“Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Belki de insana verilen en büyük özelliklerden biri düşünmektir. Çünkü düşünmek yalnızca aklından bir şeyler geçirmek değildir; anlamaya çalışmak, sorgulamak, değerlendirmek, idrak etmek ve gerektiğinde kendini de hesaba katmaktır.
Peki fazla düşünüyorsan deli misin?
Her şeyi hemen kavrayamıyorsan aptal mı?
Bir şeyi geç anlıyorsan zekân mı yetersiz?
Algıların bazen zayıflıyorsa seni hemen bir kalıbın içine koymak mı gerekir?
Toplumun insana yaptığı çoğu zaman tam da budur.
Hızlı karar vermeyen insanı kararsız, çok düşüneni takıntılı, itiraz edeni sorunlu, sorgulayanı zor insan ilan ederiz.
Oysa insanın hemen hüküm vermemesi, bazen onun zayıflığı değil; düşünmeye verdiği değerin göstergesidir.
Çünkü düşünmek, insanın eylemden önce kendisine sorduğu ilk sorudur:
“Bunu neden yapıyorum?”
Sonra bir soru daha gelir:
“Bunu yaparsam ne olur?”
Ve belki de en önemlisi:
“Bunu yapmam doğru mu?”
İşte burada düşünmek, yalnızca zihinsel bir faaliyet olmaktan çıkar; idrak hâline gelir.
Düşünce yoksa eylem boştur.
İnsan ne yaptığını, neden yaptığını ve sonucunun ne olacağını düşünmeden hareket ederse, ortaya yalnızca bir davranış çıkar. Oysa insanı insan yapan, davranışının arkasındaki anlamı kavrayabilmesidir.
Bir söz söylemeden önce düşünmek…
Bir bakış atmadan önce düşünmek…
Bir adım atmadan önce düşünmek…
Bir karar vermeden önce düşünmek…
Bir insanı yargılamadan önce düşünmek…
Çünkü her eylem, insanın kendisinden dışarıya bıraktığı bir izdir.
Fakat sadece düşünmek de yetmez.
Düşünceyi ahlaki bir ölçüyle buluşturmak gerekir.
İşte burada “utanmak” devreye girer.
Eskiler, “En güzel ahlak utanmaktır.” derler.
Utanmak yalnızca mahcup olmak, yüzün kızarması ya da insanların karşısında sıkılmak değildir.
Gerçek utanmak, insanın kendi içinde bir sınır taşımasıdır.
Kimse görmese de yanlış yapmaktan çekinmektir.
Kimse duymasa da kötü söz söylememektir.
Kimse hesap sormasa da başkasının hakkına el uzatmamaktır.
Ve insanın kendi kendine:
“Bunu yaparsam kendimden utanırım.”
diyebilmesidir.
Utanmak, insanın eylemlerine verdiği düzen ve intizamdır.
Düşünmek “Ne yapmalıyım?” diye sorar.
Utanmak ise “Bunu yaparsam kendime yakışır mı?” diye sorar.
Düşünmek aklın muhasebesidir.
Utanmak vicdanın denetimidir.
Düşünmek insana yön verir.
Utanmak o yönün sınırlarını belirler.
Bu ikisi bir araya geldiğinde ise idrak, ahlaka dönüşür.
İnsan düşünür ve sonra hareket eder.
Söyleyeceği sözü düşünür.
Bakacağı gözü düşünür.
Atacağı adımı düşünür.
Vereceği kararı düşünür.
Çünkü bilir ki insanın karakteri, yalnızca söylediklerinde değil; söylemekten vazgeçtiği sözlerde, yapmaktan kaçındığı davranışlarda ve kendisine koyduğu sınırlarda da görünür.
Bugün ise bazen bunun tam tersini görüyoruz.
Merhametliysen kullanılabilirsin.
İyi niyetliysen kandırılabilirsin.
Vicdanlıysan zaafın var sanılabilir.
Susuyorsan güçsüz olduğun düşünülebilir.
Düşünüyorsan fazla sorguladığın söylenebilir.
Oysa mesele insanın başkalarının kendisine biçtiği kalıba sığması değildir.
Asıl mesele, insanın kendi ölçüsünü kaybetmemesidir.
Bilgili olmak kadar bilgiyi nasıl kullandığını bilmek…
Güçlü olmak kadar gücünü nerede kullanmaman gerektiğini bilmek…
Konuşabilmek kadar ne zaman susacağını bilmek…
Haklı olmak kadar haklılığını nasıl ifade edeceğini bilmek…
Ve en önemlisi, yapabileceğin her şeyi yapmanın doğru olmadığını bilmektir.
İşte utanmak burada insanın imdadına yetişir.
Utanma duygusu, insanın kendi kendine koyduğu en sağlam sınırlardan biridir.
Çünkü dışarıdan konulan kuralların ulaşamadığı yerde, insanın içindeki ölçü devreye girer.
Kimse görmüyorsa da…
Kimse bilmiyorsa da…
Kimse hesap sormuyorsa da…
İnsan kendisini görür.
Ve insanın kendisinden utanabilmesi, belki de ahlakın en güçlü hâlidir.
Bu nedenle insan ne yalnızca düşünmeli ne de yalnızca utanmalıdır.
Düşünmeli ve utanmalıdır.
Düşünerek idrak etmeli.
Utanarak kendisine sınır koymalı.
İdrak ederek neyin doğru olduğunu anlamalı.
Edep ile o doğrunun içinde kalmalı.
Çünkü düşünce eyleme dönüşmediğinde eksiktir.
Eylem ise ahlaki bir ölçüyle kontrol edilmediğinde tehlikelidir.
İnsanın gerçek olgunluğu, düşündüğü ile yaptığı arasındaki mesafeyi kapatabilmesinde; yaptığı ile vicdanı arasındaki uyumu koruyabilmesindedir.
Belki de bugün bize en çok lazım olan şey budur:
Düşünecek kadar akıl, utanacak kadar vicdan.
Çünkü akıl insana ne yapabileceğini gösterir.
Vicdan ise ne yapmaması gerektiğini hatırlatır.
Ve insan, ikisini birlikte taşıdığı zaman yalnızca akıllı değil, ahlaklı bir insan olur.
Yüzümüzü kızartacak işlerden uzak kalalım.
Söyleyeceğimiz sözü düşünelim.
Atacağımız adımı tartalım.
Bakacağımız gözün hakkını gözetelim.
Ve kimsenin olmadığı yerde bile kendimizden utanmayacağımız bir hayat yaşayalım.
Unutmayalım:
Düşünmek aklın, utanmak vicdanın sesidir.
İnsanı insan yapan ise bu iki sesi birlikte dinleyebilmektir.
Söz söz; Düşünecek kadar akıl, utanacak kadar vicdan.
