İYİ BİR YÖNETİCİ OLMANIN SIRRI


İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu  uygulamaktan geçer.

 Dört yanlış şunlardır:
– nasihat etmeden infaz  etmek (gaddarlık);
– öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık),
– yönetimde  gevşek olup sınırlar koymak (art niyet),
– özlük haklarının  dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak).
Beş doğru ise  şunlardır:
– müsrif olmadan eliaçık olmak;
– gocunmadan çalışmak;
– haris  olmadan istek duymak;
– mağrur olmadan rahat davranmak;
– ürkütücü  olmadan saygın olmak.
KONFUCYUS

Başarının Sırrı


Usta’ya başarısının sırrını sormuşlar…
‘iki kelime’ demiş;
– Doğru kararlar.
Hepimizden farklı olarak, sürekli doğru kararları nasıl alabildiğini
sormuşlar…
‘Tek kelime’ demiş;
-Tecrübe.
İyi de kardeşim bu tecrübe denen şeyin sırrı nedir diye sormuşlar…
Usta, deriiiiin bir iç çekmiş ve ‘iki kelime’ demiş…
-Yanlış Kararlar

Velhasıl, yanlış yapmaktan korkmayın. Bir doğru sonuca ulaşabilmek için yanlışlarınızı yani neleri yapmamanızı görmek de sizin için iyi bir tecrübedir…

secret-to-success

Bu Blog’da PERYÖN İK Blog Yarışması’nda Yarışıyor


İnsan Kaynakları alanında emek verenleri bir nebze olsun takdir etmeyi amaçlayan bir değerlendirme yapılıyor. PERYÖN, 23.sü’nü düzenlediği İnsan Yönetimi Kongresi’nde, 3. İK Blog Ödülleri’ni bloggerlarla buluşturacak.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (Peryön), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
Bunca yıl bir insan kaynakları gönüllüsü olarak ve amatörce, gerek sosyal paylaşım ortamlarında, gerekse blogumda (www. ekremozturk.com) göstermiş olduğum çaba ve emeği takdire değer görüyorsanız, aşağıdaki adreste yer alan listenin 6. sırasındaki Ekrem Öztürk’ ü yani beni işaretleyip, liste altındaki oy kullan butonunu tıklamanız yeterli olacaktır.

Tüm İK Bloggerlerına başarılar diler, İnsan Kaynakları alanında emek veren herkese İK Amatörü olarak teşekkür ediyorum.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

 

cr6saw0ucaajsl0

Mezun Oldum, “Beni İşe Al!”…


Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan işsizliğin en çok etkilediği kesim genç nüfus olup, bunlar içerisinde ise yeni mezun olanlar daha çok etkilenmektedir. Okullaşma ile birlikte ilk ve orta eğitim alan nüfusun sayısının artmasına paralel olarak artan ve her kentte açılan Üniversiteler ile yükseköğretim görenlerin sayısı da artmıştır. Bu artış ile birlikte yükseköğretim görmüş, genç nüfusumuzda işsizlik oranındaki yükseliş devam etmektedir.
Sosyal medyada işsizlik feryadı yapan gençlerin durumu, yürek yakar hale gelmiştir. İnsan kaynakları platformlarında iş arayışında olan yükseköğretim görmüş gençlerimizin çabaları ve bu işsizliğin sebep olduğu ruh hallerini tarif etmek mümkün değil. Artık iyi bir üniversiteden mezun olmanın iş bulmaya yetmediğini, gençler iyi biliyor ve yaşadıkları iş arayışlarında bu durumu çok iyi görebiliyorlar. Ön lisans, lisans hatta yüksek lisans yapan gençlerin, iş bulma umudu ile birkaç saatlik eğitimlere sonucu verilen belgelere umut bağlaması işin en üzücü tarafı olarak göze çarpıyor.
Biz insan kaynakları danışmanları ve uzmanlarını, iş bulmada bir taraf olarak gören halen eğitim gören ve yeni mezunların cevap aradığı birçok soru ile karşılaşıyoruz.
– Eğitim görürken kendimizi nasıl geliştirmeliyiz?
– Hangi eğitim ve kurslara gitmeliyiz?
– Hangi sertifikaları alırsak, iş bulmada faydası olur?
– İş arayışı sürecine girdiğimizde nerelere ve nasıl başvuracağız?
Gibi sorulara yanıt vermek onların gelişmesinde yada iş bulmasında çok fazla katkı sağlamıyor. Lisans alan bir öğrenciye staj ve eğitim konusunu ile ilgili farklı kaynaklara yönlenmeleri ve deneyim paylaşımlarından yararlanmaları dışında önerimiz olamıyor. Lisans eğitimi alan ve yüksek lisans yapan bir genç insanın, iş arayışı nedeniyle birkaç saatlik veya günlük eğitim ile sertifika peşinde koşmasını iyi algılamak gerekiyor. Yüksek öğretim mezunu bu gençlerin iş bulamamaları nedeni olarak, olarak onların eğitim yada sertifika eksikliğini mi, yada temel sorun olan istihdam edilecek alanların olmamasını mı göstermeliyiz.
Her yıl işgücüne katılan üniversite mezunlarının sayısına 400 bin kişi daha ekleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, en son mezun olunan okul ve mezun olunan alan itibarıyla Türkiye’de 28 milyon 271 bin kişilik işgücünün, 5 milyon 388 milyonluk kısmını yüksekokul veya fakülte mezunları oluşturuyor. İşgücündeki üniversite mezunlarının sayısı 2014 yılında, önceki yıla göre yüzde 10 daha arttı. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı da, geçen yıl 54 bin artarak 557 bine, istihdam edilenlerin sayısında 338 bin artarak 4 milyon 831 bine çıktı. Bu gelişmeler doğrultusunda yüksekokul veya fakülte mezunları arasında 2012’de yüzde 10 olan işsiz sayısının, 2015 yılında yüzde 11 civarında olması bekleniyor.
Sürekli olarak, her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezununa istihdam alanı sağlamanın zor olduğunu kabul etmek lazım. Bu mezunların alanlarının istihdama yönelik olmaması yada belirli alanlar üzerinde yığılma olması da istihdam sağlama ayrı bir sorun olarak görülmelidir. Ulusal düzeyde insan kaynakları planlaması yapılmadığı için güncel alanlarda popüler olan bölümleri yüksek eğitimde tercih eden gençler mezun olduklarında bu bölümlerin cazibesini kaybettiğini gördüklerinde hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.
Türkiye’de 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunlarının çoğunluğunu, sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunları oluşturuyor. Buna göre, imalat ve işletme mezunlarının yüzde 16,8’i, sanat mezunlarının yüzde 15,9’u, yaşam bilimleri mezunlarının yüzde 14,5’i işsizlik sorunu yaşıyor. Sosyal ve kişisel hizmetler, bilgisayar, gazetecilik ve enformasyon, mimarlık ve inşaat mezunlarının işsizlik oranı, üniversite mezunlarının genel işsizlik oranının üzerinde seyrediyor. Üniversite mezunları arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu alan imalat ve işletme oldu. Bu alanlardan mezun olanların yüzde 16,8’i işsiz durumda bulunuyor. İşsizlik oranında imalat ve işletmeyi, sanatla ilgili alanlar izliyor. Sanat bölümlerinden mezunların yüzde 15,9’u işsizlik sorunu yaşıyor. Eğitimli iş gücünde işsizlik oranının yüksek olduğu bir diğer alan ise yaşam bilimleri. Bu alandan mezun olanların yüzde 14,5’i iş arıyor.
Sosyal ve kişisel hizmetler mezunlarının yüzde 14,3’ü, bilgisayar mezunlarının yüzde 14,2’ü, ulaştırma hizmetleri ve çevre koruma mezunlarının yüzde 14,1’i, iş ve yönetim mezunlarının yüzde 13,5’i, gazetecilik ve enformasyon mezunlarının yüzde 13,2’si, tarım, ormancılık ve balıkçılık mezunlarının yüzde 12,2’si, fizik bilimleri mezunlarının yüzde 11,9’u, mimarlık ve inşaat mezunlarının yüzde 11,2’si iş sahibi değil. Üniversiteli işsizlerin 203 binini iş ve yönetim mezunları, 59 binini öğretmen eğitimi ve eğitim bilimleri, 46 binlik kısmını mühendislik işleri mezunları oluşturuyor.
Her yıl işgücüne katılan 400 bin üniversite mezunu ve 557 bin civarında işsizlik sorunu yaşayan üniversite mezunu olduğunu düşünürsek, gelecekteki eğitimli işsizlerin artan sayısını ve buna bağlı yaşanacak sorunları hayal etmek zor olmamalı. Yükseköğretim görmüş insanların, mezuniyet sonrası iş bulamamalarından kaynaklana birçok sorun yaşadıklarını biliyoruz. Çocukluktan itibaren bir üniversite bitirmeye ve bir unvan kazanmaya yönlendirdiğimiz gençlerin çoğunluğu istemedikleri bir bölümde eğitim almak zorunda kalıyorlar. İstemediği bölümde eğitim alanlar ile birlikte istediği bölümde eğitim alan gençlerimizin çoğunluğu mezun olduğu alanın dışında ve istemediği bir sektörde çalışmak zorunda kalıyor. Ne iş olsa çalışırım talebi, işsizliğin getirdiği bir sonuç olarak mutsuz çalışanlar sorununu da ortaya çıkarıyor.
Her geçen gün artması beklenen yükseköğretim görmüş insan kaynağının işsizlik sorunu sadece istihdam alanları oluşturmaya yönelik çalışmalar ile giderilemeyecektir. Eğitimde insan gücü planlaması veya işgücü planlaması yapılmadığı için, yükseköğrenim mezunlarında sürekli olarak işgücü arzı oluşmaya devam edecektir. Bu noktada ulusal boyutta bir insan kaynakları planlamasının yapılmasının mutlaka gerektiği söylenebilir. Ülkenin gereksinimlerine göre oluşturulacak istihdam alanları ve bu alanlara göre okullar ve bölümlerin açılması zor olmamalı diye düşünüyorum. Birçok ülkenin ulusal insan kaynakları planlaması varken, bizim bundan uzak kalmamız başta eğitim ve istihdam planlaması olarak sanırım en zayıf alanımız olacak. Ulusal insan kaynağı yapılamadığı için bazı alanlarda insan kaynağı bulunamazken, bazı alanlarda ise yükseköğretim görmüş gençlerimiz işsizlik sorunu yaşamaktadırlar. Yükseköğretim görmüş yeteri kadar insan kaynağı olan bazı bölümlerde ise farklı bölümlerden mezun olanların yanı sıra bir alt eğitim kurumundan mezun olanlarında istihdam edilmesi de, yükseköğretim mezunlarının işsizlik sorunu yaşamasına neden olmaktadır. Ulusal işgücü planlaması yapılması ve yükseköğrenimde yüksekokul ile fakülteleri ve öğrenci sayıları geleceğin ve gereksinimlerin beklentilerine göre planlamalıdır.
Yükseköğrenim görmüş gençlerin işsiz kalmasının daha ağır maliyetlerinin olduğunu da unutulmamalıdır. Yükseköğretim görmüş genç nüfusu istihdama katamayıp, işsiz bırakmanın maliyetini yok sayamayız. Eğitim gördüğü alan dışında zoraki çalışmak zorunda kalanların eğitimleri de bir maliyet olarak kabul edilebilir.
Yükseköğretimi mezunu işsizlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan ve en önemlisi ise tükenmişlik sendromu yaşamalarıdır. Yoğun ders çalışma ve kazanmaya yönelik baskı ile Üniversiteye girişe kadar geçen sürecin ardından hemen iş bulma arzusunu kaybeden bir genç, iş arayışında karşılaştığı, deneyim, referans, bir veya birkaç dil bilme gibi yetkinliklerin sorgulanması ile tükenmişliğe yönlenmeye başlıyor. İşe alımlarda karşılaştıkları haksızlıklar, ayrımcılıklar ve hak yendi duygusu bu tükenmişliği daha çok arttırıyor. Tükenmişlik hissini yaşamaya başlayan bir kişi ise duygusal çöküş, duyarsızlaşma ve azalmış başarma motivasyonu şeklinde yaşamaya başlıyor. Bunun ardından pes etmişlik ve iş bulmaya yönelik beklentilerini azalması ve çevre baskısı ile iyice kaybetmiş duygusuna sahip oluyor ve kendini bırakıyor. Tükenmişlik sendromu yaşamaya başlayan bir genç, ailevi sorunlar ve diğer ilişki güçlükleri, dolayısıyla yalnız kalma gibi manevi kayıplar, alkol-sigara ve diğer madde kullanım bozuklukları, fizyolojik ve psikolojik belirtilerle, depresyona kadar giden ciddi olumsuzluklar ile karşılaşabiliyor.
Bu durumda karşılaştığım genç arkadaşlarımın bu durumlarına çok üzülmeme rağmen sadece konuşmaktan ve yazmaktan başka bir şey yapamadım. Bu yazıyı belki onların bu durumunu gören olur ve daha iyi anlaşılmalarını sağlamaya katkım olur amacıyla yazdım. Onların iş bulamamaktan dolayı yaşadıkları sorunları ve bunun sonucu olarak duygusal ve ruhsal sıkıntıları ayrı bir yazı konusu olarak ele almak daha uygun olacaktır.
Ekrem Öztürk
İnsan Kaynakları Uzmanı

11045396_10152781929156849_6271106976548809143_n

Başarılı olurken, mutlu olmanın 10 şartı


Kendini tanı. (Sokrat) Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol (Mevlâna) Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta birşeyleri korumak için ayakta kalmazsan her […]

KİŞİLERİ BATIRAN SÖZLER


“Bu kadar maaşa ancak bu kadar çalışılır”:

Bu laf en büyük zararı çalışana verir. Bu düşünce ile verimliliğinizi yetenek ve becerilerinizi geliştirmezseniz, hiçbir zaman hakkınız olduğunu düşündüğünüz ücreti alamazsınız. Bu düşünceyi kırıp, elinizden geleni yaptığınızda bugün bilmeseler bile yarın değerinizi anlayacak kişilerle ve işle karşılaşabilirsiniz.

“Bu işyerinde motivasyon yok”:

Kendi kendinizi başarıya motive edemezseniz bunu kimse başaramaz. Kendinizi en iyi tanıyan sissiniz, veriminizi yükseltecek yolları da siz bulacaksınız. Verimliliğinizi yükseltmek için başkalarından rica ve manevi rüşvet beklemeyin.

“Nedense hiçbir işimi beğenmiyorlar”:

Aile yuvasından kanatlanıp bir işe giren herkes ilk yıllarda bu duygularla boğuşur. Siz çevrenizdeki insanlar yerine işinize yoğunlaşın. Ayrıca kırılgan olmanıza gerek yok.

“Sistem bozuk”

Düşündüğünüz kadar üretim ve verimliliğin iyi olmadığı bir ortamda siz kendi üzerinize düşeni en iyi şekilde yapmaya bakın. Sistem ileride düzelir, ama sizin kaybettiğiniz yıllar geri gelmez.

“Bu bahar yabancı dil kursuna yazılacağım”:

Kişisel gelişim ve kariyer geliştirme planlarınızı hiç ertelemeyin. Hemen bugün başlayın. Yoksa baharlar birbiri ardına geçer. Bir bakarsınız emekli olacak yaşa gelmişsiniz.

“Müdür bana taktı”:

Müdürün zaten işi başından aşkın, niye gece gündüz sizinle uğraşsın ki? Siz kendi çalışmanızı ve davranışlarınızı öz eleştiri süzgecinden geçirdiğinizde kimse eksiğinizi bulamaz.

“Müdürüm ne dediyse yaptım”:

Yalnız verilen işleri yaptığınızda yeni beceriler edinmeniz zorlaşır. Müdürün dediklerini yapın, ama sizin de kendinize göre kariyer ve yol haritanız olsun. Önerilerinizi hoş karşılanmasa bile müdürünüze iletmekten çekinmeyin.

“Zaten kimse çalışmıyor”:

Bu kendi yetersizliklerine mazeret aramadır. “Herkes kötüyse benim iyi olmama gerek yok” anlamına gelen bu serzeniş çalışanı tuzağa düşürür.

“Ben tek başıma ne yapabilirim ki?”:

Bu mazeret işyerinde aksaklığı gören, ama düzeltmek için parmağını taşın altına sokmayanlar için kullanılır. Siz ataletinize bir kılıf aramayı bırakıp, bir şeyler yaptığınızda başkaları da peşinizden gelebilir. Verimlilik ve üretkenliği torpilleyen lafları bırakıp, her aksilik için bir mazeret aramazsanız, muhakkak başarılı olursunuz.

Bu Blog İK Blog Değerlendirmesinde yer alıyor


İnsan Kaynakları alanında emek verenleri bir nebze olsun takdir etmeyi amaçlayan bir değerlendirme yapılıyor. PERYÖN, 23.sü’nü düzenlediği İnsan Yönetimi Kongresi’nde, 3. İK Blog Ödülleri’ni bloggerlarla buluşturacak.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (Peryön), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
Bunca yıl bir insan kaynakları gönüllüsü olarak ve amatörce, gerek sosyal paylaşım ortamlarında, gerekse blogumda (www. ekremozturk.com) göstermiş olduğum çaba ve emeği takdire değer görüyorsanız, aşağıdaki adreste yer alan listenin 7. sırasındaki Ekrem Öztürk’ ü yani beni işaretleyip, liste altındaki oy kullan butonunu tıklamanız yeterli olacaktır.

Tüm İK Bloggerlerına başarılar diler, İnsan Kaynakları alanında emek veren herkese İK Amatörü olarak teşekkür ediyorum.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

 

cr6saw0ucaajsl0

İK Blog yarışması ve ben


İK Blogları yarışıyor yerine degerlendiriliyor demek daha doğru olur. PERYON yoneticileri sağ olsun, anlamlı bir çalışma olarak görüyorum. Bizde bu yarışmaya başvuranlar arasında yer aldık. Hasbelkader IK adına yıllardır birşeyler yazıp çizmeye devam ediyorum. Esas değerlendirme jurisinden önce juri üyesi olmaya hevesli dostlar değerlendirme yapmaya başlamışlar bile..:) Eleştirilere sonuna kadar açık oldugumu yazmak ve degerlendirme yaparken benim durumumuda bilmelerini istedim. Ben batı kentlerinde degil, orta anadoluda ufak bir kentte yani Kirsehirdeyim.Buralarda İK pek bilinmez.:) Sizlerin sıkça katıldığı toplantı, çalıstay, kongre gibi etkinlikler olmaz. Birkaç meslektaş bulup, dernek falan kuramam. Sizin oralar, buralara pek uzak olduğu için o etkinliklerede gidip, gelemem. Maddi durumumda buna uygun degil. Ayrıca ben İnsan Kaynakları ile ilgili bir okuldan mezun olmadım. Bu günlerin en kolay işi olan bir sertifika ile bu mesleğe sahip çıktık. Gerçi bizim zamanımızda o sertifika egitimleri gayet iyiydi. Nede olsa ODTU nün degerli hocalarının verdiği egitimlerdi. Blog sayfama gelince,vallahi tüm tasarım benim işim.:) Gorsellik begenilmemiş. 🙂 Benim amatörce yaptığım bu kadar olur. 🙂 Bedava tasarım yapmak isteyenler oldu ama ben kendi yaptığım kalsın istedim. Bu arada blog sayfam yıllık herşey dahil 19 Dolar. 🙂 ve son olarak benden bu kadar. Beni o 25 kişilik listeye yazmaları bile benim için ödül dür. Teşekkürler PERYON

İnsani Yönetim


İnsan kaynakları uzmanından insana farklı bakış diyorum. Alanım ile ilgili süreçler ve bu süreçlerde yer alan insanlar çok önemli. Aslında tüm insan kaynağı ve yer aldıkları süreçler önemli. Ama biz yada başlangıçtaki ben, bloğum gerekse sosyal medyadaki diğer platformlardaki yazdıklarım genelde insan kaynakları süreçleri ile ilgiliydi. İnsan kaynakları alanına giren konular ile yaptığımız paylaşımlarda, insan kaynağımızı bilinçlendirmeye, yön çizdirmeye yada yol göstermeye çalıştım. Dünyanın insan için yaratıldığına inanan biri olarak, dünyanın insandan başka anlamı yok diyorum. Öyle ise her şeyin insan için olması önceliğimiz olmalıdır. Buradan yola çıkarak, insan kaynakları uzmanından “insana farklı bir bakış” deyimini kullanmamdaki temel gaye, önce insana insan olduğunu ve insanın taşıması gereken esas özellikleri hatırlatmak ve yaşatmaktır. İnsani değerlerden uzak olup, bir alanda çok bilgili ve çok başarılı olsanız da bir şey ifade etmezsiniz. İnsan kaynakları alanında eğer insani değerler ile yönetilen bir süreç oluşturmaz iseniz başarınız belli bir yere kadar ve sınırlı olacaktır. İnsan seçiminde nasıl ki, tek tercih mesleki yeterlilik olmadığı gibi insan yönetiminden daha farklı isimler ile ortaya konulan yöntemler olmamalıdır. “İnsani yönetim” adı belki en anlamlı bir seçim olabilir. İnsani yönetimin içindeki en önemli süreçte duygunun yönetimi olacaktır. Çalışanlarında duyguyu yönetmeyi başaranların, diğer süreçleri daha kolay yöneteceğine inanıyorum. İnsani Yönetime kafa yormaya ne dersiniz?

facil1

Her bir yağmur damlası sevgi olsa


Güz ya, iyiden iyiye belli ediyor. Sararıp, dökülen yapraklar ve kapanan sema… Yağmur damlaları kar’a dönüşeceği güne hazırlık yapmaya başladı bile…

Toprağa dökülen tohumlara hayat verecek rahmet dakikalarına bakarken düşünüyorum. Her bir yağmur damlasında sevgi dolu olsa, insan yürekleri topraga serilse ve bu sevgisiz yürekler sevgi damlaları ile ıslansa… Hasetlikler, kinler, düşmanlıklar ve tüm kötülükler kalplerden akıp gitse… Tertemiz yağmur damlaları ile durulanmış kalpler kalsa… Kırşehir’e sonbahar yağmurları dökülmeye başladı.

Toprağımızın güzel insanı, Hacı Bektaşi Veli be güzel demiş; “incinsende, incitme”.          

Her düşen yağmur damlası size sevgi getirsin.

Neden Kariyer Yönetimi ?


Kurumsallığı getirir

Kişilerden bağımsız şirketin varlığını sürdürmesini sağlar

Beklenmeyen riskleri planlı bir yaklaşımla minimuma indirir

Kişi ve Kurum beklentilerinin uyumlu olmasını sağlar

Büyümeyi destekler

Geleceğin Liderlerini önceden tespit ederek geliştirilmesine olanak sağlar.

 

kryr 1 kryr 2 kryr 3

‘’OYLARINIZA TALİBİM’’


İNSAN KAYNAKLARI ALANINDA EMEK VERENLERİ BİR NEBZE OLSUN TAKDİR ETMEYİ AMAÇLAYAN BİR DEĞERLENDİRME YAPILIYOR.
Türkiye İnsan Yönetim Derneği (PERYÖN), tarafından yapılan bu değerlendirmeye, birbirinden değerli İnsan Kaynakları alanında Usta olan 25 arkadaşımız daha katılıyor.
BUNCA YIL BİR İNSAN KAYNAKLARI GÖNÜLLÜSÜ OLARAK VE AMATÖRCE, GEREK SOSYAL PAYLAŞIM ORTAMLARINDA, GEREKSE BLOGUMDA (www.ekremozturk.com) GÖSTERMİŞ OLDUĞUM ÇABA VE EMEĞİ TAKDİRE DEĞER GÖRÜYORSANIZ, AŞAĞIDAKİ ADRESTE YER ALAN LİSTENİN 7. SIRASINDAKİ ekrem öztürk’ ü YANİ BENİ İŞARETLEYİP, LİSTE ALTINDAKİ oy kullan BUTONUNU TIKLAMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.
HEPİNİZE TEŞEKKÜR EDERİM.
Ekrem Öztürk – İnsan Kaynakları Gönüllüsü

http://www.peryonkongre.com/ik-blog-odulleri_2015/blog_oylama.html

PERYON

 

Ağlamak çaresizlik değil


Ne zaman ağlayan birini görsem içim acısa da yine de sevinirim. Çünkü bilirim ki ağlayan kişinin kalbi henüz nasır tutmamıştır. Katılaşmamıştır yüreği. Kalp ağlamazsa gözyaşı da akmaz denir ya. İşte onun gibi. Sevindiğimizde atılan kahkahalar kadar, üzüldüğümüz zamanlarda dökülen gözyaşları da bir o kadar değerlidir.
Bir düşünürün dediği gibi “Gözyaşı, çekilen sıkıntıyı ve bunun beraberinde gelen hakikati değiştirmez belki ama kalbi katılaşmaktan kurtarır. Gerçeklerin betona çarpıp geri dönmesine engel olur.”
Bu nedenle de ağlamak güzeldir. Üzülmeyi becerebilen bir insan, sevinmeyi de becerebilir. Ağlayabilen bir insan gülmenin kıymetini daha iyi anlayabilir. Ağlatanlardan değil ağlayanlardan olmanın ayrıcalığını hissedebilir.
Ağlamak sanılanın aksine çaresizlik, zayıflık, güçsüzlük demek değildir. Canımız yandığında öfke ve intikam duygularıyla kalbimizi nasırlaştıracağımıza, gözyaşlarımızla yapılan temizlik, kalbin doğru ateşi bularak yumuşamasına vesile olur.
Ağlayan birisine yapılacak en büyük destek, bana göre, samimi bir dokunuş ya da uzatılan bir mendildir. Bunlar bin türlü sözden çok daha kıymetlidir.
Ağlayabilmek insan olmanın gereklerinden biridir. Her şeye rağmen, özellikle insanın kendisine rağmen ağlayabilmesi takdire şayan bir erdemdir.
Ağlamakla gülmek, olmazsa olmaz bir ikilidir. Tıpkı evrende olan diğer zıtlıklar gibi…

Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı….
Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına… Bir gece önce yaptığından utandı… Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu… Kızına gene bağırdı.
“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?” Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi… “İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki… Koştu… Kızına sarıldı… Beraberce ağladılar.
Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir armağana sahip olması mümkün değildir.
10982491_708783589240852_614601227827043149_n

ÇEMBERİN DIŞINA ÇIKMAK


“Her insan kendi görüş sahasının sınırlarını, dünyanın sınırları olarak kabul eder.” Arthur Schopenhauner

Sokrates bir gün derste öğrencilerine birer beyaz kağıt dağıtır ve üzerine bir daire çizmelerini ister. Dairenin tam ortasına da bir nokta koymalarını söyler.

Ve “Büyük mü yoksa küçük mü bir daire çizdiniz?” diye sorar. Bazıları küçücük bir daire çizerken bazıları tüm kağıdı doldurmuştur.

Ve sonra “ Dairenin, tam ortasındaki nokta sizsiniz. Daire ise sizin yaşadığınız hayata koyduğunuz sınırlamayı temsil eder. Siz kendi dünyanızın merkezisiniz.” der.

Daha sonra “ Şimdi daireyi silin. Artık büyük yada küçük olmasının hiçbir önemi yok. Geriye sadece nokta kaldı. Şimdi sınırı olmayan bir dairenin merkezindesiniz. Ve istediğiniz hayatı yaşama özgürlüğünü elde ettiniz.

Baktığımız zaman, gerçektende insanların yaşamlarını, düşünce yapılarına göre oluşturduklarıyla sınırladıklarını görebiliriz. İnsanlar başlangıçta, bir şeyleri elde etmek için çaba harcarlar. Ama, ancak, hayali bir engele ulaşana kadar devamlı ilerler. Sonra kendi dayattıkları, sınırlayıcı bir tutum yüzünden dururlar. Ve potansiyellerini kullanmadan, yaşam tabakasını olduğu gibi kabul ederler. Kendilerini düşüncelere, hareketlere ve sonuçlara hapsederler. Böylece de, kendi koydukları sınırların ötesine geçemezler. Halbuki, bizler bir şeylere takılıp kaldığımız zaman, cevaplar ve çözümler aramamaya başlarız. Çünkü istemeden bize yeni kapılar açabilecek, farklı bakış açılarının, ortaya çıkmalarını engellemiş oluruz.
O nedenle de bizler hayatta ancak kendi oluşturduğumuz sınırlarımız kadarız.

Oluşturabildiğimiz sebepler kadarız. Bize verilen sorumluluk kadarız. Cevaplarını aradığımız sorularımız kadarız. Tercih ettiklerimiz kadarız. Seçeneklerimiz kadarız. Algıladıklarımız kadarız. Merak ettiklerimiz kadarız. Düşündüklerimiz kadarız. Yaptıklarımız kadarız. Hayatta oluşturduğumuz eylemleriz kadarız.

Sabah uyandığımız zaman, ya kalkıp gördüğümüz rüya için gerekli koşulları oluşturmak için çabalarız. Yada tekrar uyuyarak, rüyada kaldığımız yerden devam ederiz.

“Dünyada değişiklik yapmakta başarılı olanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır”

ALINTIDIR…

Mükemmel İş Görüşmesi için 5 Tavsiye


 

Tebrikler, mülakata davet edildiniz! Yüzlerce, hatta binlerce alternatif içerisinden sizin özgeçmişiniz dikkat çekti ve belki de hayalinizdeki işe girmek için bir fırsat yakaladınız. Peki hazır mısınız?

1. Görev tanımına uygun tecrübelerinizi vurgulayın

Hayatta halen birçok şeyde olduğu gibi, mülakatlarda da “en iyi olan” değil “en iyi hazırlanan” kazanır. Bu sebeple görüşmelerle ilgili temel öncelik “ihtiyacı anlamak”tır. İhtiyacı/beklentiyi doğru anladıktan sonra, aklıselim aday, görev tanımıyla kendi tecrübeleri arasındaki benzerlikleri vurgulamak için görüşmedeki her fırsatı değerlendirir. İşi gerçekten isteyen, görüşme öncesinde oturup ciddiyetle dersine çalışır.

Fazla değil muhtemelen bir “dizi vakti” kadar bir zaman diliminde mükemmel bir ön hazırlık yapabilirsiniz. Mevcut veya son işinizdeki görev tanımınızı etüt edip, görüşeceğiniz firmaya fonksiyonel, teknik ve çevresel anlamda nasıl katkılar sağlayabileceğiniz üzerinde düşünün. Size gelecek potansiyel sorular ve onları en iyi nasıl cevaplayacağınız üzerine çalışın. Sormayı planladığınız sorularınızı mutlaka not edin. Sağlıkla düşündüğünüzde aslında görüşmeyi yapacak olan kişi de–kafasında gizli bir acendası yoksa- sizin doğru kişi olmanızı canı gönülden istiyordur. Özetle, öncesinde bir çalışma yaparak, ortalama 45 dakikalık bir görüşmede karşınızdakine de sizin aradığı kişi olduğunuzu anlayabilmesi için mümkün mertebe yardımcı olmanız icap ediyor.

2. Çok iyi sorular sorun

Şirketin web sitesi üzerinden veya internette birazcık detaylıca yapılan bir araştırma neticesinde cevaplarını öğrenebileceğiniz sorular “iyi sorular” değildir. Hele çalışma saatleri, şirketin yıllık izin uygulaması veya yan haklarla ilgili sorular hiç değil… Zira birazcık sabırlı olabilirseniz, görüşmenizin olumlu olması durumunda, tüm bu detaylar mutlaka konuşulacak.

İyi sorular; pozisyona ve şirketin başarılarına katkı sağlamaya yönelik ilginizi ve hevesinizi vurgulayacak olanlardır. Evet veya hayır ile cevaplanamayacak, açık uçlu sorular iyidir. Mülakatı yöneten otoriteyi, şirkette işlerin nasıl yürüdüğü ve çalışanlarının takdir edilen –veya kabul görmeyen- davranış modelleri üzerinde konuşturabilen sorular mükemmel olanlardır. Şimdiki ve geçmiştekini dinleyerek, gelecekte ne olabileceğini tahmin etmeniz kolay olacaktır.

Şirketin kültürünü nasıl tanımlarsınız? gibi klişelerden ziyade; şirketin kurumsal kültürüne ve iş anlayışına benim nasıl bir katkıda bulunmam bekleniyor, pozisyonun karşılaşması muhtemel en büyük zorlukları veya içerideki ekibin eksiklikleri neler ve ben bu zorluklarla nasıl başa çıkmalıyım, geçmişte bu pozisyonda çalışmakta olan kişinin en başarılı olduğu ve iyi yaptığı işler neydi? tarzındaki soruları cevaplamaktan keyif almayacak, olumlu etkilenmeyecek “gerçek” bir üst düzey yönetici tanımıyorum –rahatsız oluyorsa, üstelik de pozisyonun direk yöneticisiyse, zaten kibarca kaçın-.

3. Örnek hikâyeleriniz olsun

Problem çözme konusunda yetenekli olduğunuzu söylemeniz güzel bir şey. İşinizde son derece karmaşık bir problemi nasıl çözdüğünüzü anlatmanız ise mükemmel bir şey. Yetkinliklerinizi söylerken, profesyonel hayatınıza olan katkılarını da anlatırsanız, işte ona herkes bayılır.

Örneğin; “ERP programımızdaki bir hatayı analiz edip, mevcut sistemi revize ederek, problemi giderdim ve şirkete yıllık 100 bin dolarlık bir verimlilik artışı sağladım” diyen aday, problemi nasıl analiz ettiğini, sonrasında nasıl bir çözüm bulduğunu ve bunu uygulamaya nasıl aldığını da anlatıyorsa, problem çözme yetkinliğinin altına ben de imza atarım. Ancak burada önemli olan; kesinlikle lafı uzatmamak, verilerle konuşmak, işi hakikaten hikâyeye çevirmemek! Bir başarı hikâyesi anlatımının; durum analizi, çözüm süreci, uygulaması ve sonucu ile birlikte 3 dakikadan fazla sürmemesi gerekiyor.

4. Tutkulu ve istekli olduğunuzu belli edin, söyleyin

Genel olarak beklentileri karşılayabileceğine inandığımız aday çoğumuz içi yeterli olabilseydi, bizim bu işe alım süreçleri çok daha hızlı, çok daha kolay ancak bir o kadar da renksiz ve mekanik olurdu. Çoğu zaman işi yapabilecek adam yeterli olmaz, adayı gönlümüzle de teyit etmek isteriz.

Her şeyiyle birebir örtüştüğünüz bir pozisyon için görüşmeler yapıp, karşınızdakileri de aslında yetkinlikleriniz ve tecrübeleriniz itibariyle uygun olduğunuza ikna etmiş olabilirsiniz. Ancak yine de işi, pozisyon için istekli olduğunu, başarılı olacağına dair kendine olan inancını sizden daha fazla hissettirebilmiş, üstelik sizin kadar tecrübesi olmayan bir başka adaya kaptırabilirsiniz. İşi istiyorsanız, istediğinizi söylemekten çekinmeyin. “Ben ihtiyaçlarınızı çok net anladım, beklentilerinizi fazlasıyla karşılayabileceğime, başarılı olabileceğime kesinlikle inanıyorum ve üstelik sizleri de tanıdıktan sonra bu ekibin bir üyesi olmayı çok istiyorum” tarzında bir kapanış yapmak hiç zor bir şey değil, ama bunu yapabilen aday o kadar az ki…

5. Ne zaman susmanız gerektiğinizi iyi bilin

Çok iyi sorular sormak, görev tanımıyla bağlantılar kurmak, verilere dayalı başarı hikâyeleri anlatmak, tutkulu, heyecanlı olmak, istekli olduğunuzu söylemek… Tüm bunlar ziyadesiyle konuşmanızı icap ettiriyor. Ancak, bir noktada gerçekten ağzınızı kapatıp, mülakatın devam edip, ilerlemesine müsaade etmeniz gerekiyor. Gereksiz konuştuğunuzu hissettiğiniz an, lütfen toparlayıp susun. Sizin bunu hissettiğiniz an, muhtemelen karşınızdaki de ilgisini kaybetmiş veya kaybetmek üzeredir. Nihayetinde en çok konuşan değil, en iyi dinleyen kazanır…

Özlem Çobankara

http://www.comeatalent.com/

 

 


Belki uzun, belki kısa bir yoldasınız..  images

Her başarısızlık sizin için birer,
KAVŞAK
Endişeleriniz bir,
VİRAJ
Arkadaşlarınız bazen
GAZ PEDALI
Olur bazen de
FREN..
Düşmanlarınız trafik ışıklarındaki
KIRMIZI,
Aileniz ise yolunuzdaki
UYARI TABELALARI,
İş hayatınız ise
ENGEBELİ BİR ARAZİ..
Ama deponuz PRENSİPLERİNİZ
ile doluysa motorunuz,
İRADENİZ
Kadar sağlamsa.. inandığınız her şey
SİGORTANIZ olmuşsa..
Ve yan koltukta!…
YARATANIN
Varlığını her zaman hissediyorsanız..
Dilediğiniz Yere Mutlaka Varacaksınız!…

Silkinin ve ayağa kalkın


imagesCAOX7QGO

Başarısızlık, düştüğünüz yerde kalmaktır. …

Silkinerek; ayağa kalkıp, o tecrübe ile tekrar eylemlere devam edebiliyorsanız her bir eylem, başarıya giden yoldaki basamaklarınızdan bir tanesi olabilir.

Yaşamınızı neşe ve mutluluk içinde geçirmenin bir yolunu bulun…

Zihninizden olumsuz düşünceleri çıkarın, bunların yerine olumlu düşünceleri koyun, yani bakış açınızı değiştirin.

Düş bahçenizi ayrık otlarından temizlediğinizde güneş, sizin dünyanıza daha parlak doğacaktır.

Siz, hayatı olduğu gibi kabullendiğinizde sevgiyi hayatınıza çekecek, daha mutlu olmaya başlayacaksınız.Çevrenizde sahip olduğunuz şeylere şükrettikçe bolluğu, karşınızdaki insanların olası hatalarını affettikçe sağlığı hayatınıza mıknatıs gibi çekecek, kendi gücünüzün farkına vardıkça da, yaratma gücünüz artacaktır. Tüm bunları hayatınızın her alanında uygulamaya başladığınız ve alışkanlık haline getirdiğinizde, artık o olumsuz düşünceler, zihninizde tutunacak yer bulamayacak ve hayatınızı kendi ellerinizle inşa ederek istediğiniz biçimde yaşamaya başlayacaksınız. Ve bu da sizi olmanız gereken ana hedefe kavuşturarak, yani o müthiş potansiyelinizi ortaya çıkarmaya başlayacaktır.  Hayatınızdaki her şey bu ana amaca hizmet eder.

-l

Bence mutluluk “fark” etmektir


Bence mutluluk “fark” etmektirElinizde var olan mutluluk kaynaklarını fark edip değerlendirebilme  yeteneğiniz kadar hayatı kavrayabilir ve mutlu olabilirsiniz. Eğer böyle bir çabanız yoksa, bir gün hayat yine kendini fark ettirecektir, ama bu fark ediş çoğunlukla bir musibet eşliğinde gelecektir.

Bir gün amansız bir hastalığın pençesine düşüp günbegün ölüme yaklaşmaya başladığınızda, gerçek mutsuzlukla tanışırsınız.

O zaman anlarsınız ki, daha önce sizi mutsuz eden kimi gelişmeler (olumsuzluk gibi görünen bazı olaylar) hakikatte sizi mutlu  etme potansiyeli taşıyan ikazlarmış. Birden o günlerin değerini kavrarsınız.

Ağır tedavi şartlarında uzun süreli bir. mutluluğunuz olmaz hiç. Tedavinize ilişkin gelişmeye bağlı olarak bazen bir an, bazen bir saat, bazen bir kaç saat ancak mutlu olabilirsiniz.

O an ağrıdan kıvranmıyorsanız, hayata yeniden bağlanır, tekrar hayatı iliklerinizde hissedersiniz.

Sonra tekrar kötü haberler, mutsuzluklar, hayal kırıklıkları. Uzun süren stres ve mutsuzluk sebebiyle hem ruhsal, hem de fiziksel açıdan tahrip olmaya başlarsınız.

Derken, o süreçte anlık mutlulukları yakalayıp yaşamayı öğrenirsiniz.  Şunu söylemeye çalışıyorum ki, içinde bulunduğunuz tablo, genel olarak mutsuzluk yaysa bile (bu tespit “sonsuz  mutluluk yok” gerçeğinin ışığında yapıldı) mutlaka hayatın bir yerlerinde bir umut ışığı, bir mutluluk parıltısı vardır. İnsan onu yakalamayı başarmalı.  Mutlu olmak için, tüm şikâyetlerimizin ortadan kalkmasını beklersek, kıyamete kadar bekleriz. Hem de mutsuz ve umutsuz halde bekleriz. Yaşadıklarım, beni, anlık (kısacık) mutlulukları keşfedip ucundan yakalamayı öğretti. Hayata daha olumlu bakmaya, olayların olumlu ve güzel yönlerini de keşfetmeye yöneltti. “Şer” gibi görünen şeylerden bile bazen “hayır” fışkırdığını gözlemledim.

Sonuçta bu “dünya” denilen gemi aynı yere gidiyor. Bu yolculuğun tadına varmak lâzım.

Kimimiz çok zengin olunca mutluluğu yakalayacağını sanıyor, kimimiz bilmem kim kadar meşhur olunca. Sonra bakıyoruz ki, çok zenginlerden biri doğduğundan beri tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan spastik oğlunu yürürken görmeye tüm servetini verebileceğini söylüyor. Çok meşhur bir şarkıcı, bizim yaşadığımız sıradan hayatı özlüyor ve ancak böyle bir hayatın içinde mutlu olabileceğini söylüyor. Yatağa bağımlı zengin bir hasta servetinden, şöhretinden değil ağrılarından, ilaçlarından, doktorlarından söz ediyor.

Birden zengin olduğumuzu fark ediyoruz!

Anlıyoruz ki, mutluluk hiç kimse için bazı şartlara (servet, şöhret, vesaire) bağlı değildir.

Mutluluk, kendinde olanı fark etme sanatıdır.

Sevmeyen,”dostlarla ne işimiz var”


Aristo’nun tabiriyle,”birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen,” dostlarla ne işimiz var.

Bizim, Peygamberimizi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir’imiz, suikastı haber alınca peygamberimizin yatağına yatan Ali’miz var.

Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabelerimiz var.

Bizim, “iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “sizden biriniz kendisi için sevdiğini müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir Peygamberimiz var!

“Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus’umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur’umuz var.

Sevgili dost, Dostluk gündüz görünmez; o, ateş böceği gibi yalnız geceleyin parlar.

Bâcıyân-­ı Rûm (Anadolu Bacıları)


Anadolu da, 13. yüzyılda Ahi Evran önderliğinde Ahi Teşkilatı’ kurulmuş (Ahiyan-ı Rum) ve bu teşkilatın kadınlar kolu da,  Anadolu Bacıları Teşkilatı’ (Bacıyan-ı Rum) olmuştur. O dönemde, kadının toplumsal yaşam içindeki rolü yönüyle şaşırtan böylesi bir kadın teşkilatlanmasın kurucusu,  Ahi Teşkilatı’nın baş mimarı sayılan ve ”Ahi Evrani Velinin eşi Fatma Bacı’dır.”

Günümüzün modern dünyasında tarihimizi değerlendirirken, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir gerçek şudur ki; Bâcıyân-ı Rûm o dönemde Anadolu’da faaliyet gösterirken ve aynı zamanda mutasavvıf Türk dervişleri “bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” derken aynı dönem Avrupa’sında bilim adamları ve kadınlar engizisyon mahkemelerinde susturulmaya çalışılıyordu. Bugün kadının yerinin tartışıldığı bir dönemde Anadolu Türk kadınının 13. Yüzyıldaki konumuna ve sosyal yaşama katılımına bir kez daha bakmaları gerekiyor.

Birçok batılı araştırmacı gibi Alman araştırmacı Franz Taeshner de, o döneminde Anadolu’daki kadınların bir araya gelerek bugün ki anlamda bir sivil toplum örgütü kurmalarını hayretle karşılamıştır. Franz Taeshner, Ahilik teşkilatı ile aynı dönemde kurulan bu teşkilatın varlığına inanamamış ve Türk kadınının böyle bir sivil toplum örgütünü kuracak kadar bilinçlendiğini söylediği rivayet edilmektedir.

Anadolu’nun yeniden Türkleşmesi için kurulan birçok Teşkilâtın içinde kadınların kurduğu bir teşkilat diğerlerinden farklı olarak ortaya çıkıyordu.  Bu teşkilatın adı Bâcıyân-ı Rûm’dur.

Osmanlı Devleti’nin ku­ruluşunda rolleri olan dört taife, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm, Bâcıyân-ı Rûm,  Ahiyân-ı Rûm ve Bâcıyân-­ı Rûm (Anadolu Bacıları) dır.

Bu teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine “Bacı” diye hitap ettikleri için bu kadın ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak “Bâciyân” (Bacılar) dendiği anlaşılmaktadır.

Bu konuda ilk defa Fuat Köprülü, Osmanlı Devle­ti’nin kuruluşunda içtimai teşekküllerin rolünü incelerken, Âşıkpaşazâde’nin ”Bâcıyân-ı Rûm” diye adlandırdığı züm­re hakkında verdiği bilgileri Bektaşi riva­yetleri ve başka kaynaklarla da teyit ede­rek, Ortaçağ Anadolu’sunda kadınlar tarafından kurulmuş bir sosyal zümrenin varlığına dikkatleri çekmiştir.

Fatma Bacı Ahi Ev­ren’in eşi olup, Anadolu Bacıları Teşkilâtı’nın bilinen ilk lideri olarak bilinmektedir. Anadolu Bacıları, Ahiliğin Kadın kolu olarakta düşünülebilir.

Anadolu Bacıları Teşkilâtı’nın kurulduğu yıllar göz önüne alınırsa bu kuruluşun önemi da­ha da iyi anlaşılır. O dönemde kadının toplumdaki yeri tartışılırken Bacılar Teşkilâtı olarak bilinen bu teşkilat kadınların belirli bir eğitimden geçmeleri ve sosyal yaşamda rol almalarına imkan sağlıyordu. Verilen bu eğitimler ile kadınların kimlik sahibi olmaları ve farklı alanlarda meslek sahibi olmaları amaçlanıyordu.

Ahilik teşkilatında yer alan meslek grupları arasında bulunan el sanatları çok önem arz ediyordu. Bu el sanatlar arasında yer alan çadır­cılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimci­lik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi kadınlara hitap eden meslekler olduğu için kadınlar bu alanlara yöneltilmiştir. Günümüzde hala bu dönemden gelen el sanatlarına yönelik örnekleri görmekteyiz.

Anadolu Bacıları, Ahilerin kadınlar kolu olarak sadece mesleki alanda çalışmamış yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine almış, onların eğitimlerinden, ev-bark sahibi olmalarından sorumlu olmuşlardır. Bunun dışında kimsesiz ihtiyar kadınların bakımı, genç kızların evlendirilmesi gibi birtakım sosyal hizmetlerde bulundular, maddi sıkıntı içinde olanlara yardım elini uzatmışlardır.

Moğolların Kayseri’ye girdikten sonra Fatma Bacı Kırşehir’e geldiği ve bu teşkilatın işlevini burada sürdürdüğü  bilinmektedir.

Ahilikte erkeklere ”eline-beline-diline sahip ol” öğüdü verilirken, Bâcıyân-ı Rûm Teşkilâtı da kadınlara “aşına-işine-eşine sahip ol” öğüdü verilmiştir. Bu öğüt ile kadınların aile yaşamına yön verilmek istenmiştir.

Ekrem Öztürk

 

 

br

SON GÜN OLMASI ŞART MI?  


Profesör derse şöyle başlamış:

  • Düşünün ki; bugün dünyanın son günü.

Yarın bu saatte her şey bitecek.

Kurtuluş şansınız yok.

Bugün ne yapardınız ?

Ögrenciler tek tek yazmaya başlamışlar..

  • İbadet eder, ALLAH’tan günahlarımı

affetmesini dilerdim.

  • Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım.
  • Ailemle vakit geçirirdim.

  • Anneme ve ya babama giderdim.

  • Arkadaşlarımla yarım saat

eski günlerdeki gibi basket oynardım.

  • Barbekü partisi yapardım.
  • Tüm sevdiğim yemekleri yerdim.

  • Yatar uyurdum.

  • Ormanda son defa dolaşırdım.

  • Güneşin doğuşunu ve

  • batışını son defa seyrederdim.

    • Akşam yıldızları seyrederdim.
  • En sevdiğim yemeği hazırlar, tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.

  • Piknik yapardim.

  • Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider, orada ölümü

  • beklerdim.

    • Üzdüklerimi arar, özür dilerdim.

    Hoca bütün hepsini

    tahtaya yazmış.

    Sonra gülerek sınıfa dönmüş ve demiş ki:

    • Bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı ?. #ekremozturkcom #humanresourcesmanagement #insankaynaklari. images

    Yaşamı anlamak


    Öykü, yüzyıllar önce gözlemlenen bir olayı nakletmektedir:

    Bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmişti. Önce o köyün mezarlığına  girdi.

    Çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna   inanıyordu. Gözleri birden mezar taşlarının üzerindeki rakamlara takıldı.

    Mezar taşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 örneği,  birbiriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar vardı. Uzun uzun düşündü, fakat bu rakamların anlamını çözemedi. Köyün en bilge kişisine gitti, ona  sordu:

    “Nedir bu rakamlar Tanrı aşkına?” dedi. “Bu rakamların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir?”

    Bilge kişi gülümseyerek yanıtladı:  “Bizler bebeklerimiz doğduğu zaman, bellerine bir ip bağlarız” dedi.

    “Yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. Öldükten sonra  ise, bellerindeki düğümleri sayar, düğümün sayısını mezar taşına yazarız.”

    Bilge kişi, karşısındaki keşişin bir şey anlamadığını görünce açıklamasını sürdürdü:

    “Böylece onun, ne kadar ‘yaşamış’ olduğunu anlarız.”           IMG_20151004_100836Devamı »

    Güler yüz, konuşan dil….


    “Siz önce güler yüzlü olmayı öğreniniz. İşte o zaman, alnınızda çizgiler olmaz. Ve işte o zaman, bir gönüle girmenin anahtarı elinizdedir.”

    “Güler yüz, önce konuşan dilden önemlidir. Daha sonra dilinizle gözleriniz. gülsün.”…

    Dünya kederlerle, yoksulluklarla, hastalıklarla o kadar dolmuştur ki,

    ruhlarımıza çöken kara bulutları dağıtacak bir güneşe ihtiyacımız vardır.

    Dünyanın “sevinç” ve “neşe” ekici insanlara ihtiyacı vardır; yükselten ve. ferahlandıran, ümit ve cesaret telkin eden insanlara. Neşeli bir ruh ne büyük bir zenginlik hazinesidir!. İyimser olabilmek kıymetli bir mirastır!. Zira sükûnet ve barış daima onunla beraberdir. Onun ışığı etrafındaki gölgeleri kovar; kederli kalpleri aydınlatır. Onun kudreti. ümitsizlere bile sevinç ve cesaret getirir. Hele iyimserlik özelliği,

    sevimlilik, nezaket ve yüz güzelliğiyle bir arada bulunursa, yeryüzünün hiçbir hazinesi bununla kıyaslanamaz. Bu paha biçilmez nimeti elde etmek

    sanıldığı kadar zor değildir; zira neşeli bir yüz, sıcak ve cömert bir

    kalbin yansımasıdır. İçteki güneş, ilk önce yüzde değil ruhta doğar, oradan. yüze yansır. Yüze parlaklık ve çekicilik veren tatlı gülümseme içimizdeki güneş ışığından başka bir şey değildir. Karşılaştığımız insanlara sempati ve ilgi göstermelisiniz.

    Herkes için iyi düşünceler ve duygular beslemelisiniz. Kendinizde bulunan iyi özelliklerimizi geliştirirseniz, başkalarının güzel ve asil duygularını

    anlamaya ve bu duyguları onlarda da yaratmaya güç kazanabilirsiniz.

    Güneş gölgeleri kovduğu gibi, neşeli insanlar da ilişkide oldukları

    insanlardan kederi, tasa ve kaygıyı kovarlar. Neşeli insanlar somurtkanların bulundukları bir ortama girdikleri zaman, bulutlar arasından parlayan güneş gibi ışık saçarlar. Herkes yeni geleni görmekten huzur duyar; dille  çözülür; ortam neşe ve sevinçle parlar.

    Neşeli olabilmek hayatınızda kendinize ve başkalarına yapabileceğiniz iyiliklerin en büyüğüdür. Böyle bir ruh hali, yapacağınız her atılımda,

    mesleğinizde de sizi başarıya götürecektir. İşler, siz aramadan,

    kendiliğinden size gelecektir, dostlarınız sizi arayacaktır, toplum bütün kapılarını size açacaktır. Çünkü neşeli bir mizaçta çekim gücü vardır. O hayatın iyi şeylerini çeken bir mıknatıstır.

    ____ Orison Swett Marden _



    images

    İnsan kaynakları mı?


    İnsan kaynakları mı?, metal kaynağı duymuştum ama insan kaynağı hiç duymadım” demişti amcam hangi işle uğraşacağımı ilk söylediğimde. O zaman kendisinin cehaletine vermiştim konuşmamızı ama şimdi ona da hak vermiyor değilim. Lütfen, beyninizdeki insan kaynakları kavramından bir an sıyrılıp siz düşünün, insan kaynakları dendiğinde aklınıza ne geliyor?

    Kaynak kelimesi Türkçe’de bir şeyin diğeri ile birleştirilmesi anlamını öyle kazanmış ki, insan ile birleştiğinde anlamsız geliyor. Aslında kastedilen bir nevi üretimde kullanılan hammadde kavramı ama ilk akla gelen o değil.

    Düşünüyorum da, ülkemizde personelden insan kaynaklarına geçiş sürecinin hala tamamlanamamasındaki neden bu mu acaba? Belki insan ve kaynağın bir araya gelmesine işletme sahipleri ve üst düzey yöneticiler bir anlam veremediler. Zaten pek çok işletme ismini değiştirse de halen personelcilik yapıyor. Yanılıyor muyum?

    Şimdi diyoruz ki ve denilmektedir ki, “kaynak” yerine “değer” kullanalım ve insan değerleri’ ne geçelim. Belki o zaman hem işletmeciler, hem üst düzey yöneticiler, hem de halktan insanlar ne denilmek istendiğini daha iyi anlayabilir. Bilinsin ki, insan değerleri [ şu andaki adıyla insan kaynakları ] departmanları, onların geleceği. Pek çok yerde hesaplanmayan insan verim kaybını önleyecek, iç müşteri sadakatini sağlayacak ve işletmeye vizyon katacak bir güç.

    Siz ne dersiniz, ne düşünürsünüz bilemiyorum. Ama yıllar önce bu konuda yazmış olduğum bu yazıdan sonra İnsan Kaynakları alanında ne değişti?

    insanvarliklari1

    HEDEFE GİDEN YOL


    Genç bir adam, Japonya’yı bir baştan bir başa dolaşıp ünlü ustaların bulunduğu okulları gezer.

    Ünlü bir okula geldiğinde, bu okulun ustasıyla görüşmek ister.

    Genç adam ustanın karşısına çıktığında “benden istediğin nedir?” diye sorar usta.

    “Sizin tarafınızdan eğitilmek ve ülkenin en iyi karate ustası olmak istiyorum. Bunun için kaç sene çalışmam gerek?” diye sorar genç adam.

    “En az on sene” diye cevap verir usta.

    “On yıl çok uzun bir süre” der genç adam. “Peki ya öğrencilerinizden iki kat daha fazla çalışsam?” diye sorar.

    “Yirmi yıl” diye cevap verir usta.

    “Yirmi yıl! Peki ya gece gündüz bütün gücümle çalışsam?”

    Bu kez ustanın cevabı “Otuz yıl” olur.

    “Her seferinde size daha fazla çalışacağımı söylüyorum ve siz ulaşma süremin daha da uzayacağını söylüyorsunuz. Bu nasıl olur?” diye sorar genç adam.

    “Cevabı oldukça basit” der usta.

    “Bir gözünü varmak istediğin noktaya dikersen, o noktaya giden yolu bulabilmek için geriye bir tek gözün kalır.”

     

     

    hedefe_kitlenmek_hikaye_th

    TİPİK TÜRK YÖNETİCİLERİN ÖZELLİKLERİ


    1.Bireysel popülariteyi, grup popülaritesinin önünde tutarlar.

    2. “Ben, ben, yine ben” kavramı on plandadır.

    3. “Bilmiyorum, yeterli bilgi sahibi değilim”, demeye utanırlar.

    4. Babacandırlar, çalışanlara kol kanat germeyi severler.

    5. Babacandırlar, çalışanları aileden kabul ettiklerinden onların özel yaşantısı ile de yakından ilgilidirler,
    her zaman kendilerine danışılmasını beklerler.

    6. Bilgili ve yetişmiş astları kendilerine rakip gördüklerinden, kısa zamanda onlardan kurtulmak isterler.

    7. Çalışanlardan mesai dışında da gerekli saygıyı görmek isterler.

    8. Dokunmayı severler, özellikle sevdikleri astlarıyla konuşurken, ellerini onların omzuna koymayı severler.

    9. Geleneklere bağlıdırlar, değişime normalden çok direnç gösterirler.

    10. Sahip oldukları makamı tüm ailesi ile paylaşırlar, ailedeki herkes kendilerini patron zanneder.

    11. Duygusaldırlar, özellikle aileden gelenlerin bilgi, yetenek ve becerilerini rasyonel analiz edemezler ve onları hak etmedikleri makamlara getirirler.

    12. Emir verdiklerinde emri yorumlayan ve sorgulayan astları sevmezler.

    13. İltifatları ve pohpohlanmayı severler.

    14. Duygusaldırlar, iyi gördüklerini iyi görürler, kotu gördüklerini kotu görürler.

    15. Sağlıklarına dikkat etmezler ve dikkat etmeyi, kendilerine yediremezler.

    16. Astlara güvenmezler, detaylarıyla uğraşırlar.

    17. Çok iyi adam kullanırlar.

    18. Yetki devretmeyi güç kaybetmek olarak algılarlar.

    19. Herhangi bir katma değer yaratmadığını bilmelerine rağmen, is yerinde vakit geçirmeyi severler.

    20. İşteki problemlerini eve taşırlar.

    21. Sorumluluk almayı isterler, kendilerini güç kazanmış olarak nitelerler.

    22. Zamanı etkin kullanamazlar.

    23. Toplantı yaparken gündemi muhafaza edemezler, dedikodu yaparlar.

    24. Astlarından olan memnuniyetsizlikleri onların yüzlerine söylemek yerine arkadan konuşmayı tercih ederler.

    25. Aşağıdan gelecek olan tekliflere her zaman acık olduklarını ifade etmelerine rağmen, icraatta kapalıdırlar.

    26. Kılık ve kıyafete önem verirler.

    27. İşin mükemmelliğinden çok, mükemmel gözükmesine önem verirler.

    28. Kendileri olmadığı zaman isin sekteye uğramasından büyük memnuniyet duyarlar.

    29. Yerlerine adam yetiştirmeyi sevmezler.

    30. Okumayı sevmezler, her şeyi tecrübeleri ile yapabileceklerini zannederler.

    31. Her şeyi bilirler, astlarının da her şeyi bilmesini beklerler.

    32. Makam ve terfi beklentileri maddi beklentilerin ötesinde bir öneme sahiptir.

    33. Yönettikleri şirkete ve departmana sahiplenirler, her turlu problemi kendi kişisel imkânlarını kullanarak çözmeye hazırdırlar.

    beden25

    ALINTIDIR..