Son günlerde Sayıştay’ın Yükseköğretim Kalite Kurulu’na ilişkin tespitleri üzerinden önemli bir tartışma yürütülüyor.
Tartışmanın merkezinde program akreditasyonlarının hukuki yapısı, YÖKAK’ın yetkisi ve bağımsız akreditasyon kuruluşlarının konumu var.
Ancak burada çok önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor:
Bir akreditasyon mekanizmasının hukuki veya idari yapısına yönelik eleştiri, kalite güvencesinin kendisine yönelik bir eleştiri değildir.
Hatta tam tersine…
Bu tartışmayı doğru okuyabilirsek yükseköğretimde kalite güvence sistemlerini daha yalın, daha bütünleşik ve daha etkili hâle getirmek için önemli bir fırsata dönüştürebiliriz.
Önce kavramları birbirine karıştırmayalım
Yükseköğretimde Kurumsal Akreditasyon ile Program Akreditasyonu aynı şey değildir.
YÖKAK’ın tanımına göre Kurumsal Akreditasyon Programı; bir yükseköğretim kurumunun kalite güvencesi, eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme, toplumsal katkı ve yönetim sistemi süreçlerinin PUKÖ döngüsü içinde değerlendirilmesini kapsayan bir dış değerlendirme sürecidir. Akreditasyon kararını YÖKAK verir.
Program akreditasyonu ise belirli bir akademik programın, kendi alanına özgü önceden belirlenmiş akademik ve mesleki standartları karşılayıp karşılamadığının değerlendirilmesidir. Türkiye’de ulusal akreditasyon kuruluşlarının yetkilendirilmesi ve uluslararası kuruluşların tanınması YÖKAK’ın sorumluluğundadır.
Dolayısıyla;
Kurumsal akreditasyon ≠ Program akreditasyonu.
Birisi kurumun bütününe bakar.
Diğeri belirli bir programın alanına özgü yeterliliklerine bakar.
Bu ayrımı yapmadan “YÖKAK akreditasyonu var, o hâlde program akreditasyonuna gerek yok” demek de, “program akreditasyonu varsa üniversitenin kalite sistemine gerek yok” demek de doğru bir yaklaşım değildir.
Peki Sayıştay neyi tartışmaya açıyor?
25 Eylül 2026 tarihli haberlerde Sayıştay’ın YÖKAK denetimine ilişkin tespitinde, program akreditasyonunda nihai akreditasyon kararının YÖKAK’a ait olduğu ve bu yetkinin başka bir kuruluşa devredilemeyeceği yönündeki değerlendirme aktarılıyor.
Buradaki tartışmayı doğru yere koymak gerekiyor.
Bu;
“Kaliteye gerek yok.” demek değildir.
Bu;
“Akreditasyon gereksizdir.” demek de değildir.
Asıl mesele, yetkinin kimde olduğu ve sistemin mevzuata uygun nasıl işletileceğidir.
Nitekim YÖKAK’ın kendi düzenlemelerinde de ulusal akreditasyon kuruluşlarının yetkilendirilmesi, uluslararası kuruluşların tanınması ve bu kuruluşların kalite güvence süreçlerinin izlenmesine ilişkin bir sistem bulunmaktadır.
Dolayısıyla Sayıştay raporunu kaliteye karşı bir belge gibi okumak, konuyu olduğundan farklı bir yere taşımaktır.
Asıl karıştırılmaması gereken konu ise bundan daha büyük
Üniversitelerde kalite güvence sistemi yalnızca akreditasyon değildir.
Hatta kaliteyi sadece akreditasyon faaliyetine indirgemek, kalite yönetiminin özünü kaçırmaktır.
Bir üniversitede;
- YÖKAK Kurumsal Akreditasyonu,
- Program Akreditasyonları,
- ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi,
- ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi,
- ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi,
- ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi,
- ISO 10002 Şikâyet Yönetim Sistemi,
- ISO 42001 Yapay Zekâ Yönetim Sistemi,
- EFQM Modeli gibi farklı amaçlara hizmet eden sistem, standart ve modeller bulunabilir.
Üstelik ISO 9001’in yeni versiyonu da artık bir taslak değil; ISO 9001:2026, 16 Eylül 2026’da yayımlandı. Yeni versiyon özellikle kalite kültürü, liderlik, risk ve fırsatların yönetimi ile diğer yönetim sistemi standartlarıyla entegrasyon konularını öne çıkarıyor.
Bunların hepsini aynı kefeye koymak doğru değildir.
Çünkü her birinin amacı, kapsamı, değerlendirme mantığı ve çıktısı farklıdır.
YÖKAK başka bir soruya, ISO başka bir soruya cevap verir
Bence tartışmanın en önemli noktası tam da burasıdır.
YÖKAK’ın kurumsal akreditasyonu daha çok:
“Bu üniversitenin kalite güvence sistemi ve temel faaliyetleri kurumsal düzeyde ne kadar etkin?” sorusuna odaklanır.
Program akreditasyonu ise:
“Bu belirli akademik program, kendi alanına özgü standartları ne ölçüde karşılıyor?” sorusunu ele alır.
ISO 9001 ise farklı bir açıdan:
“Kurum süreçlerini nasıl tanımlıyor, işletiyor, izliyor, ölçüyor ve sürekli iyileştiriyor?” sorusuna sistematik bir çerçeve sunar.
EFQM ise bunun daha ötesine geçerek kurumun strateji, liderlik, paydaşlar, sürdürülebilir değer üretimi, performans ve dönüşüm kapasitesini bütünsel biçimde ele alan bir modeldir.
Dolayısıyla bunları birbirinin alternatifi olarak görmek yerine birbirleriyle nasıl bütünleştirilebileceğine bakmak gerekir.
Kalite, klasör sayısı değildir
Tam burada kalite karşıtı söylemlerin dayandığı önemli bir probleme de hak vermek gerekir.
Evet; Kalite = daha fazla form değildir.
Kalite; daha fazla toplantı değildir.
Kalite; daha fazla komisyon değildir.
Kalite; denetim günü için hazırlanmış klasörler hiç değildir.
Bir üniversitede onlarca prosedür bulunup süreçler gerçekte işlemiyorsa orada kaliteli bir yönetim sisteminden söz etmek zordur.
Duvara asılan sertifika ile sahadaki gerçeklik birbirinden farklıysa, sertifikanın tek başına kuruma kalite kazandırdığı söylenemez.
İşte kalite yönetiminin en büyük sınavı burada başlar:
Sistem dokümanda mı yaşıyor, yoksa kurumun davranış biçimine mi dönüşüyor?
PUKÖ’yü dosyadan çıkarıp yönetime koymak
Kalitenin özü aslında çok basittir:
Planla → Uygula → Kontrol Et → Önlem Al.
Plan yapmak yetmez.
Uygulamak gerekir.
Uygulananı ölçmek gerekir.
Sonuçları değerlendirmek gerekir.
Eksiklik varsa önlem almak gerekir.
Sonra yeniden planlamak gerekir.
Bu döngü bir formun üzerinde değil, kurumun yönetim anlayışında yaşamalıdır.
İşte gerçek kalite güvence sistemi budur.
Asıl mesele: Mükerrerlik mi, tamamlayıcılık mı?
Burada dikkatli olmak gerekiyor.
Kurumsal akreditasyon ile program akreditasyonunun kapsamları farklı olduğu için, her program akreditasyonunu otomatik olarak “gereksiz” veya “mükerrer” ilan etmek doğru olmaz. YÖKAK da bu iki sürecin farklı amaçlara ve kapsamlara sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Fakat aynı kanıtın, aynı verinin, aynı sürecin ve aynı iyileştirmenin farklı sistemler için defalarca üretilmesi ciddi bir yönetim problemidir.
Bence tartışılması gereken asıl konu budur.
Bir üniversite aynı faaliyet için; bir dosya YÖKAK’a, başka bir dosya ISO’ya, başka bir dosya EFQM’e, başka bir dosya program akreditasyon kuruluşuna hazırlıyorsa ve bu sistemler birbirleriyle konuşmuyorsa, burada kalite yönetiminden çok kalite bürokrasisi oluşma riski vardır.
İyi bir kalite sistemi ise tam tersini yapmalıdır: Bir kez üret, birçok amaçta kullan. Bir veri, kurumun performans göstergesi olmalı. Aynı veri KİDR’de kullanılabilmeli. Aynı veri stratejik planı besleyebilmeli. Aynı veri ISO performans değerlendirmesinde kullanılabilmeli. Aynı veri EFQM değerlendirmesine kanıt olabilmeli. Aynı iyileştirme faaliyeti farklı sistemlerde tekrar tekrar yazılmak yerine tek bir kurumsal iyileştirme havuzundan yönetilebilmeli.
İşte bütünleşik kalite yönetiminin anlamı burada ortaya çıkar.
Kalite karşıtlığı da kalite fanatizmi de doğru değil
Bence üniversitelerin önündeki iki tehlike var.
Birincisi: “Kalite gereksiz, bunların hepsi bürokrasi.”
İkincisi: “Ne kadar çok belge, ne kadar çok akreditasyon, ne kadar çok sertifika varsa o kadar kaliteli üniversiteyiz.”
İkisi de kalite yönetiminin özünü ıskalıyor. Birincisi sistemi tamamen reddediyor. İkincisi ise sistemi amacından koparıp şekle dönüştürüyor.
Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey; yalın, bütünleşik, veri temelli, sonuç ve etki odaklı bir kalite yönetim sistemidir.
Üniversitenin gerçek müşterisi kim?
Kalite yönetiminde “müşteri” kavramını yükseköğretime doğrudan ve mekanik biçimde taşımak yerine paydaş ve çıktı odaklılık üzerinden düşünmek daha sağlıklı olabilir.
Üniversiteye bir öğrenci girer.
Eğitim alır.
Araştırma ve uygulama süreçlerinden geçer.
Staj yapar.
Yetkinlikler kazanır.
Mezun olur.
Sonra iş dünyasına, kamuya ve topluma katılır.
Bu nedenle üniversitenin gerçek başarısını yalnızca; kaç toplantı yapıldı? kaç form dolduruldu? kaç kanıt yüklendi? sorularıyla ölçemeyiz.
Daha önemli sorular sormalıyız:
Öğrenci ne öğrendi?
Hangi yetkinlikleri kazandı?
Mezun ne üretebiliyor?
İşveren mezundan ne bekliyor ve ne buluyor?
Araştırmanın toplumsal etkisi ne?
Üniversite bulunduğu bölgeye nasıl değer katıyor?
Kurum, aldığı geri bildirimler sonucunda gerçekten neyi değiştirdi?
Kalite güvence sistemlerinin nihai anlamı burada ortaya çıkar.
Sertifika değil, davranış değişikliği
Bir üniversitenin ISO 9001 belgesine sahip olması tek başına kaliteli olduğu anlamına gelmez.
Bir programın akredite olması da bütün üniversitenin mükemmel olduğu anlamına gelmez.
Bir üniversitenin kurumsal akreditasyon alması da bütün sorunlarının bittiği anlamına gelmez.
EFQM’de bir başarı elde etmek de “artık mükemmeliz” demek değildir.
Bunların her biri bir gelişim aracıdır.
Kalite belgesi son durak değil, gelişimin kontrol noktasıdır.
Akreditasyon bir amaç değil, kalite güvencesinin araçlarından biridir.
Denetim ise cezalandırma değil, kurumun kendisine dışarıdan bakabilmesi için bir fırsattır.
Akademisyenin “Kalite” itirazını da ciddiye almak gerekir
Kalite yöneticilerinin de kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz akademisyenin işini kolaylaştırıyor muyuz, zorlaştırıyor muyuz?
Eğer bir akademisyen;
aynı bilgiyi beş farklı sisteme,
aynı kanıtı üç farklı dosyaya,
aynı toplantıyı dört farklı rapora
yazmak zorunda kalıyorsa sorun akademisyende değil, sistemin tasarımındadır.
Kalite sistemi akademisyenin asli görevinden zaman çalmamalıdır.
Tam tersine;
akademisyenin eğitim, araştırma ve topluma katkı faaliyetlerini daha iyi yapabilmesinin altyapısını oluşturmalıdır.
İyi kalite sistemi görünmezleşir.
Çünkü süreçlerin doğal parçası hâline gelir.
Kötü kalite sistemi ise kendisini sürekli hatırlatır:
Form ister.
Dosya ister.
Toplantı ister.
İmza ister.
Kanıt ister.
Ama sonunda neyin değiştiğini kimse bilmiyorsa orada kalite değil, şekilcilik vardır.
Son söz: Kaliteyi değil, gereksiz kalite bürokrasisini sorgulayalım
Sayıştay’ın YÖKAK’a yönelik tespitlerini, hukuki yetki ve süreç tasarımı açısından tartışmak elbette gereklidir.
Ancak buradan hareketle;
“Kaliteye ne gerek var?”
demek, tartışmayı yanlış yere taşımaktır.
Aynı şekilde;
“Her program için daha fazla belge, daha fazla komisyon, daha fazla rapor hazırlayalım.”
demek de kalite yönetiminin ruhuyla bağdaşmaz.
İhtiyacımız olan şey ikisinin ortasında bir uzlaşma da değildir.
İhtiyacımız olan şey doğru tasarlanmış bir kalite yönetim sistemidir.
YÖKAK’ın kurumsal kalite güvencesi yaklaşımı, programların alan özgü kalite güvencesi, ISO yönetim sistemlerinin süreç disiplini, EFQM’in bütünsel bakışı ve üniversitenin kendi iç kalite güvence mekanizmaları birbirinin rakibi değil, doğru tasarlandığında birbirini besleyen araçlar olabilir.
Ama bunun için bir şart var: Kaliteyi belge üretme faaliyeti olmaktan çıkarmak.
Kaliteyi; yönetim biçimine, kurum kültürüne, karar alma mekanizmasına, veriye, iyileştirmeye ve nihayetinde öğrencinin ve toplumun elde ettiği sonuca dönüştürmek.
Çünkü üniversitede kalite; duvardaki sertifika değildir. Kalite komisyonunun toplantı sayısı değildir. Hazırlanan raporların kalınlığı değildir. Kalite, kurumun doğru işi doğru şekilde yapma ve yaptığı işin sonucunu ölçerek kendisini sürekli geliştirme kapasitesidir.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şudur:
“Kaç kalite belgemiz var?” değil;
“Bu kalite sistemleri sayesinde üniversitemizde ne gerçekten değişti?”
İşte gerçek kalite güvencesi, bu soruya verilebilen somut cevapta başlar.
