı bil. YAŞAMAK bilmecedir, çözmeyi bil. YAŞAMAK hüzündür, aşmayı bil. YAŞAMAK verilmiş bir sözdür, tutmayı bil. YAŞAMAK şarkidir, söylemeyi bil. YAŞAMAK mücadeledir, kabullenmeyi bil. YAŞAMAK trajedidir, göğüslemeyi bil. YAŞAMAK şanstır, kullanmayı bil. YAŞAMAK çok kıymetlidir, mahvetmemeyi bil. YAŞAMAK yaşamaktır,uğruna savaşmayı bil.

    Tüm bunları gerçekleştirmeniz dileğiyle….

    Bugün… Evet, evet. Bugün, kızgın olduğun kim varsa karşısına geç. Onun yüzüne dikkatle bak. Ta, gözlerinin içine.

    Minicik pırıltıları yakalamaya, ifadeleri çözmeye çalış, gözbebeklerinde SON DEFA! ! Ve onun gözlerinden ayırmadan gözlerini, şu sözü anımsa: O, çok kısa bir zaman sonra ÖLECEK! Senin için çok kısa zaman ne demektir? Üç gün! .. Üç gün sonra öleceğini biliyorsunuz artık onun; ama o bilmiyor. Davranışın değişir mi ona karşı? Üç gün sonra ölecek bir yakınınız sizi kızdırabilir mi? Veya ona kızdığın olay gerçekten kızmaya değer mi? Üç gün çok mu kısa? .. Onun gönlünü bile almaya yetmez mi? O zaman otuz gün sonra onun ‘bir daha gönlünü alamayacağın uzaklığa’ taşınacağını düşün. Kabri başında oturup ağlamak mı, yoksa dizi dibinde oturup konuşmak mı daha kolay, daha az can acıtıcı? ? ? ? Bırakalım hadi üç günü, otuz günü… O insanın ücyüz, hadi ücbin gün sonra öleceğini hesap edin. Çok mu uzun! … Bitmeyecek kadar mı? .. Bugün… Evet bugün bir görünmez gözlük tak gözüne ve çevrene onunla bak. Ailen’deki insanlara bu gözlükle bak… Okuldaki veya işyerindeki arkadaşlarına bu gözlükle bak. Ve hatta bu yazıyı, o gözlükle oku; YARIN YOK Bugün herkese, her yere ve her şeye dikkatle bak…  AYNALARA BİLE! !

    UNUTMAYIN! HAYAT, KIZMAK İÇİN ÇOK KISA.  W

    Benim baktığım gibi görebiliyor musun?


    Fransız gelişim psikologu Jean Piaget, açıklayıcı bir deney gerçekleştirdi. Bir grup çocukla tanıştı ve onlara incelemeleri için birer tahta blok verdi. Bu bloğun bir tarafı yeşil boyanmıştı ve diğer tarafı da kırmızıydı. Çocukla yüz yüze oturarak bloğun kırmızı tarafını kendisine, yeşil tarafını da çocuğa dönük şekilde aralarında tuttu.

    Piaget çocuktan gördüğü rengi tanımlamasını istedi. Çocuk her zaman doğru cevabı verdi: “Yeşil.” Daha sonra Piaget bunu takip eden et­kili bir soru sordu:

    “Benim hangi rengi gördüğümü düşünüyor­sun?”

    Beş yaşından küçük çocukların çoğu, “Yeşil,” cevabını verdi. Böylece masanın diğer tarafında oturan kişinin kendilerinden farklı bir şey görebileceğini anlamakta yetersiz olduklarını göstermiş oldular. Diğer çocuklar doğru cevabı verdiler. Kendileri yeşili görürken, araştırmacının kırmızıyı gördüğünü anladılar. Bu çocuklar, perspektif duygusunu ve bir durumu bir başkasının bakış açısından değerlendirecek yetiyi geliştirdiklerini gösterdiler.

    On beş yıllık danışmanlık deneyimim sonrasında, birçok yöneti­cinin bu çok basit dersi hiçbir zaman öğrenemediğini sizlere üzüle­rek söylüyorum. Bu gibi insanlar kendi bakış açılarının mutlak ge­çerliliğini hiçbir zaman sorgulamazlar. Eğer bir raporun çok kötü ol­duğunu düşünüyorlarsa, o raporun çok kötü olmak zorunda oldu­ğunu varsayarlar. Tahta bloğun kendilerine doğru olan kısmında ye­şil boyayı görürler ve herkesin tarafının da yeşil olması gerektiğini varsayarlar. Genellikle kırk beş yaşın üzerinde olan bu yöneticiler, sanki beş yaşında olmanın kırk senelik deneyimine sahipmiş gibi davranırlar. Ontolojik kibirleri yüzünden gelişimleri duraklamıştır.

    Beş yaşındaki kızım Michelle, iğrenç olduğu için brokoliyi sevmediğini söylüyor. Aslında doğru olan tam tersi. Michelle brokoliye “iğrenç” diyor çünkü onu sevmiyor. O tabii bunu bu şekilde gör­müyor. Brokoli seven herkesin zevksiz olduğunu düşünüyor: tipik bir ontolojik kibir vakası. Ontoloji, felsefenin gerçekliğin doğasını inceleyen koludur. Ontolojik kibir, kendi bakış açınızın ayrıcalıklı olduğuna ve bir durumu değerlendirirken sizin yolunuzun tek doğ­ru yol olduğuna inanmaktır. Çocuklarda sevimli bile durabilen on­tolojik kibir normal bir şeydir ancak yetişkinlerde çok daha sevim­siz hale gelir ve ontolojik kibre ne yazık ki sıkça rastlanır.

    Stresli durumlarda, çoğumuz bir şeyleri olduğu gibi gördüğümüzü zannederiz fakat bu böyle değildir. Gördüğümüz şeyleri aslında bize gözüktükleri şekilde görürüz. Bu mantığı kendinizle ilgili düşünün. En son ne zaman sizinle aynı şekilde düşünen bir “salak”la karşılaştınız? İnsanların salak oldukları için mi size karşı çıktıklarını düşünüyorsunuz? Yoksa size karşı çıktıkları için mi onlara “salak” diyorsunuz.

    Kibrin karşıtı alçakgönüllülüktür. İngilizcede alçakgönüllülük anlamına gelen humility kelimesi Latincede yer anlamına gelen Hu­mus kelimesinden gelir. Alçak gönüllü bir insan kendisini başkalarından üstün görmez ve ayrıcalıklı bir pozisyonu varmış gibi de dav­ranmaz. Ontolojik alçakgönüllülük, gerçeklik veya doğruluk üzerin­de özel bir iddianızın olamayacağını, başkalarının da en az sizinki kadar geçerli, saygıyı ve değerlendirilmeyi hak eden bakış açılan ol­duğunu kabul etmektir. Dünyaya bakmanın birçok yolu vardır ve her yolun parlak noktaları olduğu gibi kör noktaları da vardır. Sade­ce ontolojik alçakgönüllülük bakış açısından bu farklılıktan bir ara­ya getirip daha kapsayıcı bir bakış açısının parçalan haline getirebilir.

    Ontolojik kibrin ayırt edici özelliği kimliğinizi fikirlerinizden ay­rıştırmıyor oluşunuzdur. Düşüncelerinizle benliğinizin aynı şey ol­duğunu varsayarsınız. Eğer birisi sizin fikrinize karşı çıkarsa, o kişi size karşı çıkmaktadır. Sonuç olarak bakış açınıza meydan okuyan herkes, kendinize dair imajınıza ve kendinize olan saygınıza meydan okumaktadır. Bu durum fikir ayrılıklarını oldukça çatışmalı hale ge­tirir. Her türlü yüzleşme, kendi kimliğinizi korumanızı gerektiren ölümcül bir savaşa dönüşür ve genellikle de tehdidi yaratan her kim­se onun haklanmasıyla sonuçlanır. Ontolojik kibir doğrudan tek ta­raflı kontrole neden olur.

    Karşılıklı öğrenme modelinde olduğu gibi tek taraflı kontrol mo­deli de üç varsayıma dayanır:

    Ben tümüyle mantıklıyım. Benim bakış açım nesnel; duygular ve kişisel kaygılar yüzünden bulanıklaşmamış. Her şeyi olduğu gibi gö­rüyorum. Hiçbir zihinsel model algımı filtrelemiyor.

    Başkaları öyle değil. Ne yazık ki çoğu insan tümüyle mantıklı de­ğil. Dar kafalılar ve genellikle yanlış fikirlere takılıp kalıyorlar. Ger­çeği göremiyorlar ve daha da kötüsü görmek istemiyorlar.

    Hatalar cezalandırılmayı hak eder. Bir şey ters gittiğinde, birini bunun suçunu üstlenmesi gerekir. Bundan sorumlu olan kişi cezalandırılmalıdır. Hata yapmaktan korkmak başarıyı teşvik eder.

    Bu varsayımlar beş tane stratejiyi belirler:

    Hedefleri tek taraflı belirlemek: Ortak amaçlar belirlemek için za­man kaybetmeyin. “Doğru” hedefleri (ki bunlar sizin hedefleriniz) ve bu hedeflere ulaşabilmek için “doğru” stratejileri (ki bunlar sizin stratejileriniz) dayatın.

    Başkalarına karşı kazan. Uygulama kararlılığı gerektirir. Hedefle­rinize ve stratejilerinize sıkı sıkıya bağlı kalın ve size yapılan tüm itirazların üstesinden gelin. Fikrinizi değiştirmek bir zayıflık işaretidir. Hedeflerinize ulaşmanızı sağlayacak insanlarla işbirliği yapın. Bunu sağlamayacak olanları baltalayın.

    Bilgiyi manipüle et. Sadece kendi argümanınızı destekleyen ger­çekleri ve fikirleri ortaya sunun. Sizin argümanınıza karşı olanları gizleyin. Geçerli olan tek bilgi başkalarını sizin haklı, diğerlerinin haksız olduğuna inandırmanıza yardımı dokunan bilgidir.

    Dışsal motivasyonları kullan. Eğer insanlar sizin talimatlarınıza uymazlarsa, onları ortaya çıkabilecek korkunç sonuçlarla tehdit edin ve eğer uyarlarsa onları ödüllendirin. Bir korku ve boyun eğme or­tamı yaratın ve onu koruyun.

    Duygulan bastır: Duygular insanın dikkatini dağıtan şeylerdir, iyi iş, çok düşünmenin ürünüdür, çok hissetmenin değil. Duygularınızı ifade etmek, yetersizliğin ve zayıflığın bir göstergesidir. Tek taraflı kontrol modeli ontolojik olarak kibirli kişiye makul gözükür. Tabii ki kendi bakış açısının doğru olduğunu varsayar ve bu yüzden ona karşı çıkanların bakış açılarının da doğal olarak yanlış olduğundan emindir. İşleri yaptırmanın en çabuk yolu, karşı çıkanları ikna et­mek ya da onlardan kurtulmaktır. Kısa vadede bu strateji faydalı gö­zükebilir ancak uzun vadede hiçbir zaman iyi bir sonuç doğurmaz.

    Tek taraflı kontrol ortamında, insanlar savunmacı, tutarsız, kontrol edici ve manipülatif şekillerde davranırlar. Tedbirli ve ürkektir­ler. “Düşmanlar” dansa, “müttefik”lerle birleşmeye bakarlar. Yararlı bilgileri, düşünceleri ve duyguları saklarlar. Bu da onları ikiyüzlü ilişkilere ve bastırılmış çatışmalara yönlendirir ki bunlar da kendilerini el altından yapılan politik manevralar şeklinde gösterirler. Periyodik olarak gerçekleşen şirket içi patlamalar, görünüşteki barış ve uyum kandırmacasını yok eder. Bu duygusal patlamalar o kadar büyük bir ters etki yaratır ki insanların açıkça yapılan tüm yüzleşmelerden kaçınmaları gerektiğine olan inançları güçlenir. Bu da onları kendilerini daha da fazla bastırmaya ve üstü kapalı iktidar oyunlarına yöneltir.

    Kişiler arası ilişkiler ve grup ilişkileri savunmacı bir hal alır. Grup dinamikleri kireçleşir ve odak noktası işbirliği yapmak ve öğ­renmek yerine, kazanmak ve kaybetmeye kayar. Düşmanlık, güvensizlik, yanlış iletişim, riskten kaçınma, uyum sağlama ve dışsal normlara itaat etme söz konusudur. Ortak bir vizyona dair içsel bir dürtü veya bağlılık söz konusu değildir. Motivasyon düşüktür ve insanlar kovulmamaları için gereken çabanın minimumunu gösterirler.

    İnsanlar korku, stres ve öfke gibi duyguları yaşarlar. Hâkim ruh hali, endişeli, alaycı ve sitemkârdır. İnsanlar kendi kaderlerini kon­trol etmekte yetersiz hissettiklerinde moralleri bozulur. Kendilerini manipüle edenlere ya baş kaldırarak ya da teslim olarak karşılık verirler. İşbirliği ya da şevk söz konusu değildir. Başarma dürtüsü yoktur.

    Hatalar artar ve katlanır. İnsanlar hatalarını düzeltmektense onların üstünü örtmekle daha fazla ilgilidirler. Bu hatalar bir krize ne­den olana dek üst üste eklenirler. Sorunları çözmeye verilen enerjiden çok daha fazlası başkalarını suçlamaya yöneltilir. İnsanlar kişisel argümanlara dayalı kendilerini doğrulayıcı teorileri başkalarıyla paylaşmak yerine gizlerler. İletişimdeki belirsizlik ve soyutluk, yanlış yorumlamalara, yanlış anlamalara ve koordinasyon eksikliğine sebep olur.

    Yeni fikirleri ve olasılıkları araştırmak için asgari bir özgürlük mevcuttur. Konformizm, düşük enerji ve durağanlık norm haline gelmiştir. İnsanlar, başkalarını oturmuş inançları ve kuralları  sarsabilecek çözümlerden alıkoydukları için uyum gösterme, yenilik getirme çağrıları önemsenmez. Geçerli olan eğilim, geleneksel sınırların dışına doğru genişlemektense kurallar dahilinde düşünmektir.

    Otoritecilik egemenliğini sürdürür. Hedef ve strateji belirlemede işbirliği yapılmaz. Ortak bir vizyon ve amaç olmadan insanlar, grup düşüncesine, tutuculuğa ve riskten kaçınmaya kendilerini teslim ederek kayıtsızca davranırlar, itaat, cezalandırıcı bir otorite tarafın­dan sürekli olarak gerçekleştirilen bir polislik gerektirir.

    Tek taraflı kontrol modelinin nihai sonuçları basit ve çarpıcıdır: verimli olamama, esnek olamama, yenilikten yoksun olma, düşük kalite, yüksek maliyet, yüksek kişisel rotasyon, rekabet edebilirlikte eksiklik, modası geçmişlik, negatif kârlılık, artan krizler ve son ola­rak da kurumsal çöküş.

    Yazar: Fred HoffmanW

    Sakıp Sabancı’nın iş hayatında başarı için 15 öğüdü


    Sakıp Sabancı’nın iş hayatında başarı için 15 öğüdü vardır:

    1- Hedefinizi belirleyin.

    2- Ayran gönüllü olmayın.

    3- Zigzag yapmayın.

    4- Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırın.

    5- Cepheyi daraltın, dar cepheden hücuma geçin.

    6- Geçmişe bağlanmayın, ancak ders alın.

    7- Ustanın yanında çırak olun, işi öğrenin.

    8- Tek adam olma devrini kapatın.

    9- Şov yapmayın.

    10- Başarıya ulaşanları inceleyin.

    11- Kendi çalışacağınız takımı kurun.

    12- Çekirdek kadroyu kaçırmayın.

    13- Başarıyı para ile mükafatlandırın.

    14- Adam yetiştirin ve takımınızı koruyun.

    Ve

    15- Masada oturan yönetici olmayın.

    Çalışanlarınız Zihninizi Okuyamazlar…


    Lider olarak ne başarmak istiyorsunuz? Çalışanlarınız bu amaca ulaşmak için ne yapılması gerektiğini biliyorlar mı? Nasıl davranmaları gerektiğini biliyorlar mı? Bu “ne” ve “nasıl” sorularının cevabını bildiklerinde, çalışanlarınıza işlerini etkili bir şekilde ve zamanında yapabilmeleri için gerekli özgürlüğü sağlıyor musunuz? Bunlar, tüm liderlerin karşılaştığı pratiğe yönelik iş sorunlarıdır. Benzersiz ve kalıcı bir yöntemle amaçlarınıza ulaşmanız için bu sorunlarla nasıl ilgileneceğinize dair birkaç fikir sunmak isterim.

    “Ne” ve “Nasıl” Öğelerini Ortaklaşa GeliştirinHer şeyden önemlisi, paydaşları nerede olduğunuz, nereye ulaşmak istediğiniz ve bunu nasıl başarabileceğinize dair bir sohbete sokarsınız. Algılarını bularak ve bunlara değer biçerek, yürütülme zamanı geldiğinde bağlılıklarını, güvenlerini ve ilgilerini elde etme şansınızı artırırsınız. Bu ortaklaşa algı, yapılması gerekenleri (ne) ve davranışları (nasıl) tanımlamaya yardımcı olur.

    Niyetinizi Bildirin ve Sözlerinize Sadık KalınLiderlerin genelde niyetleri oldukça iyidir ancak insanlar liderlerin aklını okuyamaz. Bu yüzden niyetinizi bildirmeniz önemlidir: İnsanlara neden lider olmayı seçtiğinizi ve bağlı kaldığınız kuralı anlatın.

    Bağımsızlığa Saygı Gösterin“Ne” ve “nasıl”ı aşırı uçlara götürmeme konusunda dikkatli olmanız gerekir. İnsanlara tam olarak ne yapmaları ve bunu nasıl yapmaları gerektiğini söylemek üretkenliğe engel olabilir çünkü bu noktada insanlar işlerini kaliteli yapmaktan çok beklentileri karşılamakla ilgilenirler.

    Tutarlı OlunNiyetinizi sadece erken bildirmeniz yeterli değildir, bu niyeti tekrar tekrar bildirmeniz gerekir. İnsanların hayatları karmaşıktır ve her kelimenizi ya da şirket misyonunu can kulağıyla dinleyemezler. Bozuk bir plak gibi kurumun beklentilerini tekrar etmeniz, bunun neden ilgili olduğunu ve spesifik yollarda nasıl işe yaradığını göstermeniz gerekir.

    Uyumlu OlunBildiğim şeylerden biri ne karar verirsem vereyim bunların bazen yanlış olacağıdır. Bu yüzden ne zaman niyetimi bildirsem bir noktada hata yapacağımı kabul ederim.

    SonuçVizyonlar, stratejiler ve bildiriler sadece verilen sözlerdir. Lider olarak işiniz bu sözleri, her gün karmaşık etkileşim dizileriyle gerçek performansa dönüştürmektir.Her etkileşimi, burada listelenenleri uygulamak için bir fırsat olarak kullanın. Her bir etkileşimle iyileşmeyi amaçlayın. Netlik ve yeteneğinizi büyütmeye odaklanın, böylece daha yardımcı bir lider olursunuz. Neye önem verdiğiniz belirtin, ne yapmak istediğiniz açıkça belirtin ve güvenilir olun.

    Douglas R. Conant’ın yazısı…

    Kaynak:Harvard Business Review Türkiye

    Kendimi Seviyorum Çünkü….


     

    Mutlu olmak, hayal ettiğimiz hayatı yaşamak, her güne tutkuyla başlamak için öncelikle kendimizi sevmeliyiz. Şimdiye dek yaşadığımız veya inandığımız bazı olumsuz duygular nedeniyle kendimize duyduğumuz sevgi ve saygı azalmış olabilir ancak şuan bunu değiştirebiliriz! Aşağıdaki listede “kendimi seviyorum çünkü” diye başlayan her cümleler var. Kendini sevmenin yollarından biri olan olumlu ifadelerle her gün biraz daha iyileşeceksiniz.

    Okumaya başlarken not: Listeden en beğendiğiniz olumlu ifadeleri seçin ve 3×5 kağıt üzerine tek tek yazın. Daha sonra bu kümeden aldıklarınızı, günde bir ya da iki kez hissederek okuyun. Bunu yaparken aynada kendinize bakmak harika bir fikirdir. Her bir olumlu ifadeyi, ikinci kişiye tekrarlamak da isteyebilirsiniz: “Sen sevimli ve yeteneklisin” (ben sevimli ve yetenekliyim yerine) cümlesini aynadaki imajınıza tekrarlayabilirsiniz.

    Onay sözlerini, telefonunuza bir uygulama yardımıyla kaydedebilirsiniz. Her bir onay sözünü iki kez tekrarlayın ve farklı ifadeler arasında 5-10 saniye bu duyguyu yaşayın. Her gün kendinizi alıcı ve rahat hissettiğiniz zaman ses kaydını dinleyiniz. Gevşemiş durumdayken, dikkatinizi tamamen onlara odakladığınızda, onay sözlerini muhtemelen daha fazla içselleştireceksiniz.

    * Ben sevimli ve yetenekliyim.

    * Ben kendimi sadece kendi tarzımla tamamen kabul eder ve inanırım.

    * Ben tek ve özel bir insanım. Dünyada benim niteliklerimde başka birisi yok.

    * Ben kendimin farklı bölümlerinden hepsini kabul ederim.

    * Ben zaten değerli bir kişiyim. Bunu kendime ispat etmek zorunda değilim.

    * Benim duygularım ve gereksinimlerim önemlidir.

    * Tamam, ne istediğim hakkında düşüneceğim.

    * Kendime zaman harcamak benim için iyi olacak.

    * Pek çok iyi niteliğe sahibim.

    * Ben kapasiteme ve dünyaya sunulabilecek biricik yeteneklerimin değerine inanıyorum.

    * Ben çok dürüst ve amaçlarında samimi biriyim.

    * Ben amaçlarımı başarma konusundaki yeteneğime güveniyorum.

    * Ben başkalarının saygısını hak eden önemli ve değerli bir kişiyim.

    * Başkaları beni iyi ve hoş bir kişi olarak algılıyorlar.

    * Başkaları beni gerçekten tanıdıklarında beni severler.

    * Diğer insanlar benim çevremdedirler, onlara söylediklerimi duymaktan, ne düşündüğümü bilmekten hoşlanırlar.

    * Başkaları onlara sunabileceklerimi bilirler.

    * Ben, bana dikkat eden bütün insanlarca desteklenmeye layığım.

    * Ben, başkalarının saygısına layığım.W

     

    2015 YILINA GİRERKEN…


    EKREM 2015

    2015 yılı akıl, sağduyu ve özgüven gösterilirse büyük başarılara imza atılabilecek bir dönemin başladığı yıl olmalı diye düşünüp buna göre kararlar almalıyız. Dünyada ve çevremizde yaşanan toplumsal olaylardan etkilenmeden bireysel iyiliğimizi, gelişimimizi, huzurumuzu, mutluluğumuzu ve sağlığımızı etkileyecek olaylara ve gelişmelere bakmalıyız.

    2015 yılını sorgulama yapmak, kendini aramak, keşfetme yolunda çabalamak, kendini bilme ve şeffaflaşma yılı olacak şekilde değerlendirmenin çabasını vermeliyiz. Kendisiyle yüzleşme cesareti bulacağımız ve her insanın kendi içindeki bilgeyi, kendi Yunus’unu yaşama aktarma zamanı hızlandıracağı bir yıla da adım atmalıyız.

    Dikkatli ve farkındalık dolu bir gözle kendimize, ailemize ve yakın çevremize bakıp değişimi hissetmek ve algılamanın çabasını vermeliyiz.  Yıllardır çekmecelerde saklı kalmış dertleri, sıkıntıları, hatta hastalıkları kendi kendimize yenmenin planlarını yapmalıyız. Yeni yıl ile birlikte kendimizi gözden geçirmemiz ve zayıf olan yönlerimiz ilgili kendimizi yeniden yapılandırmalıyız. Yani kendimizin stratejik planını oluşturmalı ve dönem dönem gözden geçirmeliyiz.

    2015 yılının bir önceki yıla ve yıllara göre farklı kılmak için birkaç önerimizin değerlendirmeniz sizin için faydalı olabilir.

    Kendini sorgulamanın önemi

    2015 yılı bireysel gelişimin önem kazandığı bir kendini sorgulama, aşma, değiştirme ve baskılardan kurtulma yılı olacaktır. Kendimizi sorgulamak objektif bakış açısıyla kendimizi karşımıza alarak noksan taraflarımızı tespit etmeye çalışmak kendini tanıma ve bilme çalışmalarının belkemiğidir. Bu sorgulamaları yaparken suçlayıcı hırpalayıcı olmamak ve gerekiyorsa profesyonel destek almak sanıldığından çok daha önemlidir. Terapiler bu noktada büyük önem kazanıyor, tek başına yapılan sorgulamalarda insan sık sık gereksiz yere kendini suçlayarak dar bir alana sıkışıp içine girdiği labirentten çıkamaz hale de gelebilir. Bu noktada olaylara objektif ve bilimsel açıdan bakmak için başka gözlere de gerek vardır ki, karşılığı terapi ve şifadır.

    Kendini tanıma çalışmalarında önemli olan nokta kendi noksan taraflarımızın tespiti ve bunların gelişme yolunda düzeltilmeye çalışılmasıdır. Olaylar arasındaki bağı görmeye çalışmak karşılaştığımız olayların dilini anlamaya yardımcı olur. Karşılaştığımız olaylar kendimizi daha iyi tanımamız için de birer aracıdır.

    Yaşam Programını Öğrenmek Arzusu

    Hepimiz, bu dünyaya belli problemleri aşabilme ve yaşam ödevlerini yerine getirmek için geliriz.. İşte bu problemlerin, onları çözmemiz için yaptığı kademeli çağrı ve davetler, kişinin kader yolunu çizer. Karakter, zamanla bütünleştiğinde kader ortaya çıkar. Karakter, doğarken birlikte getirilir ve bedenleşen şuurun bir ifadesidir.

    Bizler kutuplaşmanın olduğu bir gezegende eğitim görmekteyiz. Kesin evetlerle kesin hayırların kimseye çok yarar sağlamayacağı özel bir döneme giriyoruz. Canlı ve değişken bir evrende, evetler ve hayırlar sık sık yenilenmek ve güncellenmek ihtiyacındadır.

    Karşılaştığımız olaylarda, bilincimizin savunma ve direncinden vazgeçersek, bedenimizin bağışıklığını korumaya devam edebilir ve bulaşıcı hastalıklardan da uzak kalırız. Zihinsel olarak uyarı almaya hazırsak, bedene inmez ama zihin örtülü ve bilinç kapalı olduğunda bedensel rahatsızlık giderek artar.

    “Kendini Tanıma”, kadim zamanlardan beri, gerçeği arayanlar tarafından en önemli ve en zor görev olarak nitelendirilmiştir. Kendini tanımak, “ben” i değil, “kendini” bulmaktır. “Ben” ego olarak getirdiği sınırlandırmalarla, bütünsel ve holistik olanın fark edilmesini sürekli engellerken, Yunus Emre’nin “bir ben vardır bende, benden içeru” deyişine uygun olarak “Kendimiz” dediğimiz şey daha bütünsel olduğundan her şeyi içine alır.

    Gerçek dürüstlük yolunda uğraşanlar için hastalık, bu yolda çok önemli bir yardımcıya dönüşebilir. Belirtilerde, ruhumuzda gizlemek ve yok etmek istediklerimizi, görünür biçimde yaşamak ve çare aramak zorunda kalırız. Eğer karşılaştığımız olaylarda, bilincimizin savunma ve direncinden vazgeçemezsek hastalık bedenin alacağı son çaredir ve tekyönlülüğü giderir, kişiyi yeniden orta noktaya getirir. Birdenbire şişirilen ego oyunları ve güç iddiaları yok olur, hayallerin çoğu yıkılır ve o güne kadar gidilen yaşam yolları sorgulanır. Dürüstlüğün, hastanın yalnız bedenine değil, yüzüne de yansıyan bir olgunluğu ve kabulü vardır. Yaşam bizden büyüktür ve onunla mücadele etmek yerine sörf yapar gibi birlikte akmak daha hayırlıdır. Gerçek dürüstlük, bizleri her türlü korku ve kaygının da ötesine taşır. Kendiyle yüzleşmekten, yenilikten, değişmekten ve objektif olmaktan korkmayan insanın hastalıklarla boğuşması gerekmez. Hasta olsa bile için hızla iyileşecek ve hatta çevreye de örnek olacaktır.

    Bireysel Gelişim, Sosyal Aktivite ve Sağlık açısından alınacak tedbirler

    2015 yılında kendimizi tanımak için özel çalışmalar yapmayı ihmal etsek bile karşılaştığımız karmaşık, şaşırtıcı, bilmece gibi olaylar nedeniyle kendimizle yüzleşmek zorunda kalacağız. Bu yüzleşme yapılmadığında, bireysel ve gezegensel kalkınma aksayacağı için bizler teşvik etmek adına hepimizi hayli zorlu deneyimler bekleyebilir. Deneyimleri zor ya da kolay hale getirmek bizim elimizde. Çaba ve gayretimize göre görünenin ardındaki görünmeyen, atom altı parçacık düzeyinde yayılarak bir kuantum etki oluşturur ve düşünce şeklimize bağlı olarak kendimize yeni olaylar hazırlamamıza, yaydığımız düşünce nedeniyle yeni olaylar çağırmamıza neden olur. Bu hem pozitif hem de negatif açıdan haylı önemlidir bir konudur. Eskiler bunu “Ne ekersen, onu biçersin”, sözleri ile ifade etmişlerdir. Eğer biz pozitifi çağırırsak büyük kolaylıklarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

    BİREYSEL GELİŞİM

    1- Yaşamınızı başkalarınınkiyle karşılaştırmayın.

    2- Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın ki sizin aracılığınızla gerçekleşme şansları olmasın.

    3- Enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcamaya özen gösterin.

    4- Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.

    5- Her şeyi çok da ciddiye almayın; sıkıcı olmayı, mizaha yer vermeyi unutmayın..

    6- Kıymetli enerjilerinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.

    7- Yaratıcı İmgeleme Gücünüzü aktif tutun.

    8- Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.

    9- Geçmişin acılı anılardan kurtulun, acıyı yaşama sevinci haline getirmeyin, yaşayın ve bitsin.

    10- Yaşam birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır, kimseden nefret etmemeye çalışın.

    11- Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiyi bozmasın.

    12- Sizden başka hiç kimse sizin mutluluğunuzdan sorumlu değildir.

    13- Yaşamın bir okul ve eğitim yeri olduğunu ve öğrenmek/pratik yapmak için burada olduğunuzu unutmayın!

    14- Daha fazla gülümseyin ve gülün.

    15- Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığınızı kendinize sık sık hatırlatın.

    SOSYAL AKTİVİTE

    1- Ailenizi sık sık arayın, birlikte olmanın yollarını bulun.

    2- Her gün sizden başka birine bir şey verin.

    3- Herkesi her şey için affetme çalışmaları yapın.

    4- Ara ara 70 yaşından büyükler ve 6 yaşından küçüklerle zaman geçirin, size öğretecek çok şeyleri olduğunu göreceksiniz.

    5- Her gün tanımadığınız en az bir kişiye “günaydın” deyin.

    6- Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündükleri ile ilgilenmeyin önemli sizin siz hakkınızdaki düşüncelerinizdir.

    7- Kendinizden memnun olmanın bir yolunu mutlaka bulun.

    8- Arkadaşlığı ihmal etmeyin, onlarla teması ne olursa olsun kesmeyin.

    9- İnsanın sosyal bir doğaya sahip olduğunu sakın göz ardı etmeyin!

    10- Eğlenme ve gezmeye de mutlaka zaman ayırın.

    YAŞAM

    1- Her zaman doğru olduğuna inandığınız şeyi yapın!

    2- Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan şeylerden kaderin zorlayıcı etkileri yoksa uzak durun, zorlayıcı etkiler varsa onları da yumuşatmanın yollarını arayın!

    3- Her iyi veya kötü durumun değişime tabi olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

    4- Kendinizi kötü hissetseniz de kalkın, giyinin ve yaşama katılın.

    5- En iyisine henüz sıra gelmedi ama mutlaka gelecek deyin.

    6- Karamsar olmayın, karamsar insanlarla fazla zaman geçirmeyin. Karamsarlık bulaşıcıdır.

    7- İnandığınız bir öğreti mutlaka olsun.

    8- Maneviyat umut verir, umudunuzu en kötü şartlarda bile yitirmemeye çalışın.

    9- Manevi gücünüzü yenilemenin size uygun olan yollarını tanıyın ve uygulayın.

    SAĞLIK

    1- Bol sıvı alın

    2- Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.

    3- Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, GDO nedeniyle de fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.

    4- Enerji, heyecan ve duygu paylaşımı ile yaşayın.

    5- Size uygun bir metotla Meditasyon, yoga ve dua yapacak zamanı bulun.

    6- Daha çok aktif olun, doğayla bütünleşmeyi ve bol oksijen almayı ihmal etmeyin.

    7- 2014′ de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun.

    8- Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.

    9- 7 saat uyuyun.

    10- Her gün 10 – 30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.

    Bütün bunları uygulamak için gösterilen gayret ve istek bizi Alaca karanlığı gün doğumuna dönüştüren bir simyacı yapacaktır. Unutmayın Dolunay geçti. Şimdi yeni ay doğuyor. Rahatlama, özgürleşme, sıkıntıdan kurtulma, terk etme, bırakıp gitme ve yenilenme zamanıdır.

    Kaynaklar

    – Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur” Hastalıkların yorumları ve anlamları

    – Thorwald Dethlefsen/Ruedıger Dahlke-Mozaik Yayınları

    Kent Kimliği


    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Kırşehir Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği Şehir Kimliği Çalıştayı tanıtım toplantısı yapıldığını basında takip ederken, önemli gördüğüm bir kavram olan “Kent Kimliği” konusunda sürecin devamını da merak ediyordum. Kırşehir Kent Konseyinin kurumsallaşması ve yaşatılması konusunda sorumluluk alan ve Kırşehir’de Gençlik Meclisi, Kadın Meclisi ve Engelliler Meclisinin kurulmasını sağlayan biri olarak bu konuyu önemli görmemek mümkün olamazdı. 2010 yılında, başka bir şehirde yapıldığını duymadığım “Kentli olma bilinci” oluşturmak için bu şehirde ciddi bir çalışma yaptık. Kırşehir kent merkezinde bulunan ilköğretim okullarında onbinden fazla öğrencimize, Belediyemizin de katkılarıyla “Kentli olma bilinci” sunumu yaptık. Bu çalışma ile birlikte ilk kez bu kapsamda kentli olmayı biz Kırşehir’de anlattık. Kentli olma bilinci oluşturmaya çalışanlar için, kent kimliğini önemsememek olamaz.

    Kentlilik bilincinin gelişmesi için ortak bir kentte yaşamak yeterli bir özellik değildir. Bir kentte yaşayan insanların yaşadıkları kente karşı ait olma duygusu taşımaları ise o kenti korumaları, geliştirmeleri, kentin imarı ve yönetimine katılmalarıyla mümkün olabilmektedir.  Bizde “Kentli olma bilinci” sunumu yaparken kentte ait olma duygusunun çocukluktan başlamasını amaçladık. İnsanlar kendilerinin içinde oldukları olguları daha kolay sahiplenmektedirler. Kentlilerin kentine sahip çıkabilmeleri için kenti algılamaları ve kentin kimliğini oluşturan değerlerin de iyi bilinmesi gerekmektedir. Başka bir ifade ile kentlilik bilinci, kente yaşayanların var olan değişik kimliklerinin yanı sıra bir de içinde yaşadıkları kentle özdeşleşebilen bir kimliğe sahip olmalarıdır.

    Kentler, kimlikleri ve ruhları olan mekânlardır. Büyüklü küçüklü her kentin mutlaka, bir kimliği vardır. Kentlerin kimliğini içinde yaşayan insanlar bilmeli ve yaşatmalıdırlar. Bir kentin kimliği o kentin tarihi, coğrafyası, içinde yaşayan medeniyetleri, ilk yerleşimden bu güne geçirdiği evreleri, topografyası, bitki örtüsü, iklimi, jeopolitik konumu, içinde yaşayan insanları, Doğu kenti veya Batı kenti oluşu, deniz ve karayollarıyla olan bağlantısı, başka kültürlere olan açıklığı veya kapalılığı, içinde barındırdığı canlı türleri, geçirdiği işgaller veya savaşlar, depremler, bir devlete başkentlik yapıp yapmadığı ve sayısı artırılacak daha birçok etken bir kentin kimliğini oluşturan öğelerdir. Modern dönemde turizm, sanayi, hizmet, tarım vb. kent kimliğini etkileyen başlıca unsurlar olmuşlardır.

    Kırşehir kent kimliğine baktığımızda ilk akla gelen kavramlar olarak, Ahilik ve Ahi Evrani Veli, Neşet Ertaş ve Abdal geleneği, Petlas ve sanayi diyebiliriz. 5000 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan, Türkmen geleneğini Anadolu ya taşıyan erenler ile mana kazanan bu coğrafyanın kimliğini belirlemek zor olmayacak.

    Kırşehir’in kent kimliğini oluşturmaya yönelik olarak her zaman bu kenti tanımlamada kullandığım aşağıdaki notları yazmadan geçemeyeceğim.

    Kırşehir, daha ilk çağlarda Anadolu’yu kuzeybatıdan güneydoğuya, bir baştan bir başa kesen işlek bir anayolun ortasında önemli bir durak ve yerleşim alanı olarak kurulmuştur. Kırşehir, Bizansın Justinialnusu, Romanın Makisosu, Kipetin haritasının Akuvesarevenası yani su şehri, Selçuklunun Gül şehriydi. Anadolu da Bizansa karşı ilk serhat boyu olan, Kızılırmağın koçbaşı gibi batıya çıkıntılı yerinde bütün medeniyetleri ve kültürleri, Anadolu hümanizmasıyla sentezleyen, Anadolu yiğitliği ile ileri fırlayışın potansiyelini içinde barındıran bir kenttir. Kırşehir’in yer aldığı bu işlek anayol, İstanbul üzerinden Suriye ve Mezopatamyaya çıkan görkemli ticaret yolunun Kızılırmağı aşan kollarından biriydi. Daha önemlisi Anadolu’nun ve Balkanların Müslümanlaştırılmasında ve Türkleştirilmesinde göz kamaştırıcı hikmetler gösteren gaziler, alperenler yatağıdır.

    Gelin sizleri Hacı Bektaş vilayet namesinde tarif edilen 13.yüzyıl Kırşehir’ine dönelim:

    Meğer ol vakit Kırşehrinin adı Gülşehri idi.

    Mamur şehir idi.

    Müderrisler, müftüler, alimler ve kadılarla şehrin içi dopdolu idi.

    Orta yerinden geçen nehir idi.

    18 bin derler evi varidi.

    Burcubari çevresi hisar idi..

    Bu mamur şehrin Hacı Bektaşi Velisi, Ahi Evrani Velisi, Gönül İnsanı Yunus Emre’si, Aşık Paşası, Neşet Ertaş’ı bu gün bizlere bu topraklarda koyun koyuna kardeşçe yaşatmayı öğretenlerdir. Eski Tunç Çağından Hitite, Romaya, Bizansa ve Selçuk dönemlerine ilişkin, bu günlere kadar gelebilen örenlerin, kiliselerin, han ve hamamların, camii ve medreselerin, türbelerin, yazıtların yüzyılların ötesinden taşıyıp getirdiği tarih notlarını gelecek kuşaklara taşımak, bunları iyi bir koruma ve sunum içinde kalıcı kılmak Kırşehir evlatları olarak boynumuzun borcudur. Böylesine önemli bir tarihi olan ve bu tarihin içerisinde birbirinden değerli gönül insanlarını barındıran bu kentin kimliği çok açık ve net olarak yazılabilir.

    Bu kentin mayası olan Hacı Bektaşi Veli, Ahi Evrani Veli ve Yunus Emre’nin hoşgörüleri ve yaratılana olan sevgilerini, kent kimliğine yansıtarak, bu kentin kimliğinin bir yerine “sevgi, hoşgörü ve kardeşlik” diye yazmamız insanlığa örnek olacaktır.

    Kırşehir kent kimliğinin oluşmasına yönelik yapılan bu Çalıştayı önemli buluyorum.  Bu çalışmanın sonuçlarını merakla bekliyorum. Ancak bir kentin kimliğinin belirlenme sürecinin, bir tanıtım toplantısı ve bir Çalıştay ile tamamlanmasını yeterli bulmuyorum. Aslında esas olanın bu kentin kimlik çalışması ile birlikte kentin bütününe yönelik stratejik planlama çalışmasının yapılmasını ve kentin “sevgi, hoşgörü ve kardeşlik” olan Misyonunun yanı sıra Vizyonunda ortaya konulması gerektiğine inanıyorum.

    BAYRAMINIZ BAYRAM OLA …


    BAYRAM
    Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan…
    Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık…
    Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
    Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp ‘Çok şükür bugünü de gördük’ diyebilmek…
    Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
    Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
    ***
    Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
    Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle…
    Vuslat da bayramdır öte yandan…
    Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
    En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
    Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
    ‘Ona güvenmiştim, yanılmamışım’ sözü bayramdır.
    Hiç aldatmamış ve aldanmamış olmak bayram…
    ***
    Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
    Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
    Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
    Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
    Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram…
    Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
    ‘İyi ki yanımdasın’ bayram, ‘Her şeyi sana borçluyum’ bayram, ‘Hiç pişman değilim’ bayram…
    ***
    Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
    Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
    Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram…
    ***
    Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
    Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
    Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
    Her gününüz bayram olsun!
    Ancak her gün olan bayramın dışında; içinde Ramazan sonrasında gelen bu bayramımız bir başka bayram ola..
    Hep bir arada, sevgi dolu ve huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle, Ramazan Bayramınız kutlu olsun!
    Ekrem Öztürk

    SOMA! SİYASET VE İŞ GÜVENLİĞİ


    Geçen hafta içerisinde yaşadığımız ve ülkemizi yasa boğan elim maden kazası 301 maden işçisi hayatını kaybetti. Ülke tarihinin en büyük maden kazalarından birini yaşarken, bu kaza ile iş güvenliğinin önemi bir kez daha ortaya çıktı.

    Bir kaza sonrası yapılan değerlendirmelerin iş kazasının dışına çıkarılıp bir hükümet yıkma operasyonuna götürüldüğüne şahit olduk. Ulusal medyanın yaşanan faciayı sistemli bir şekilde bambaşka bir mecraya çekip kelle avcılığı yaptığını gördük. Siyasi muhalefetinde ulusal medyaya eşlik ederek çalışma hayatının ve yaşanan sorunları tartışmak yerine kitleleri eylem yapmak için meydanlara çekilmek istendiği görüldü.

    Yeni neslin bilmediği ama orta kuşağın çok iyi hatırlayacağı ve bundan 22 yıl önce, 3 Mart 1992 günü, Zonguldak’ta Kozlu kömür ocağında grizu patlamış ve 263 işçi yaşamını kaybetmişti. Devlete ait bu kömür ocağında hayatının kaybeden işçilerimizden bazılarının cesetlere ancak 1997 yılında ulaşılabilmişti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’di ve ne Demirel’den nede bakanlarından istifa istenmemişti. Ulusal medya bu kazayı bir kader olarak görmüş ve iktidara siyasi sorumluluk yüklememişti. Somada yaşanan facia sonrası gerçekleşen eylemlere, siyasilerin açıklamalarına ve medyanın taraflı yayınına baktığımızdan kıyaslamayı daha iyi yapabiliriz.

    Maden, madenci nedir bilmeyen işçi yada işçilik hayatlarında hiç gündeme gelmeyen insanların bu yaşanan elim kazayı başka yerlere çekmek için yüzlerine kömür karası sürmekle bu acıyı yaşadıklarını göstererek sahte gözyaşları ile ülkeyi karıştırmaya çabalamalarının ardından yatan gerçeği sanırım herkes biliyordur. Ceplerinde haçlık olmayan gençlerin, ambalajlarından yeni çıkmış baretler ile eylemlerde yer almaları ise olayların bir takım güçler tarafından yönetildiğini anlamamıza yeter sanırım.

    Somada yaşanan faciayı protesto etmek için İTÜ Maden Mühendisliği Fakültesi işgal ediliyor ve Sebahat Tuncel ziyareti ile işgali sona eriyor. Kaza olana kadar Maden ocağının sahibinin aynı Fakültenin Akademik Kurul üyesi olduğunu unutan işgalci öğrencilerin kimin emellerine hizmet ettikleri ise ayrı bir konu olarak ortaya çıkıyor.

    Sendika kazadan sonra kapanan maden ocağına güvensiz diye işçileri göndermeme kararı alıyor ve oturma eylemi yapıyor. Sendikaya aklınız kazadan önce neredeydi diye sormazlar mı?  Televizyonlarda İşçilerin soyunma odalarına baktığımda bu sendikanın işçiler adına bir kelime söylemeye hakları olmadığı söyleyebilirim. Yüzyıl öncesinin çalışma hayatında çalışanların yaşam koşullarından farksız çalışma ortamını görmeyen sendika bu kadar can kaybından sonra çıkıp işçi haklarından nasıl bahsedebilir?

    İş güvenliği konusunda yazılacak birçok husus var. Öncelikle bu maden ocağında ve diğer ocaklarda iş güvenliği konusunda çok ciddi eksikliklerin olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Sadece para kazanmayı amaçlayan özel sektör zihniyeti iş güvenliği ve işçi sağlığı için yapılan harcamaları gereksiz maliyet görüyor. İş kazası sonucunda yasla olarak ciddi müeyyidelerin olmaması işverenleri cesaretlendiriyor. Yıllar sonra bu hükümet döneminde iş güvenliği konusunda bir yasa çıktı. Yasaların olması da bir ölçüde önem arz etmiyor. Mesele yasaların uygulanması ve uygulamayanlar hakkında gerekli işlemlerin yapılmasıdır.

    15 gündür içten içe yanan bir Madende hiçbir tedbir alınmamasının tek izahı vardır; işçi sağlığının önemsenmemsi ve yasal sorumluluktan korkulmamasıdır. Yaşam odasının olmamasının izahında maliyet hesabının yapılması ve işçi hayatının paradan önemsiz olduğunun görüldüğü söylenebilir. İş güvenliği sadece kamunun yetkili kurumlarında değildir. İşçinin kendi güvenliğine sahip çıkmasından başlayan bir süreç olan iş güvenliği ve işçi sağlığı aynı zamanda bir bilinç işidir. Bu konuda gelecek yazılarımda daha detaylı yazacağım.

    Bu kazadan çıkarılacak birçok ders olacaktır.  Gerek kamuda gerek özel de olsun sorumluluk taşıyan her yöneticinin insan yaşamının kutsallığına inanması ve üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri gerekmektedir.

    Kazada hayatını kaybeden işçilerimize rahmet diliyorum.

    BAŞARININ SIRRI


     İnsan yaradılışından itibaren başarılı olmak için çabalamıştır. Başarıyı kazanmak olarak görmüş, yarış olarak gördüğü her alanda kazanmayı amaçlamıştır. Başarıyı yaşamda gerek sosyal yaşam gerekse kariyere giden yolda olmazsa olmazı olarak görmüştür. Kazanmak her insanın hedeflediği ve başardığında mutlu olduğu bir kavramdır. Başarmak sadece bir sınav kazanmak, bir işte istenileni yapmak, spor müsabakasında derece almak değildir. Başarmak yaşamın her alanında ve duygusal gereksinimlerde istediğimizi elde ederek mutlu olmaktır.

    Başarmak için neler yapılabilir?

    Belirli zaman aralıklarında belli hedeflere varmaya çalışın.

    Meselâ elinize aldığınız yüz sayfalık bir kitabı, o gün yatmadan bitirmek gibidir veya 12 ciltlik temel bir eseri, her bir cildini bir ayda bitirerek bir yılda okumak gibidir.

    Lüzumsuz sohbetlerden kaçının.

    Her gece o günün değerlendirmesini yapın.

    Meşguliyet değiştirerek dinlenin. “ Bir işi bitirdiğinde başka bir işe başla ve yorul..” (inşirah.7) ayetindeki ilâhi mesaja kulak verin gerçek istirahati kabre bırakın..!

    Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin.

    Denemeden bilemezsiniz..!

    Hayattaki engeller aşılmak içindir, takılmak için değildir.

    Bir kapıyı vurmazsanız kapı açılmaz.

    Şevksiz insan, benzini bitmiş arabaya benzer, hareket etmeye bile üşenerek canlı cenazeye dönmeyin.

    Başarılı olabilmek için, konunuzla ilgili çalışmaları yakından takip edin.

    Başarılı insanlarla görüşün.

    Derdi hissi hale sokmamalısınız, unutmayın yiğit düştüğü yerden kalkar, kendinize acımayın.

    Problemleri dert etmeyin. Problemi değil, çözümü düşünün.

    Hiçbir başarı yoktur ki bir çalışmanın ve beklemenin sonucu olmasın, beklemek önemlidir.

    Kuvvetle istemelisiniz, ulaşılabilir bir hedefiniz olmalı, umudunuzu kaybetmemelisiniz.

    Bir defa gayretle netice alacağınızı sanmayın. Kale kapısı bir defada açılmaz unutmayın!

    Sabırlı ve kararlı olmalısınız.

    Güzel bir ahlak herşeyi olumlu düşünmeye vesiledir.

    Yeteneklerinizin neler olduğunu keşfetmelisiniz. Her insana farklı kabiliyetler verilmiştir.

    Tedbirli olun ama korkak olmayın. İnsan yönetimini bilin…

    Düşmanlarınızı düşünerek vakit harcamayın.

    Doğru, samimi, neşeli ruh halinizi koruyun…

    İK Blogger – Blog Listesi


    İK Blogger – Blog Listesi

    blog-typewriter-520x245Tüm ik bloggerlarının bir arada toplanması için kurulmuş ve bunun için çalışan İK Blogger Club, Elif Kağnıcı tarafından oluşturulmuştur. Bu liste Sn.Artemiz Güler’den ilham alınarak hazırlanılmıştır.  Her ay Ceren Bandırma ve Elif Kağnıcı tarafından güncellenmektedir.

    Yeni isimlerin bu listeye dahil olması için @ikbloggerclub twitter adresine bilgi verilmesini önemle rica ederiz.

    1 Ahmet Eryılmaz http://www.ahmeteryilmaz.com/
    2 Ahmet Kik http://kisiselinsankaynaklari.blogspot.com/ 
    3 Ali Cevat Ünsal http://ikamatoru.com/
    4 Alper Yılmaz http://guncelishukuku.com/
    5 Artemiz Güler http://artemizguler.wordpress.com/
    6 Aydan Çağ http://www.aydancag.com
    7 Aysun Öz http://insanmuhendisiyiz.com/
    8 Ayşe Başar http://hrfiles.blogspot.com/ 
    9 Ayşe Kirman http://yetisik.com/
    10 Ayşegül Güngör http://www.kariyeryolum.com/
    11 Bahar Beyaznar http://www.baharbeyaznar.com.tr/ 
    12 Banu Çakar http://www.liderlikruhu.com
    13 Burcu Canıtez Okur http://burcucanitezokur.wordpress.com/
    14 Burcu Ertemli http://turuncuik.blogspot.com/ 
    15 Bülent Bayram http://blntbyrmcareerandlife.blogspot.com/
    16 Bürke Çınar http://oldubuis.blogspot.com.tr/
    17 Canel Gürgen http://www.canelinakildefteri.com
    18 Can Büyükalkan  http://canbuyukalkan.com
    19 Cansel Özdemir http://isprofesyonelleri.blogspot.com.tr/
    20 Cansu Erdoğan http://morzeytinlik.wordpress.com/
    21 Cengiz Çatalkaya http://www.yetenekvekariyer.com/
    22 Ceren Bandırma http://cerenbandirma.wordpress.com
    23 Ceyda Anıl http://www.ceydaanil.com/
    24 Coco de Medina http://hrkronikleri.blogspot.com/
    25 Çağatay Demirhindi http://www.ikpanorama.com/ikp/ 
    26 Çağrı Cığman http://cagricigman.wordpress.com/
    27 Çiğdem Özdemir Evren http://www.cigdemozdemirevren.net
    28 Çisem Çalışkan http://cisemcaliskan.blogspot.com/
    29 Deniz Daver http://talentville.org/
    30 Didem Dilek http://performanceforecast.wordpress.com/
    31 Dilek Görgüç http://kariyergundemi.blogspot.com.tr/
    32 Duhan Gevren http://duhangevren.blogspot.com/
    33 Ekrem Öztürk https://ekremozturk.com/ 
    34 Elif Kağnıcı http://www.elifkagnici.com/
    35 Elif Koray http://www.gucumuzinsan.com
    36 Emre Kavukcuoğlu http://www.ikgundemi.com
    37 Emre Sertaç Yelden http://www.emreyelden.blogspot.com.tr/
    38 Esra Sedef http://www.esrasedef.com/
    39 Ezgi Feda http://ikseyirdefteri.blogspot.com/ 
    40 Fatmanur Erdogan http://kariyeryolculugu.com
    41 Fatoş Şerifaki http://insankaymagim.wordpress.com/
    42 Figen Arı http://figenari.blogspot.com.tr/
    43 Funda İnkaya http://www.fundainkaya.com/
    44 Gamze Uyanık http://younghumanresources.blogspot.com.tr/
    45 Gizem Aydemir http://ikariyer.blogspot.com/
    46 Gökhan Yılmaz http://www.gkhanyilmaz.wordpress.com
    47 Gözde İmamoğlu http://hrexperience.it/
    48 Gözde Akanay http://gozdeakanay.blogspot.com.tr/
    49 Gülçer Aydın http://gulceraydin.com/
    50 Gülçin Şafak http://gulcnsafak.blogspot.com/
    51 Gülsün Müftügil http://www.ikburada.com
    52 Gürhan Öztürk http://beserimenba.blogspot.com/
    53 Hakan Arslan http://ik-sosyal-medya-grubu.blogcu.com/
    54 Hayati Arpacı http://ikhayatiarpaci.wordpress.com/
    55 Hayrettin Köroğlu http://www.personeluzmani.hol.es/
    56 Hazar Candan Wilson http://hazarcandanwilson-ik.blogspot.com/
    57 İlkay Öztürk http://ilkayozturk.com
    58 İnci Tokatlıoğlu http://www.icselliderligeyolculuk.com/
    59 İpek Aral Kişioğlu http://www.kaynagiminsan.com
    60 İpek Arvel http://yetenekyonetimi.blogspot.com/
    61 İrem Önal http://iremonal.com/
    62 İsmail Mursallı http://www.kariyervar.com/
    63 M. Halil Öztürk http://mhalilozturk.blogspot.com.tr/
    64 Mehmet Babuşçu http://haberinsankaynaklari.blogspot.com/
    65 Mehmet Emrah Özkan http://hrikdunyasi.blogspot.com/
    66 Mehmet Eronat http://eronatmehmet.blogspot.com/
    67 Mehmet Pozam http://ikiletisim.wordpress.com/
    68 Merdiye Eker http://www.merdiyeeker.com.tr/
    69 Merve Karaalioğlu http://hroad.wordpress.com/ 
    70 Merve Naime Doğru http://faydalibilgilerleyasam.blogspot.com.tr/
    71 Metin Akkaya http://www.isveyonetim.com/
    72 Mustafa Atsan http://mustafaatsan.wordpress.com/
    73 Mustafa Kemal http://sosyalisealim.azurewebsites.net/
    74 Mutlu Canatar http://mcanatar.blogspot.com/
    75 Müge Arslan http://insankaynaklarigunlugu.com/
    76 Nedim İleri http://www.nedimileri.com/
    77 Neslihan Koç http://iknesli.blogspot.com/
    78 Nigar Atay http://nigaratay.blogspot.com/
    79 Nilüfer Koçyiğit http://niluferkocyigit.wordpress.com/
    80 Nurten Nayır http://nurtennayir.wordpress.com/
    81 Ogün Burhan Aydın http://ik-yonetimi.blogspot.com.tr/
    82 Orkun Teke http://kariyeryolutastan.wordpress.com/
    83 Onur Basat http://ikmarka.net/
    84 Özgün Akçura http://www.ozgunakcura.com/
    85 Özhan Kürkçü http://www.ozhankurkcu.com/
    86 Pınar Dinçer Turan http://www.tipsforbusinesslife.com/
    87 Sadık Sözer Çizmeci http://www.sozercizmeci.com.tr/#!
    88 Salim Tanrıverdi http://salimtanriverdi.blogspot.com/
    89 Saygı Günenç http://www.saygigunenc.com
    90 Seda Küçük http://sedolinka.com/
    91 Seda Zorba http://sedazorba.com/
    92 Selen İnal http://ekokariyer.net/blog/
    93 Selin Yetimoğlu http://selinyetimoglu.com/
    94 Sema Halis http://semahalis.blogspot.com.tr/
    95 Senem Anıl http://www.senemanil.com/
    96 Serap Doğan http://serapdogan.wordpress.com/
    97 Serdar Devrim http://serdardevrim-ik.blogspot.com/
    98 Serhat Kahyaoğlu: http://www.renklik.com 
    99 Sevgi Çeşmeli http://www.kariyer-destek.com/
    100 Sevilay Pezek Yangın http://www.sevilaypezekyangin.com/
    101 Sevilcan Kıvanç http://insaningorunmeyenyuzu.blogspot.com/
    102 Sevim Demirel http://sevimdemirel.wordpress.com/ 
    103 Sevim Özen http://www.sevimozen.com/
    104 Sezai Kayaoğlu http://sezaikayaoglu.com/
    105 Taner Yıldız http://insankaynaklariuygulamalari.blogspot.com/
    106 Tolga Eligül http://ikdanismanlik.com/
    107 Tuğsel Akyol http://kirmizimerdiven.com.tr/blog/
    108 Türker Okay http://www.turkerokay.com
    109 Volkan Aşkun http://www.volkanaskun.com/
    110 Yeşim Batur http://kariyerkosesi.blogspot.com.tr/
    111 Yüksel Erdoğan http://yukselebilirlik.blogspot.com.tr/
    112 Zafer Uğur http://insanyonetmek.blogspot.com.tr/
    113 Zuhal Aslan Çiftçi http://www.ikulis.net/
    114 http://yeniyetmeik.blogspot.com/

    İK Bloglarının bir arada toplanması için kurulmuştur.

    blog-typewriter-520x245Tüm ik bloggerlarının bir arada toplanması için kurulmuş ve bunun için çalışan İK Blogger Club, Elif Kağnıcı tarafından oluşturulmuştur.Bu liste Sn.Artemiz Güler’den ilham alınarak hazırlanılmıştır.  Her ay Ceren Bandırma ve Elif Kağnıcı tarafından güncellenmektedir.

    Yeni isimlerin bu listeye dahil olması için @ikbloggerclub twitter adresine bilgi verilmesini önemle rica ederiz.

    1Ahmet Eryılmazhttp://www.ahmeteryilmaz.com/
    2Ahmet Kikhttp://kisiselinsankaynaklari.blogspot.com/ 
    3Ali Cevat Ünsalhttp://ikamatoru.com/
    4Alper Yılmazhttp://guncelishukuku.com/
    5Artemiz Gülerhttp://artemizguler.wordpress.com/
    6Aydan Çağhttp://www.aydancag.com
    7Aysun Özhttp://insanmuhendisiyiz.com/
    8Ayşe Başarhttp://hrfiles.blogspot.com/ 
    9Ayşe Kirmanhttp://yetisik.com/
    10Ayşegül Güngörhttp://www.kariyeryolum.com/
    11Bahar Beyaznarhttp://www.baharbeyaznar.com.tr/ 
    12Banu Çakarhttp://www.liderlikruhu.com
    13Burcu Canıtez Okurhttp://burcucanitezokur.wordpress.com/
    14Burcu Ertemlihttp://turuncuik.blogspot.com/ 
    15Bülent Bayramhttp://blntbyrmcareerandlife.blogspot.com/
    16Bürke Çınarhttp://oldubuis.blogspot.com.tr/
    17Canel Gürgenhttp://www.canelinakildefteri.com
    18Can Büyükalkan http://canbuyukalkan.com
    19Cansel Özdemirhttp://isprofesyonelleri.blogspot.com.tr/
    20Cansu Erdoğanhttp://morzeytinlik.wordpress.com/
    21Cengiz Çatalkayahttp://www.yetenekvekariyer.com/
    22Ceren Bandırmahttp://cerenbandirma.wordpress.com
    23Ceyda Anılhttp://www.ceydaanil.com/
    24Coco de Medinahttp://hrkronikleri.blogspot.com/
    25

    View original post 369 kelime daha

    YAPTIĞINIZ İŞTEN USANDINIZMI?


    Her sabah kalktığınızda işimize gitmeyi büyük bir sorun haline getiriyorsak ve uzun süreli  çalışma saatlerinden bıktıksak, işimize nasıl konsantre olabilirsiniz?

    1. Sadece bırakın: Eğer işyerinizde son noktaya geldiyseniz, çıkış planı oluşturmaya ihtiyacınız var demektir. Ancak, ev kiranızı ödemek için bu işte kalmanız gerekiyorsa ve bu sektörde hemen yeni bir iş bulamayacağınızı düşünüyorsanız bir süre daha devam edip para biriktirin. Biraz dinlenmek için birkaç gün izin alın. Bir taraftan da yeni bir iş aramaya başlayın.

    2. Patronunuzla anlaşmayı öğrenin: Patronunuzla baş etmenin yolu biraz mesafe oluşturmaktır. Patronunuzdan daha iyi olmak için onunla çılgın bir yarışa giymeyin. Çünkü, o bu konuda daha iyidir.

    3. Dengeyi bulun: Küçük, stratejik değişiklikler dengeyi bulmanızda büyük farklar oluşturabilir. Karşınıza çıkan her engelde işinizi değiştirmeyi düşünmek yerine, sahip olduğunuz işe bağlanın, küçük detaylara daha çok önem verin. Sizi mutlu eden anları not alın ve bu çizgiler üzerinden ilerleyin. Büyük kararlar kısa bir süre için memnuniyet verir, ancak eğer küçük problemleri büyütürseniz ve mutlu olduğunuz anları görmezden gelirseniz, bu durum hep tekrarlar.

    4. İş arkadaşlarınızla iyi geçinin: İşinizden nefret ederseniz, her şeyden nefret edersiniz. İşyerinde sorunlarınızı ya da mutluluğunuzu paylaşabileceğiniz arkadaşlarınız varsa, sıkılmazsınız ve işte daha başarılı olursunuz. Hatta bir araştırmaya göre, işyerinde arkadaş sahibi olmanın ömrü uzattığı açıklanıyor.

    5. Biraz esneklik isteyin: Patronunuzdan fazladan bir esneklik isteyin. Yaptığınız iş buna uygunsa çok gerekmedikçe evden çalışın. Bu sayede kendinizi biraz daha rahat hissedebileceksiniz.

    6. Negatif düşüncelerinizi bastırın: İşiniz hakkında şikayet etmek eğlenceli olabilir. Çünkü burada içinizde biriktirdiklerinizi dışarı atıyorsunuz. Fakat, asabiyetinizi göstermek ise öfkenizi daha da kötüleştirecektir. Eğer bu negatiflik iş arkadaşlarınıza da yayılırsa, bu durumu daha kötü hale getirir. Şikayet etmek yerine çözümler üzerinde düşünün. Bu sorunları çözmek için yollar bulmaya çalışın. İşyerinizdeki işleyişi değiştiremiyorsanız, problemlerle baş etmenize yardımcı olacak yolları düşünün.

    7. Sağlıklı olun: Ruh ve akıl sağlığınızın dengeli olması halinde, yapamayacağınız şey yoktur. İşe yeni başlayanlar, her gece ne zaman yatacağınıza karar verin ve bunu sürekli uygulayın. Haftada 3-4 kez uygulayabileceğiniz bir egzersiz bulun ve yapın. Ucuz ve sağlıklı yemekler yapmaya başlayın. Her gün kendinize belirli bir zaman ayırın ve hiçbir şey yapmayın, dinlenin. Gerekirse bunların hepsini yapmak için bir plan oluşturun.

    8. Kötü günlerden sakının: Bir dizi küçük engeller ortaya çıktığında genellikle bunlar sizin için kötü günlerdir. O gün her şey normal halinden daha kötüye gidiyor gibi görünüyorsa, bir adım geri gidin ve neler olduğuna bakın. Küçük engellerin gününüzü mahvetmesine izin vermeyin. Eğer durumlara gerçekçi bir şekilde bakarsanız, potansiyel bir kötü günü başlamadan durdurabilirsiniz.

    9. Kendinizi işinize verin: Muhtemelen zaten bunu bedenen zaten yapıyorsunuz. Eğer işinizi yaparken üretici, meraklı olursanız ve işinizi severek yaparsanız hem işinizden zevk alırsınız, hem de daha başarılı olursunuz. Ayrıca ilgi alanlarınızı da işinize yansıtabilirseniz işinizi zevkli, eğlenceli hale getirirsiniz.

    10. Bakış açısı kazanın: Bugün tüm yaşamınızın sadece bir günüdür. Bu nedenle hayatınızda yaşadığınız olumsuzluklara değil, olumlu olaylara odaklanın. İşte de problemleri çözmenin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmeyin, tam tersi zamanınızı işinizin olumlu yönlerine ayırın. Hayatta karnınızı doyuracak yemeğiniz, yaşabileceğiniz bir eviniz ve yapacak bir işiniz varsa şanslısınızdır. Hele bir de sizinle ilgilenen, sizi merak eden insanlar varsa değmeyin keyfinize. Bu nedenle işyerinizdeki küçük problemleri dert etmeyin ve pozitif olun.

    SEÇİMİN ARDINDAN


    Ülkemizde 17 Aralık 2013 tarihinde başlayan ve farklı kesimlerin Ak Parti hükümeti üzerinde farklı hesaplar yapmayan başladığı bir sürece tanıklık yaptık. Bu tarih ile ülke içerisinden olduğu kadar dış güçler tarafından 30 Mart yerel seçimlerin sonuçlarını etkilemeye yönelik yapılan çalışmaların sonuçları hepimizin merakla beklediği bir hal aldı.  Seçime gününe kadar gelen süreçte siyasi tarihimizde görmediğimiz bir kampanyaya şahitlik ettik. Ülke gündemi tamamen yerel seçim ile ilgili konulardan oluşurken 30 Mart akşamının ortaya çıkaracağı sonuçlara göre planlar yapan ve hayaller kuranlar için ayrı bir önem arz ediyordu.

    11 yıllık Ak Parti iktidarını normal yollardan sona erdiremeyen rakipler son üç ayda yaşanan olaylardan ortaya çıkacak ve siyasetin dışında oluşan yöntemlerden medet umar haline geldiler. Dış kaynaklı ve hiçbir zaman ülkemizin iyi olmasını istemeyen ülkeler ve güçler tarafından yönetilen sosyal paylaşım ortamlarında hükümet aleyhine çıkacak paylaşımlara odaklanan ve medet uman bir yaklaşımın sanal heyecanlarına şahitlik yaptık. Mahkeme kararı dinlemeyen ve aslında ülkemizi ciddi almayan bu paylaşım sitelerine erişimin haklı olarak engellenmesini milli bir dava haline getiren siyasi partilerin bu yaklaşımının sorgulanmadan geçilmemesi gerekir.

    30 Martı heyecanla bekleyen ve o günün akşamı yeni bir Türkiye bekleyenlerin aslından diğer tarafta kaos istemeyen ve istikrarın devam etmesinin bilincinde olan bir çoğunluğun farkında değildiler yada bu çoğunluğu yok sayıyorlardı. Ülkenin son on yılda yakaladığı istikrarın sonucunda çoğunluğun gelir seviyesinin yükselmesi ve ülkede yaşanan değişim iktidarın devamı yönünde önemli etken olarak öne çıkıyordu. Bunun yanı sıra sağlık ve ulaşım başta olmak üzere birçok alanda hükümetin yaptığı yatırımların direk insanlara yansıması hükümetin alacağı desteğe önemli bir gerekçe oluşturdu.

    Hepsinin ötesinde seçim sonuçlarının etkileyen önemli bir etken olarakta siyasi parti liderlerini göstermekte gerekir.  Liderin tutarlılığı, duruşu ve en önemlisi insanların güvenini kazanması seçim sonuçlarını direk etkilediğini en son seçimlerde daha iyi ortaya çıktı. Sayın Başbakanımızın geçen on bir yıla rağmen hala seçmenleri tarafından ne kadar sevildiği ve önemsediği 30 Mart akşamının en önemli sonucuydu. Dünyada çok az görünecek bir desteği yıllardır alan ve sürdüren bir liderin bu kadar sevilmesinin siyasi rakiplerince çok iyi değerlendirilmediğini diğer partiler aldıkları oy ile gösterdiler.

    Yerele gelince,  Belediye Başkanımız son beş yılda kentsel değişimi çok iyi yönetmenin sonucunu tekrar seçimi kazanarak gösterdi. Parti olarak il başkanı, belediye başkanı ve milletvekillerinin uyumu bu başarının gelmesinde önemli etken oldu. Belediye başkanımızın yatırımlardaki seçimi ve önceliği belirlemesi kentin değişimini sağladı. Özellikle kent parkı üst düzey bir kentsel proje seçimi olduğu çok iyi göründü. Başkanımızın beş yıllık yönetim sürecinde, kentin değişimine yönelik çalışmasının yanı sıra içme suyu sunumunda ve kentin temizliğinde gösterdikleri başarıda önemli bir oy almalarında etken oldu. En önemliside takım çalışması ve yönetimde gösterdiği tutarlılık başarı algısını yükseltti. İktidarın yerel yönetimlere verdiği destek ve milletvekillerimizin yanında olmasıda başkanımızın başarı çıtasını yükseltti kanısındayım.

    En yakın rakibine göre aldığı bu düzeydeki yüksek oy gerek mevcut iktidarın gerekse belediye başkanımızın Kırşehir halkı tarafından verilen desteği çok açık gösterdi. Bu seçim sonucu başkanımızın kentin değişimini ve yönetimini daha farklı kılacak çalışmalar yapmasına önemli bir güç verecektir. Başkanımızı ve ekibini kutlarken, seçim sonuçlarının ülkemize ve kentimize hayırlı olmasını diliyorum.

    Yoğun iş temposunda zihninizi canlandırmak için 10 yol


    Yoğun iş temposunu sadece günümüz çalışanlarının enerjisini emmekle kalmıyor aynı zamanda bireyin kendi zeka seviyesiyle ilgili neredeyse şüpheye düşmesine neden oluyor. Peki ne yapmalı?

    Günümüz çalışanları çok fazla algı zorlayıcı unsurla Tired businesswoman with telephonesbir arada başa çıkmak zorunda kalıyor. Bu durumla başa çıkarak zihnimizi rahatlatırken bize daha zeki olduğumuzu hissettirerek hayatımızı kolaylaştıracak 10 yolu Time dergisi şöyle sıralıyor:

    1 – İyi bir ofis sandalyesine ya da çalışma masasına sahip olun
    Çalışma alanınızda rahat olmak aklınızı gerekli işlere vermenizde en kolaylaştırıcı unsurlardan biri

    2 – Çoklu görevden vazgeçin
    Beyin Kuralları kitabının yazarı John Medina, beyninimizin çoklu görevlerle başa çıkamayacağını işlerimizi sıraya koymamız gerektiğini söylüyor. İşler arasında gidip gelmenin ne zararı olabilir ki, diye düşünenlerdenseniz çalışmalar gösteriyor ki iki ayrı konu arasında gidip gelmek sadece işlerin kesintiye uğramasını yüzde 50 artırmakla kalmıyor aynı zamanda hata yapma oranını da yüzde 50 artıyor. New England Journal of Medicine’daki bir araştırma açıklıyor ki araba kullanırken cep telefonu ile konuşan bir bireyin kaza geçirme oranı dört kat daha fazla. Çünkü beynin aynı anda araba kullanıp konuşmaya tüm dikkati vermesi mümkün değil. Ayrıca hoparlör özelliğini kullanıyor olmak da sonucu değiştirmiyor.

    3 – Tüm duyularınızı kullanın

    Aslında çalışmak beyniniz için çok eğlencelidir ve çalışırken olabildiğince duyunuzu kullanıyor olmak sizi daha uyanık kılar. Renkli kağıtlar ve kalemler kullanın. Tarçınlı ve karabiberli çaylart için ve fondan müzik sesleri yükselsin…

    4 – Bir günde çok fazla karar almayın

    Kulağa pek inandırıcı gelmediğinin farkındayız fakat eğer ki sabahleyin aşışverişe giderseniz arkasından kurabiyesiz bir öğle yemeği yeme konusunda kendinize söz verirseniz ve arkasından iki iş teklifi arasında bir seçim yapmanız gerekirse muhtemelen yanlış işi seçeceksiniz çünkü kurabiyeyi yemediniz. Scientific American’a göre seçim yapmak beyninizin yürütme görevini tüketiyor ya da başka bir değişle zihinsel sistem soyut düşünme, planlama ve odaklanmada biri diğerinin yerini aldığında karışıyor. Bu da ardışık olarak bir sonraki seçiminizi etkiliyor.

    5 – 20 dakikada bir kısa ara verin

    Cognition’daki bir araştırmaya göre beynin bir konu üzerindeki dikkatini srüdürmesi 20 dakika. Dolayısıyla bu süre bitiminde kısa bir ara vermek zihni yeniden odaklanma konusunda hazırlıyor. Bu hileye “anlık etkinsizleştime” deniliyor. Eğer ki uzun bir çalışma periyodunun ardından zihniniz yeterince keskin değilse bu tamamen yorulmadığınız anlamına geliyor. Kullanmakta olduğunuz spesifik nöral ağı tazelemek için sadece başka bir şeye odaklanmanız yeterli.

    6 – Kendi günlük ritminizle çalışın

    Erkenci kuş musunuz yokse gece baykuşu musunuz? Her akşamüstü uykunuz mu geliyor? Yoksa kendinizi en zinde hissettiğiniz zaman dilimi akşamüstü mü? Tek silindirle çalışıyorken önemli bir toplantı düzenlemeyin ve en zirvedeki saatinizi de çalışmak yerine doktor randevuları ile ziyan etmeyin.

    7 – Her 90 dakikada bir 10 dakika dinlenin

    Siz uyanıkken beyin döngünüz yüksek uyarımdan düşük uyarıma doğru her 90 dakikada bir geriliyor. Bu noktada odaklanma, net düşünme ya da büyük resmi görme zayıflıyor. Belirtileri biliyorsunuz: Yorgun, aç ve uykusuz hissetme, kahveye ulaşma ihtiyacı. Harvard’dan Herbert Benson kendinizi üretici olmayı bırakıp stresli hissetmeye başladığınız noktaya çalışma konusunda yönlendiriyor. Bu noktada vitesi boşa almak gerekiyor. Meditasyon, esnetme egzersizi, evcil hayvanı besleme, kısa bir yürüyüş, sıcak bir duş, piyano çalmak ya da resimlere bakmak. Beyninizin rahatlayarak gündüş düşlerine dalmasını sağlamak algılarınızın yeniden açılması konusunda yardımcı olacaktır.

    8- Güçlü bir şekerleme yapın

    Araştırmacılar gün sonlanırken öğrenme yetimizin düştüğünü kanıtladılar. Fakat akşamüstü iyi bir şekerleme yapmak hafızayı yüzde 20 oranında tazeleyebiliyor.

    9. Doğadan kopmayın

    Parkta yürümek, dışarıdaki ağaçları pencereden izlemek hatta natürmot resimlere bakmak… Tüm bu davranışlar zihninizin olduğundan daha farklı uyarılmasına sebep oluyor. Doğaya katılmanın Zihinsel Getirileri başlıklı çalışmaya göre doğa bizim istemsiz dikkatimizi çalıştırıyor. İstemsiz dikkatin uyarılması ise daha iyi konsantre olmamızı sağlıyor.

    10 – Başınızı alıp gidin

    Bir ceo size dağda bisiklet kullanmayı tavsiye ediyor. Çünkü bu işi gücü düşünmeyi bırakarak hayattaki en önemli şeye hayatta kalmaya odaklanmanızı sağlıyor. Muhtemelen kaçmanızın mümkün olmadığını düşünüyorsunuz fakat sonuçta bu sizi kurumunuz için daha iyi bir lider haline getirecektir. Mecazi ya da gerçekten Afrika’ya gitmek zihninizi tazelemkele kalmaz sizi daha üretken hale de getirir. Bütçe gerçekleştirme, pazar araştırması ya da işe alım süreçleri. Bölye bir seyahatin ardından dünyaya bambaşka bir perspektiften bakacağınız aşikar.

    Yeni İK cılara…


    İnsan Kaynakları yönetimi ile ilgili açılan sayfa, grup, blog vs. takip etmeye çalışıyorum. Yeni yeni isimler yeni yeni uygulamaları anlatmaya çalışıyorlar. Farklı etkinlikler ile birbirlerini marka yapmaya çalışıyorlar. Genç arkadaşlarımız daha bir heyecan ile bu akışın içinde yer bulmak adına çaba gösteriyorlar.
    Tüm bu olanları anlamaya çalışırken İnsan Kaynaklarının daha tanımını bile tam anlatamadan her geçen gün yeni bir kavram ortaya atmayı çok gereksiz görüyorum.
    Mezun oldukları okuldan İK yı öğrenmeden mezun olan İk cılar, deneyim veya referans olmazsa iş verilmeyen genç İK cılar, asgari ücretle çalışan işgörenler ve çalışanı sömüren patronların olduğu bir çalışma yaşamında kendi kendimizi kandırmak yerine gerçeğimize göre birşeyler yapsak olmazmı ?

    AHDE VEFA


    Vefa yok, ahde hürmet hiç… Emanet lafzı bi medlul

    Yalan rayiç, hıyanet, mültezim her yerde, hak meçhul!

    Ne tüyler ürperir ya RAB! Ne korkunç inkılâp olmuş:

    Ne din kalmış, ne iman, din harap, iman serab olmuş

    M. Akif ERSOY

    Bu yazının zamanlamasını önemli görüyorum. Birçok insanın kendini gözden geçirip, birçok konuda sorgulayacağı bir takvimdeyiz. İnsan ilişkilerinin bu kadar zayıfladığı ve insan sözünün bu kadar geçersiz olduğu bir zaman olmadı sanırım. Çevremiz yalanın, mevki, makamın esiri bir sürü insancıklarla doldu. Her gün birkaç defa yemin edip yeminini bozan, kefaretini ödemeyen vefa duygusundan mahrum bir sürü hasta ruhlu insanlarla doldu.  Bıktık her gün yemini bozan, verdiği sözü tutmayan, bir dediği, diğer dediğiyle çelişen insanlardan bıktık, usandık. Türlü, türlü iyilik görüp de, elinden, kolundan tutup, bir yerlere gelmesini sağlanan kimselerin vefasızlığını gördükçe, bildikçe, konuştukça deliler gibi oluyorum. Neredesiniz bir vefa uğruna harap olup, türap olup gidenler. Mertliği, yiğitliği vefayı, bütün, bütün unutmuş gönüllerimize, duygularımıza gelin doldurun ve doldurun da vefasızlardan olmayalım. İçtiği bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırını sayan vefalı insanlar neredesiniz?  Ahde vefanın imandan olduğunu bilen dost gönüllü insanlar neredesiniz?

    Demem o ki ahde vefalı olmak lazım.

    Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, sözünü tutmak konusunda da o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce iyi düşünmeli, söz verdikten sonra yerine getirememe endişesiyle adeta titremelidir. Şahsiyeti oturmuş insanlar, söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. İnsan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalıdır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması, ahde vefaya bağlıdır. Bu güven olmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün değildir.

    Bir diğer ifade ile Vefa, yapılan iyilikleri unutmamak, aynıyla veya ziyadesiyle karşılık vermek, dostun cefasına katlanmak, hataları görmezden gelmektir. Toplumu ve aileyi ayakta tutan en önemli haslet, karşılıklı gösterilen vefa duygusudur. Anne-baba, eş, çocuklar, yakın-uzak akraba, hocalarımız, arkadaşlarımız ve benzeri üzerimizde hakları olan kişiler başta olmak üzere, birlikte yaşadığımız tüm insanlara karşı da vefakâr olmalıyız. Bu aynı zamanda kulluğumuzun da bir gereğidir.

    “Bilesiniz, kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza (vefasızlığın derecesine uygun) bir sancak (dikilecek).Bu falanın vefasızlığıdır denecek. (Böylece vefasızlığı teşhir edilecektir.) (Müslim)

    Ahde Vefa (Sözünün Eri Olmak)

    Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.

    Derler ki: “Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.”

    Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek: “Söyledikleri doğru mu diye sorar.

    Suçlanan genç der ki: Evet doğru.

    Bu söz üzerine Hz Ömer; anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki: “Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hısımla çıktı, atıma bir taş, attı ve atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir tas attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret” dedi.

    Bu söz üzerine Hz Ömer: “Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin” dedi.

    Bu sözden sonra delikanlı söz alarak, “Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başladı.

    – “Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkini zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der.

    Hz. Ömer dayanamaz der ki: ”Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?”

    Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki: “Bu zat benim yerime kalır.’”

    O zat, Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As’ dan dan başkası değildir.

    Hz. Ömer, Amr’a dönerek, “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der.

    O yüce sahabe ise “Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.

    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak genç’ in gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve ‘babamızın kani yerde kalsın istemiyoruz’ derler.

    Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki: “Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.”

    Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: “Biz de sözümün arkasındayız.”

    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki: “Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?” Genç vakurla basını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan) “Ahde vefasızlık etti” demeyesiniz diye geldim der.

    Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As’a der ki: “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun”.

    Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyken razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir, “Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. “İnsanlık öldü” dedirtmemek için kabul ettim” der.

    Sıra gençlere gelir, derler ki: “’Biz bu davadan vazgeçiyoruz.”

    Bu sözün üzerine Hz Ömer: “Ne oldu, biraz evvel” babamızın kani yerde kalmasın” diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?’ der.

    Gençlerin cevabi da dehşetlidir: “Merhametli insan kalmadı” demeyesiniz diye…

    Kent Stratejileri 1


    Zaman Gazetesinde, Melih Arat’ın Başbakan’a açık mektup,  “Şehir stratejileri” konulu yazısını okurken 2007 yılında ilk kez yapılan Belediyelerden Norm Kadro Uygulaması ve Stratejik Planlama çalışmaları aklıma geldi. Bu süreci oluştururken ve uygularken yaşadığımız deneyimler Melih beyin yazısını destekleyecektir.

    Kırşehir Belediyesine yeniden yapılandırma sürecinde yer almak için Özel Sektörden gelen tek kişi olarak bu konulara ilgi gösterdim. İki ayrı üniversiteden konusunda uzman iki Doçent ile bu çalışmaları tamamladık. Mevcut belediye personelinin ilgisiz kalmasına rağmen bazen zorlama ile bazen başkalarının iş yükünü üzerimize alarak norm kadro ile Kırşehir Belediyesinin Stratejik Planını oluşturduk. Stratejik Planlama sürecini bilen biri olarak mutlaka doğru ve uygulanabilinecek plan kavramını çok önemli görmekteyim. Çok doğru yaptığınıza inandığınız bir planın uygulanabilirliği yoksa o plan eksik yapılmıştır.

    Kentlerin stratejik planı yapılırken kenti yöneten ve kentin yönetimine inanan tüm paydaşların planın uygulanma sürecinin sorumluluğunu üstlenmeleri gerekiyor. Ama öncelikle inandıkları bir plan olması gerekiyor.

    Melih Arat yazısında diyor ki; “Türkiye’de şehirlerimizin stratejik planları var, ama stratejileri yok.” Ve devam ediyor; bundan bir süre önce tüm şehirlerimiz birer stratejik plan hazırladılar; birçoğunu üniversite hocaları ya da danışmanlar yazdı. Yazılan planlar birer strateji olmaktan öte birer iş listesi formundaydı. İş listeleri de elbette önemlidir; yapılacakları bilirsiniz. Ne var ki, strateji ile iş listesi birbirinden çok farklıdır. Teknik ve akademik açıklamalara girmeden söyleyeyim; strateji dediğiniz şey bir iki kelimeyle ifade edebileceğiniz, bir kurum ya da toplumda herkesin bildiği bir şeydir. Şehirler açısından en açık ve net strateji, odaklanma stratejisidir. Her şehir belirli bir konuda uzmanlaştığında bir çekim merkezi olur.”

    Melih Arat’ın yukarı stratejik planların hazırlanması ile ilgili yaklaşımına karşı çıkacak kent yada belediye herhalde yoktur. Özel sektörde mükemmel dediğimiz şirketler, stratejik planlarına göre yönetilen kuruluşlardır.

    Bu kuruluşlar neden stratejik plan yaparlar ve buna göre yönetir/yönetilirler? Kuruluşun Misyonu ve Vizyonu vardır. Bulunduğu sektörde ulusal, büyükse uluslar arası rakipleri vardır. Kuruluş kazanmak, kar etmek ve daha çok büyümek isteyecektir. Bunları yapması içinde hedefleri olacaktır ve bu hedeflere ulaşmak için iş planları değil, stratejik planları oluşturacaktır. Bu stratejik planlar normal iş planından farklı olarak hedeflere daha kolay ulaşacak özelliklere sahip olmalıdır. İşi bilen kuruluşlar bu süreci bu şekilde yönetmektedirler.

    Kentlerin stratejik planları nasıl olmalıdır? 

    Yada kentlerin stratejik planlarını sadece belediyeler mi yapmalıdır? ,

    Kentler her ne kadar tarafından belediyeler yönetilse de Valilik ve Üniversite gibi direk kentin yönetiminde paydaş olan kurumları bunun dışında tutmamak gerekiyor. Belediyelerin kendi süreçlerine göre hazırladıkları stratejiler diğer paydaşların desteği olmadan uygulanamıyor. Yâda bir kendin geleceğini belirlemek ve kenti o geleceğe göre şekillendirmeye belediye başkanlarının yetkinliği yetmiyor. Belediyelerin hazırladıkları stratejik planları, istisnaları hariç tutarsak genelde belediye başkanlarının hayalleri oluşturuyor ya da belediye başkanının hiç bilgisi olmadan bir plan ortaya çıkıyor.

    Oysa kentlerin stratejik planları tamamen tüm paydaşların katılımı ile kentin mevcut durumu ve kentin kaynakları göz önüne alınarak uzun vadeli ve gerçekçi olacak şekilde yapılmalıdır. Her belediye seçiminde iş planı hazırlar gibi stratejik plan yeniden değişmemelidir. Yeni gelen belediye başkanı bir önceki stratejik planı uygulamakla yükümlü olmalıdır. Ancak stratejik planı uygularken iş planlarını değiştirilebilir olmalıdır. Stratejik planı hazırlarken kentin uzun vadede misyonunun ne olacağı belirlenip, kentin marka olacağı alan veya alanlar iyi belirlenmelidir. Marka alanına göre belirlenecek stratejik hedefler daha açık olacağı için planlarda karışıklık ve değişkenlik olmayacaktır. Kenti marka yapacak alan belirlenmeden sadece iş planı tarzında yapılacak planların kente değer katması mümkün olmayacaktır. Marka alanı belirlenirken kentin kaynakları, coğrafyası ve kuvvetli olduğu alanlar iyi tespit edilmelidir.

    Bu konuda Melih Arat; “her şehir kendine bir tema seçmeli ve bu temayı en iyi şekilde işlerken tüm şehri de bu konuda yatırım yapmak üzere seferber etmelidir. 81 ile 81 tema lazım. Net, mantıklı ve akıllıca temalar. Amerika’da Las Vegas ya da Los Angeles, akıllı insanların seçimleriyle kendi alanlarında marka olmuşlardır. Bu şehirlerdeki kişi ve kurumlar da şehrin temasına yatırım yapmışlardır. Bir şehrin teması hem başka yerlerden yatırım hem de turizm çeker. Kahramanmaraş’a tekstilin merkezi diye yatırım yapılır; Kapadokya’ya peribacaları için gidilir. Ama Kırşehir’in ya da Çankırı’nın bir teması yoksa bu şehirler kendi yağlarıyla kavrulurlar” diyor.

    Buna örnek olarak Kırşehir’i verirsek; Ankara-Kayseri arasında kalan sanayisinin gelişmediği, tarımın belirli ölçüde yapıldığı ve çok çeşitli ürün yetiştirme kapasitesi olmayan bir coğrafyaya sahiptir. Kendi yağı ile kavrulması bir müddet sonra mümkün olmayabiliyor. O zamanda marka olma ihtiyacı oluşuyor. Kapadokya girişinde bir il olması ve kaplıca turizminden faydalanabilecek kaynakları sahip olması ve eğitimdeki kalite ve bağlı olarak sınavlardaki başarısı eğitim alanında marka olabileceğini göstermektedir. Üniversite alt yapısının iyi olması ve üniversite sürecinin başarılı bir şekilde geliştirmesi ile eğitim alanında markasını güçlendirecektir. O halde bu ilin marka alanı kaplıca turizmi ve eğitim olacaktır. Stratejik planlarda bu iki alana yönelik yapılacak ve kentin mevcut durumu ile ilgili olağandışı değişiklikler olmadıysa plan değiştirilmeyecektir.

    Stratejik planların uygulaması zorunlu olmalıdır?

    Son yıllarda yerel yönetimlerde yapılan değişim ile belediyelerin ve özel idarelerin stratejik plan ve bu plana göre bütçe ve performans planı oluşturmaları zorunlu hale getirilmiştir. Stratejik plan hazırlandığında, bütçe ve performans planı da ilgili dönemde ilgili bakanlıklara gönderilmektedir. Sonrasında ise bunların uygulanıp, uygulanmadıkları ya da uygulanma oranları sorgulanmamakta, sorumluluk belediye başkanlarının inisiyatiflerine bırakılmaktadır. Belediyesinin stratejik planı ya da performans planını merak edip bir kez dahi bakmaya gerek duymayan belediye başkanlarının olduğunu düşünürsek bu sürecin belediye başkanlarına bırakılmasının ne kadar yanlış olduğunu görebiliriz.

    Aslında yakın coğrafyalar aynı alanda marka olmak isteyen iller, ulaşım ağı ve illerin kapasiteleri gibi etkenler düşünülerek kentlerin hep bir arada düşünülerek yapılacak ulusal kent stratejik planları oluşturulmalıdır. Kentlerin stratejik planı ve performans planları merkezi bir birim tarafından gözden geçirilmeli ve belediye başkanlarının performansları bu planları uygulama başarıları ile ölçülmelidir. Üzerlerinde bir yaptırım baskısı olmayan başkanlar kendi hayal ya da heveslerini plan diye kentlere dayatabilmektedirler. Binlerce insanların yaşadığı ve geleceği olacağı kentlerin plansız yönetilmesinin cezasını başkanlar değil insanlar çekmektedir.

    4 Ekim 2011

    KENT STRATEJİLERİ 2


    Kent yaşayan bir organizma, toplumsal ve kamusal bir birliktelik ve değerler sistemidir. Kenti sadece içinde yaşayan insanlar, caddeler, parklar ve binan yığınlarından ibaret görmemek lazımdır. Kentleri yaşayan, canlı bir organizma gibi görmeli ve mana yüklemelidir. Benim mana yükleme ile tanımladığım kentsel mana “kentlerin ruhu” deyimidir. Kentler tarihlerinden bugüne tResimaşıdıkları kentsel tarih ve kültür birikimler ile içinde yaşayan insanlardan aldıkları değerler ile bir ruha sahip olmaları gerekir diye düşünüyorum. Kentleri sadece bina yığınları ile bu binalara ulaştıran cadde ve sokaklardan ibaret görmek benim deyim ile kent ruhunu kabul etmemektir. Kentleri ruhu olan bir kavram olarak görürsek kent dendiğinde ilk olarak aklımıza gelen İnsan olacaktır. İnsanın olduğu her yeri ise insani olarak göreceğimizden kentlere farklı manalar yüklemek zorundayız.

    Kentlerin stratejileri olmalı mı?

    Kanun ile kentlerin strateji oluşturulmaları zorunlu hale getirilmiştir. Kent merkezlerinde belediyeler, merkez dışında ise İl Özel İdareleri stratejik planlama yapmakla yükümlü kılınmışlardır. 2007 yılından itibaren il belediyelerin ve il özel idarelerin hazırladıkları yasal stratejik planlar olmasına rağmen bu planların uygulanıp uygulanmadığı konusunda bir yaptırım bulunmamaktadır. Stratejik Planlara uyumlu performans planları ve bütçelerinde oluşturulması yasal bir zorunluluktur. Yani siz bir plan yapıyorsanız bu planın performansını 8 nasıl yapılacağı, süre ne kadar olacağı vs9 nasıl belirlendiği ve bu planı uygularken bütçenizin olup olmadığı ve bütçenin nasıl gerçekleştirileceğinde belirtmeniz gerekiyor.  Yasanın çıkmasından bugüne hangi ilin stratejik planının ne kadar uygulandığı hakkında bir değerlendirme veya puanlama yapıldığı hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla beraber belediye başkanlarının yetkinliğinden dolayı stratejik planı önemseyen belediyelerin olduğunu bilmekteyim.

    Stratejik Plan nedir?

    Tüm dünyada küreselleşme, hızlı değişim, yeni oluşan pazarlardan pay alma yarışı, müşteri beklentilerinin değişmesi gibi nedenler sonucu ortaya yeni yönetim modelleri oluşturma zorunluğu çıkmıştır. Bu model oluşumları ile birlikte organizasyonlar daha stratejik düşünmek, stratejik planlamaya ve stratejik karar almaya eskisinden daha fazla önem vermek zorunda kalmışlardır.

    Stratejik Yönetim daha ziyade özel sektör alanında sadece çok uluslu şirketler, büyük holding ve şirketler tarafından bilinir ve uygulanırken, bugün çok sayıda organizasyon, stratejik yönetimi araç olarak kullanmaktadırlar. Stratejik Yönetim, özel sektör, kamu sektörü ve sivil toplum kuruluşları gibi tüm organizasyonlarda geleceğe yönelik amaç ve hedeflerin belirlenmesine ve bu hedeflere ulaşılabilmesi için yapılması gerekli aktivitelerin belirlenmesini sağlayan bir yönetim modelidir. Stratejik Plan hazırlanırken içerisinde Vizyon, Misyon ve kurumsal değerler gibi kavramlarda yer almaktadır. Bu kavramlar ise stratejik planın en önemli çıktılarından biri olmaktadır.

    Stratejik Planlar neden uygulanmalıdır?

    Belediyeler ticari kuruluşlar olmadığı için üretmede zorlanmaktadırlar. Bu nedenle finansal kaynakların yönetilmesi çok önemli hale gelmektedir. Finansal kaynakların yönetiminde yanlış tercihler, kaynakların boşa gitmesi gibi son derece olumsuz sonuçlar ortaya çıkarır. Finansal kaynakları yetersiz olan kentler, yatırım yapamadığı gibi belediyeciliğin temel hizmet alanlarında dahi hizmet sunamaz hale gelir. Stratejik yönetim sadece finansal kaynakların yönetimi değil, bununla beraber insan kaynakları yönetiminin planlamasının da yapılmasını sağlar.  Stratejik planlama ile harcamalar, bütçeye uyumlu yapılacağından kaynakların kontrolü de planlı olarak yapılmış olacaktır.

    MUTLU YILLARINIZ OLSUN….


    eo

    Sevgili dostlarımızla birlikte geçirdiğimiz 2013 yılını bitirmeye hazırlandığımız yılın bu son saatlerinde yeni bir yılı merak ederken umutlu olmayı da istiyoruz.

    İyisi- kötüsü, acısı – tatlısı, sevinci – kederi velhasıl her şey ile yaşadığımız bir geçen yılı bitirirken, umduklarımızı ve ummadıklarımızı da geride bırakıyoruz.

    Dost kazandık, dost kaybettik, sevdik bazen de sevilmedik ama yüreğimizde hep insan olmanın güzel duygularını taşıdık.

    Yeni gelecek yıla dair biraz daha muhasebe yapmanın sözünü kendimize verdik. Daha çok çalışacağız, daha çok sağlığımıza dikkat edeceğiz, daha çok seveceğiz, daha az kırıp dökeceğiz yani bu yıl daha güzel olacağız.

    Farklı inanan, farklı düşünen, farklı giyinen, farklı yaşayan insanları anlamaya çalıcağız. Empati yapacağız, düşünerek konuşacağız, insanlık adına sorumluluklar taşıyacağız, çevreyi koruyacağız.

    Dostluklarımız, sevgimiz ve saygımız daimi olacak. Birlikte olmaya devam edeceğiz.

    Paylaşacağız ve birbirimize katkı sağlayacağız. Öğreteceğiz, öğrenenceğizde…

    Yeni yılda zamanı geçirmek yerine, kaydedin…..

    Daha çok sevin…Daha çok isteyin..Ve daha çok yaşayın….

    Ve daha çok ‘hoşça’ görün…..

    Ve hikayeleriniz hiç bitmesin….

    Yeni yıl da gözleriniz parlak, dimağınız açık, aklınız net, sevginiz ak, sözleriniz doğru, alnınız pak, ve Allah yardımcınız olsun……

    Ve elbette, güzel yüzlerinizde hep anlamlı bir tebessüm olsun. Sözünüzde şükür, alnınızda alınteri olsun…..

    Tüm güzel duygu ve düşünceler ile daha nice yıllar, sağlıkla, başarıyla, sevdiklerinizle birlikte görmenizi ve geçirmenizi diliyorum… Kırşehir’den hepinize selam ve sevgiler gönderiyorum.

    Ekrem Öztürk

    2014′ e BAŞLARKEN…


     

    “İlim, İlim Bilmektir, İlim Kendin Bilmektir, Sen Kendin Bilmezsin, Ya Nice Okumaktır.” Yunus Emre

    2014 yılı, insanlık ailesinin değişimi daha fazla hissetmeye başladığı bir yıl olacaktır. Çok hızlı değişim hareketlerinin, yeni başlangıçların, her şeyle yüzleşme cesaretinin ortaya çıktığı, karanlıkların aydınlanmaya başladığı, hangi yöne gidebileceğimizi, kim olduğumuzu araştırmak isteyeceğimiz, yaşam programlarının önemini fark edeceğimiz, içtenlik ve sezgilerin ön plana çıktığı bir süreç başlatacak.

    Engellemelerle toplumsal-bireysel enerjilerin dışa vuruşların artık durdurulamayacağı; akıl, sağduyu ve özgüven gösterilirse büyük başarılara imza atılabilecek bir dönemin başladığı yıl olacaktır.

    Bu yıl büyük değişim hareketlerini başlatan, bireyleri ve toplumları yüzleşmeye ve dürüstlüğe çağıran, mücadeleyi tetikleyen, kendimiz ve yaşamımız hakkında bir seçim yapmaya zorlayan özelliklere sahiptir. Bu yıl yeni başlangıçların ifadesi olarak karşımıza çıkıyor, bireysel ve toplumsal alanda oluşan bu değişim hareketinin sadece düşünce düzeyinde kalmayacağını, tüm siyasi, toplumsal, bireysel ilişkilerdeki dengenin de yeniden kurulacağını, sorumluluk alması gereken kişilerin artık sorumluluklarını seve seve yükleneceklerini de gösteriyor.

    2014 yılı, içinde bulunduğumuz yozlaşma ve karmaşa sürecinin biteceğini, kendimize yeni dışlaşma ve başkalaşma alanları bulacağımızı anlatmakta. Uzun vadede enerjimizi tüketen, dağıtan, sinirsel gerilim yaratan baskılı enerjilerden kurtuluyor, yeni bir başlangıç yapmak üzere cesaret ve yüzleşme yapabileceğimiz devre sonlarında ortaya çıkan gerçekten özel bir döneme doğru ilerliyoruz. Bu dönemi iyi değerlendirmek ve gezegen enerjilerine uyumlu davranmakla istediğimiz her türlü yeniliğin kapılarını kendimize açma fırsatıyla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz.

    2014 yılı sorgulama yapmak, kendini aramak, keşfetme yolunda çabalamak için ayna vazifesi görecek bir kendini bilme ve şeffaflaşma yılıdır. Kendisiyle yüzleşme cesareti bulamayanlar için de hayli zorlu olaylar, sağlık sorunları ve çeşitli mücadelelere zemin hazırlıyor. Her insanın kendi içindeki bilgeyi, kendi Yunus’unu yaşama aktarma zamanı hızla yaklaşmakta… Bunun için de şeffaflık gerekir. Şeffaflaşma da ancak arınma ve kendini tanıma ile yaşamda mekân tutar.

    Dikkatli ve farkındalık dolu bir gözle kendimize, ailemize, yakın çevremize, ulusumuza ve diğer ülkelere baktığımızda değişimi hissetmek ve algılamak mümkün. Yozlaşmanın hat safhaya varması demek, düşüşün en dibine inildiğinin ve artık çıkışın yani yükselişin başlayacağının da müjdesi demektir. Her düşüş en tabana inildiğinde düşüşün gücü kadar yükseğe çıkma ivmesi sağlar. Denize çok yüksek bir yerden atlayanlar bunu bilirler, ne kadar derine inilirse o kadar hızlı bir şekilde yukarı çıkılır.

    Yıllardır çekmecelerde saklı kalmış dertler, sıkıntılar, hatta hastalıklarla yüzleşerek kendi kendimize bir tür arınma programı uygulayacağımız bu yılda bazı küçük tedbirler almanın yararlı olacaktır. Karşılaşılan zorluklara ruhsal bir arınma gibi bakmak ve aşmak için çaba göstermek bizi dikeyde, diri, canlı ve sağlıklı tutacaktır. Hatta mücadeleyi sevenler, iç çatışmalardan korkmayan ve kaçmayanlar içinde bir dağcı gibi dağın zirvesine çıkmak, zirvede yeni bir soluk almak, manzaraya oradan kartal bakışı ile bakmak duygusu da verebilir.

    Yeni yıl ile birlikte kendimizi gözden geçirmemiz ve zayıf olan yönlerimiz ilgili kendimizi yeniden yapılandırmalıyız. Bunu için birkaç önerimizin değerlendirilmesi gerekebilir.

    Kendini sorgulamanın önemi

    2014 yılı bireysel gelişimin önem kazandığı bir kendini sorgulama, aşma, değiştirme ve baskılardan kurtulma yılı olacak…

    Kendimizi sorgulamak objektif bakış açısıyla kendimizi karşımıza alarak noksan taraflarımızı tespit etmeye çalışmak kendini tanıma ve bilme çalışmalarının belkemiğidir. Bu sorgulamaları yaparken suçlayıcı hırpalayıcı olmamak ve gerekiyorsa profesyonel destek almak sanıldığından çok daha önemlidir. Terapiler bu noktada büyük önem kazanıyor, tek başına yapılan sorgulamalarda insan sık sık gereksiz yere kendini suçlayarak dar bir alana sıkışıp içine girdiği labirentten çıkamaz hale de gelebilir. Bu noktada olaylara objektif ve bilimsel açıdan bakmak için başka gözlere de gerek vardır ki, karşılığı terapi ve şifadır.

    Kendini tanıma çalışmalarında önemli olan nokta kendi noksan taraflarımızın tespiti ve bunların gelişme yolunda düzeltilmeye çalışılmasıdır. Olaylar arasındaki bağı görmeye çalışmak karşılaştığımız olayların dilini anlamaya yardımcı olur. Karşılaştığımız olaylar kendimizi daha iyi tanımamız için de birer aracıdır.

    Yaşam Programını Öğrenmek Arzusu

    Hepimiz, bu dünyaya belli problemleri aşabilme ve yaşam ödevlerini yerine getirmek için geliriz.. İşte bu problemlerin, onları çözmemiz için yaptığı kademeli çağrı ve davetler, kişinin kader yolunu çizer. Karakter, zamanla bütünleştiğinde kader ortaya çıkar. Karakter, doğarken birlikte getirilir ve bedenleşen şuurun bir ifadesidir.

    Bizler kutuplaşmanın olduğu bir gezegende eğitim görmekteyiz. Kesin evetlerle kesin hayırların kimseye çok yarar sağlamayacağı özel bir döneme giriyoruz. Canlı ve değişken bir evrende, evetler ve hayırlar sık sık yenilenmek ve güncellenmek ihtiyacındadır.

    Karşılaştığımız olaylarda, bilincimizin savunma ve direncinden vazgeçersek, bedenimizin bağışıklığını korumaya devam edebilir ve bulaşıcı hastalıklardan da uzak kalırız. Zihinsel olarak uyarı almaya hazırsak, bedene inmez ama zihin örtülü ve bilinç kapalı olduğunda bedensel rahatsızlık giderek artar.

    “Kendini Tanıma”, kadim zamanlardan beri, gerçeği arayanlar tarafından en önemli ve en zor görev olarak nitelendirilmiştir. Kendini tanımak, “ben” i değil, “kendini” bulmaktır. “Ben” ego olarak getirdiği sınırlandırmalarla, bütünsel ve holistik olanın fark edilmesini sürekli engellerken, Yunus Emre’nin “bir ben vardır bende, benden içeru” deyişine uygun olarak “Kendimiz” dediğimiz şey daha bütünsel olduğundan her şeyi içine alır.

    Gerçek dürüstlük yolunda uğraşanlar için hastalık, bu yolda çok önemli bir yardımcıya dönüşebilir. Belirtilerde, ruhumuzda gizlemek ve yok etmek istediklerimizi, görünür biçimde yaşamak ve çare aramak zorunda kalırız. Eğer karşılaştığımız olaylarda, bilincimizin savunma ve direncinden vazgeçemezsek hastalık bedenin alacağı son çaredir ve tekyönlülüğü giderir, kişiyi yeniden orta noktaya getirir. Birdenbire şişirilen ego oyunları ve güç iddiaları yok olur, hayallerin çoğu yıkılır ve o güne kadar gidilen yaşam yolları sorgulanır. Dürüstlüğün, hastanın yalnız bedenine değil, yüzüne de yansıyan bir olgunluğu ve kabulü vardır. Yaşam bizden büyüktür ve onunla mücadele etmek yerine sörf yapar gibi birlikte akmak daha hayırlıdır. Gerçek dürüstlük, bizleri her türlü korku ve kaygının da ötesine taşır. Kendiyle yüzleşmekten, yenilikten, değişmekten ve objektif olmaktan korkmayan insanın hastalıklarla boğuşması gerekmez. Hasta olsa bile için hızla iyileşecek ve hatta çevreye de örnek olacaktır.

    Bireysel Gelişim, Sosyal Aktivite ve Sağlık açısından alınacak tedbirler

    2014 yılında kendimizi tanımak için özel çalışmalar yapmayı ihmal etsek bile karşılaştığımız karmaşık, şaşırtıcı, bilmece gibi olaylar nedeniyle kendimizle yüzleşmek zorunda kalacağız. Bu yüzleşme yapılmadığında, bireysel ve gezegensel kalkınma aksayacağı için bizler teşvik etmek adına hepimizi hayli zorlu deneyimler bekleyebilir. Deneyimleri zor ya da kolay hale getirmek bizim elimizde. Çaba ve gayretimize göre görünenin ardındaki görünmeyen, atom altı parçacık düzeyinde yayılarak bir kuantum etki oluşturur ve düşünce şeklimize bağlı olarak kendimize yeni olaylar hazırlamamıza, yaydığımız düşünce nedeniyle yeni olaylar çağırmamıza neden olur. Bu hem pozitif hem de negatif açıdan haylı önemlidir bir konudur. Eskiler bunu “Ne ekersen, onu biçersin”, sözleri ile ifade etmişlerdir. Eğer biz pozitifi çağırırsak büyük kolaylıklarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

     

    BİREYSEL GELİŞİM

     

    1- Yaşamınızı başkalarınınkiyle karşılaştırmayın.

     

    2- Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın ki sizin aracılığınızla gerçekleşme şansları olmasın.

     

    3- Enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcamaya özen gösterin.

     

    4- Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.

     

    5- Her şeyi çok da ciddiye almayın; sıkıcı olmayı, mizaha yer vermeyi unutmayın..

     

    6- Kıymetli enerjilerinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.

     

    7- Yaratıcı İmgeleme Gücünüzü aktif tutun.

     

    8- Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.

     

    9- Geçmişin acılı anılardan kurtulun, acıyı yaşama sevinci haline getirmeyin, yaşayın ve bitsin.

     

    10- Yaşam birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır, kimseden nefret etmemeye çalışın.

     

    11- Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiyi bozmasın.

     

    12- Sizden başka hiç kimse sizin mutluluğunuzdan sorumlu değildir.

     

    13- Yaşamın bir okul ve eğitim yeri olduğunu ve öğrenmek/pratik yapmak için burada olduğunuzu unutmayın!

     

    14- Daha fazla gülümseyin ve gülün.

     

    15- Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığınızı kendinize sık sık hatırlatın.

     

     

    SOSYAL AKTİVİTE

     

    1- Ailenizi sık sık arayın, birlikte olmanın yollarını bulun.

     

    2- Her gün sizden başka birine bir şey verin.

     

    3- Herkesi her şey için affetme çalışmaları yapın.

     

    4- Ara ara 70 yaşından büyükler ve 6 yaşından küçüklerle zaman geçirin, size öğretecek çok şeyleri olduğunu göreceksiniz.

     

    5- Her gün tanımadığınız en az bir kişiye “günaydın” deyin.

     

    6- Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündükleri ile ilgilenmeyin önemli sizin siz hakkınızdaki düşüncelerinizdir.

     

    7- Kendinizden memnun olmanın bir yolunu mutlaka bulun.

     

    8- Arkadaşlığı ihmal etmeyin, onlarla teması ne olursa olsun kesmeyin.

     

    9- İnsanın sosyal bir doğaya sahip olduğunu sakın göz ardı etmeyin!

     

    10- Eğlenme ve gezmeye de mutlaka zaman ayırın.

     

     

    YAŞAM

     

    1- Her zaman doğru olduğuna inandığınız şeyi yapın!

     

    2- Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan şeylerden kaderin zorlayıcı etkileri yoksa uzak durun, zorlayıcı etkiler varsa onları da yumuşatmanın yollarını arayın!

     

    3- Her iyi veya kötü durumun değişime tabi olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

     

    4- Kendinizi kötü hissetseniz de kalkın, giyinin ve yaşama katılın.

     

    5- En iyisine henüz sıra gelmedi ama mutlaka gelecek deyin.

     

    6- Karamsar olmayın, karamsar insanlarla fazla zaman geçirmeyin. Karamsarlık bulaşıcıdır.

     

    7- İnandığınız bir öğreti mutlaka olsun.

     

    8- Maneviyat umut verir, umudunuzu en kötü şartlarda bile yitirmemeye çalışın.

     

    9- Manevi gücünüzü yenilemenin size uygun olan yollarını tanıyın ve uygulayın.

     

     

    SAĞLIK

     

    1- Bol sıvı alın

     

    2- Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.

     

    3- Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, GDO nedeniyle de fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.

     

    4- Enerji, heyecan ve duygu paylaşımı ile yaşayın.

     

    5- Size uygun bir metotla Meditasyon, yoga ve dua yapacak zamanı bulun.

     

    6- Daha çok aktif olun, doğayla bütünleşmeyi ve bol oksijen almayı ihmal etmeyin.

     

    7- 2013′ de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun.

     

    8- Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.

     

    9- 7 saat uyuyun.

     

    10- Her gün 10 – 30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.

     

    Bütün bunları uygulamak için gösterilen gayret ve istek bizi Alaca karanlığı gün doğumuna dönüştüren bir simyacı yapacaktır. Unutmayın Dolunay geçti. Şimdi yeni ay doğuyor. Rahatlama, özgürleşme, sıkıntıdan kurtulma, terk etme, bırakıp gitme ve yenilenme zamanıdır.

    Kaynaklar

    – Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur” Hastalıkların yorumları ve anlamları

    – Thorwald Dethlefsen/Ruedıger Dahlke-Mozaik Yayınları