Benim baktığım gibi görebiliyor musun?

Fransız gelişim psikologu Jean Piaget, açıklayıcı bir deney gerçekleştirdi. Bir grup çocukla tanıştı ve onlara incelemeleri için birer tahta blok verdi. Bu bloğun bir tarafı yeşil boyanmıştı ve diğer tarafı da kırmızıydı. Çocukla yüz yüze oturarak bloğun kırmızı tarafını kendisine, yeşil tarafını da çocuğa dönük şekilde aralarında tuttu.

Piaget çocuktan gördüğü rengi tanımlamasını istedi. Çocuk her zaman doğru cevabı verdi: “Yeşil.” Daha sonra Piaget bunu takip eden et­kili bir soru sordu:

“Benim hangi rengi gördüğümü düşünüyor­sun?”

Beş yaşından küçük çocukların çoğu, “Yeşil,” cevabını verdi. Böylece masanın diğer tarafında oturan kişinin kendilerinden farklı bir şey görebileceğini anlamakta yetersiz olduklarını göstermiş oldular. Diğer çocuklar doğru cevabı verdiler. Kendileri yeşili görürken, araştırmacının kırmızıyı gördüğünü anladılar. Bu çocuklar, perspektif duygusunu ve bir durumu bir başkasının bakış açısından değerlendirecek yetiyi geliştirdiklerini gösterdiler.

On beş yıllık danışmanlık deneyimim sonrasında, birçok yöneti­cinin bu çok basit dersi hiçbir zaman öğrenemediğini sizlere üzüle­rek söylüyorum. Bu gibi insanlar kendi bakış açılarının mutlak ge­çerliliğini hiçbir zaman sorgulamazlar. Eğer bir raporun çok kötü ol­duğunu düşünüyorlarsa, o raporun çok kötü olmak zorunda oldu­ğunu varsayarlar. Tahta bloğun kendilerine doğru olan kısmında ye­şil boyayı görürler ve herkesin tarafının da yeşil olması gerektiğini varsayarlar. Genellikle kırk beş yaşın üzerinde olan bu yöneticiler, sanki beş yaşında olmanın kırk senelik deneyimine sahipmiş gibi davranırlar. Ontolojik kibirleri yüzünden gelişimleri duraklamıştır.

Beş yaşındaki kızım Michelle, iğrenç olduğu için brokoliyi sevmediğini söylüyor. Aslında doğru olan tam tersi. Michelle brokoliye “iğrenç” diyor çünkü onu sevmiyor. O tabii bunu bu şekilde gör­müyor. Brokoli seven herkesin zevksiz olduğunu düşünüyor: tipik bir ontolojik kibir vakası. Ontoloji, felsefenin gerçekliğin doğasını inceleyen koludur. Ontolojik kibir, kendi bakış açınızın ayrıcalıklı olduğuna ve bir durumu değerlendirirken sizin yolunuzun tek doğ­ru yol olduğuna inanmaktır. Çocuklarda sevimli bile durabilen on­tolojik kibir normal bir şeydir ancak yetişkinlerde çok daha sevim­siz hale gelir ve ontolojik kibre ne yazık ki sıkça rastlanır.

Stresli durumlarda, çoğumuz bir şeyleri olduğu gibi gördüğümüzü zannederiz fakat bu böyle değildir. Gördüğümüz şeyleri aslında bize gözüktükleri şekilde görürüz. Bu mantığı kendinizle ilgili düşünün. En son ne zaman sizinle aynı şekilde düşünen bir “salak”la karşılaştınız? İnsanların salak oldukları için mi size karşı çıktıklarını düşünüyorsunuz? Yoksa size karşı çıktıkları için mi onlara “salak” diyorsunuz.

Kibrin karşıtı alçakgönüllülüktür. İngilizcede alçakgönüllülük anlamına gelen humility kelimesi Latincede yer anlamına gelen Hu­mus kelimesinden gelir. Alçak gönüllü bir insan kendisini başkalarından üstün görmez ve ayrıcalıklı bir pozisyonu varmış gibi de dav­ranmaz. Ontolojik alçakgönüllülük, gerçeklik veya doğruluk üzerin­de özel bir iddianızın olamayacağını, başkalarının da en az sizinki kadar geçerli, saygıyı ve değerlendirilmeyi hak eden bakış açılan ol­duğunu kabul etmektir. Dünyaya bakmanın birçok yolu vardır ve her yolun parlak noktaları olduğu gibi kör noktaları da vardır. Sade­ce ontolojik alçakgönüllülük bakış açısından bu farklılıktan bir ara­ya getirip daha kapsayıcı bir bakış açısının parçalan haline getirebilir.

Ontolojik kibrin ayırt edici özelliği kimliğinizi fikirlerinizden ay­rıştırmıyor oluşunuzdur. Düşüncelerinizle benliğinizin aynı şey ol­duğunu varsayarsınız. Eğer birisi sizin fikrinize karşı çıkarsa, o kişi size karşı çıkmaktadır. Sonuç olarak bakış açınıza meydan okuyan herkes, kendinize dair imajınıza ve kendinize olan saygınıza meydan okumaktadır. Bu durum fikir ayrılıklarını oldukça çatışmalı hale ge­tirir. Her türlü yüzleşme, kendi kimliğinizi korumanızı gerektiren ölümcül bir savaşa dönüşür ve genellikle de tehdidi yaratan her kim­se onun haklanmasıyla sonuçlanır. Ontolojik kibir doğrudan tek ta­raflı kontrole neden olur.

Karşılıklı öğrenme modelinde olduğu gibi tek taraflı kontrol mo­deli de üç varsayıma dayanır:

Ben tümüyle mantıklıyım. Benim bakış açım nesnel; duygular ve kişisel kaygılar yüzünden bulanıklaşmamış. Her şeyi olduğu gibi gö­rüyorum. Hiçbir zihinsel model algımı filtrelemiyor.

Başkaları öyle değil. Ne yazık ki çoğu insan tümüyle mantıklı de­ğil. Dar kafalılar ve genellikle yanlış fikirlere takılıp kalıyorlar. Ger­çeği göremiyorlar ve daha da kötüsü görmek istemiyorlar.

Hatalar cezalandırılmayı hak eder. Bir şey ters gittiğinde, birini bunun suçunu üstlenmesi gerekir. Bundan sorumlu olan kişi cezalandırılmalıdır. Hata yapmaktan korkmak başarıyı teşvik eder.

Bu varsayımlar beş tane stratejiyi belirler:

Hedefleri tek taraflı belirlemek: Ortak amaçlar belirlemek için za­man kaybetmeyin. “Doğru” hedefleri (ki bunlar sizin hedefleriniz) ve bu hedeflere ulaşabilmek için “doğru” stratejileri (ki bunlar sizin stratejileriniz) dayatın.

Başkalarına karşı kazan. Uygulama kararlılığı gerektirir. Hedefle­rinize ve stratejilerinize sıkı sıkıya bağlı kalın ve size yapılan tüm itirazların üstesinden gelin. Fikrinizi değiştirmek bir zayıflık işaretidir. Hedeflerinize ulaşmanızı sağlayacak insanlarla işbirliği yapın. Bunu sağlamayacak olanları baltalayın.

Bilgiyi manipüle et. Sadece kendi argümanınızı destekleyen ger­çekleri ve fikirleri ortaya sunun. Sizin argümanınıza karşı olanları gizleyin. Geçerli olan tek bilgi başkalarını sizin haklı, diğerlerinin haksız olduğuna inandırmanıza yardımı dokunan bilgidir.

Dışsal motivasyonları kullan. Eğer insanlar sizin talimatlarınıza uymazlarsa, onları ortaya çıkabilecek korkunç sonuçlarla tehdit edin ve eğer uyarlarsa onları ödüllendirin. Bir korku ve boyun eğme or­tamı yaratın ve onu koruyun.

Duygulan bastır: Duygular insanın dikkatini dağıtan şeylerdir, iyi iş, çok düşünmenin ürünüdür, çok hissetmenin değil. Duygularınızı ifade etmek, yetersizliğin ve zayıflığın bir göstergesidir. Tek taraflı kontrol modeli ontolojik olarak kibirli kişiye makul gözükür. Tabii ki kendi bakış açısının doğru olduğunu varsayar ve bu yüzden ona karşı çıkanların bakış açılarının da doğal olarak yanlış olduğundan emindir. İşleri yaptırmanın en çabuk yolu, karşı çıkanları ikna et­mek ya da onlardan kurtulmaktır. Kısa vadede bu strateji faydalı gö­zükebilir ancak uzun vadede hiçbir zaman iyi bir sonuç doğurmaz.

Tek taraflı kontrol ortamında, insanlar savunmacı, tutarsız, kontrol edici ve manipülatif şekillerde davranırlar. Tedbirli ve ürkektir­ler. “Düşmanlar” dansa, “müttefik”lerle birleşmeye bakarlar. Yararlı bilgileri, düşünceleri ve duyguları saklarlar. Bu da onları ikiyüzlü ilişkilere ve bastırılmış çatışmalara yönlendirir ki bunlar da kendilerini el altından yapılan politik manevralar şeklinde gösterirler. Periyodik olarak gerçekleşen şirket içi patlamalar, görünüşteki barış ve uyum kandırmacasını yok eder. Bu duygusal patlamalar o kadar büyük bir ters etki yaratır ki insanların açıkça yapılan tüm yüzleşmelerden kaçınmaları gerektiğine olan inançları güçlenir. Bu da onları kendilerini daha da fazla bastırmaya ve üstü kapalı iktidar oyunlarına yöneltir.

Kişiler arası ilişkiler ve grup ilişkileri savunmacı bir hal alır. Grup dinamikleri kireçleşir ve odak noktası işbirliği yapmak ve öğ­renmek yerine, kazanmak ve kaybetmeye kayar. Düşmanlık, güvensizlik, yanlış iletişim, riskten kaçınma, uyum sağlama ve dışsal normlara itaat etme söz konusudur. Ortak bir vizyona dair içsel bir dürtü veya bağlılık söz konusu değildir. Motivasyon düşüktür ve insanlar kovulmamaları için gereken çabanın minimumunu gösterirler.

İnsanlar korku, stres ve öfke gibi duyguları yaşarlar. Hâkim ruh hali, endişeli, alaycı ve sitemkârdır. İnsanlar kendi kaderlerini kon­trol etmekte yetersiz hissettiklerinde moralleri bozulur. Kendilerini manipüle edenlere ya baş kaldırarak ya da teslim olarak karşılık verirler. İşbirliği ya da şevk söz konusu değildir. Başarma dürtüsü yoktur.

Hatalar artar ve katlanır. İnsanlar hatalarını düzeltmektense onların üstünü örtmekle daha fazla ilgilidirler. Bu hatalar bir krize ne­den olana dek üst üste eklenirler. Sorunları çözmeye verilen enerjiden çok daha fazlası başkalarını suçlamaya yöneltilir. İnsanlar kişisel argümanlara dayalı kendilerini doğrulayıcı teorileri başkalarıyla paylaşmak yerine gizlerler. İletişimdeki belirsizlik ve soyutluk, yanlış yorumlamalara, yanlış anlamalara ve koordinasyon eksikliğine sebep olur.

Yeni fikirleri ve olasılıkları araştırmak için asgari bir özgürlük mevcuttur. Konformizm, düşük enerji ve durağanlık norm haline gelmiştir. İnsanlar, başkalarını oturmuş inançları ve kuralları  sarsabilecek çözümlerden alıkoydukları için uyum gösterme, yenilik getirme çağrıları önemsenmez. Geçerli olan eğilim, geleneksel sınırların dışına doğru genişlemektense kurallar dahilinde düşünmektir.

Otoritecilik egemenliğini sürdürür. Hedef ve strateji belirlemede işbirliği yapılmaz. Ortak bir vizyon ve amaç olmadan insanlar, grup düşüncesine, tutuculuğa ve riskten kaçınmaya kendilerini teslim ederek kayıtsızca davranırlar, itaat, cezalandırıcı bir otorite tarafın­dan sürekli olarak gerçekleştirilen bir polislik gerektirir.

Tek taraflı kontrol modelinin nihai sonuçları basit ve çarpıcıdır: verimli olamama, esnek olamama, yenilikten yoksun olma, düşük kalite, yüksek maliyet, yüksek kişisel rotasyon, rekabet edebilirlikte eksiklik, modası geçmişlik, negatif kârlılık, artan krizler ve son ola­rak da kurumsal çöküş.

Yazar: Fred HoffmanW

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s