Bu yazı, günlük siyasi polemiklerin veya partizan yaklaşımların tamamen uzağında, tamamen kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde kaleme alınmıştır.
Siyasetin kendine has dinamikleri olsa da; organizasyon yönetimi, liderlik psikolojisi ve kurumsal mükemmellik ilkeleri evrenseldir. Son günlerde siyasette yaşanan gelişmeleri bir siyasi analiz olarak değil; bir insan kaynakları profesyoneli ve EFQM uzmanı gözüyle, “makam tutkusunun liderlik körlüğüne dönüşmesi” vakası olarak ele almak gerekiyor.
Yetmişyedi yaşında, dur durak bilmeyen bir kariyer mücadelesi ve hukuki formüllerle yeniden koltuğa dönme arzusuna yönetim bilimi açısından bakıldığında, karşımıza sadece bir siyasi tartışma değil; liderlik, güç, bırakabilme olgunluğu ve kurumsal sürdürülebilirlik açısından dikkat çekici bir tablo çıkıyor.
Bir kurumu yönetmek, bir makamı işgal etmek değil; zamanı geldiğinde o kurumu kendinizden bağımsız yaşayabilir hale getirebilmektir.
Bir insan kaynakları profesyoneli ve EFQM Modeli perspektifinden bakıldığında, liderliğin gerçek başarısı yalnızca görevde kalmakla değil; görevden ayrıldığında kurumun ayakta kalabilmesiyle ölçülür. Çünkü kurumsal olgunluk, sistemin kişilere bağımlı olmaktan çıkmasıdır.
Bazen uzun yıllar aynı makamda kalmak, kişide fark edilmeden bir özdeşleşme yaratır. Artık koltuk bir görev alanı olmaktan çıkar; kimliğin, gücün ve varoluşun parçasına dönüşür. İşte bu noktada liderlik ile makam tutkusu arasındaki çizgi incelmeye başlar.
Bir lider için en büyük başarı sadece mücadele etmek değil; zamanı geldiğinde görevi bir olgunlukla devredebilmektir. Çünkü gerçek lider, kendinden sonra oluşacak boşluğu değil, kendinden sonra devam edecek sistemi düşünür.
EFQM anlayışında liderlik, kurumu bir kişiye mahkûm etmek değil; kurumsal kapasiteyi güçlendirmek, yeni liderlerin önünü açmak ve sürdürülebilirliği sağlamaktır. Eğer bir kurumun geleceği hâlâ tek bir kişinin varlığına bağlanıyorsa, orada kurumsallaşma değil; kişiselleşme vardır.
Uzun süre güç ve yetki sahibi olan kişilerde sık rastlanan bir durum vardır: Kişi, görevi bırakmayı sadece bir makam kaybı değil, aynı zamanda bir kimlik kaybı olarak yaşamaya başlar.
İnsan kaynakları yönetiminde buna bazen rol bağımlılığı denir. Kişi, bulunduğu pozisyonu kendi varlığıyla özdeşleştirir. Böyle olunca görev değişimi doğal bir süreç olmaktan çıkar, psikolojik bir direnç alanına dönüşür.
Bu noktada mücadele artık kurum için değil; çoğu zaman makamın temsil ettiği anlam için verilmeye başlanır.
EFQM Modeli’nde güçlü liderlik, sadece bugünü yönetmek değil; yarını hazırlamaktır.
Bir liderin arkasında yetişmiş kadrolar, güvenle devralacak insanlar ve kurumsal devamlılığı sağlayacak mekanizmalar yoksa; bu durum başarı değil, bağımlılık üretir.
Çünkü liderlik, “Ben gidersem ne olur?” sorusunu değil, “Ben gittikten sonra da sistem nasıl işler?” sorusunu çözebilme sanatıdır.
Her kurumda yeni kuşakların beklentileri, yeni yöntemler ve yeni liderlik anlayışları ortaya çıkar. Kurumsal zekâ bunu tehdit değil; dönüşüm fırsatı olarak görür.
Ancak bazen geçmiş başarılar, kişinin değişimi kabul etmesini zorlaştırabilir. Bu durumda ortaya çıkan şey sadece bir görev mücadelesi değil; eski ile yeninin, alışkanlık ile dönüşümün çatışmasıdır.
Liderliğin olgunluğu burada ortaya çıkar: Koltuğu korumakta değil, kurumu geleceğe taşıyacak değişime alan açabilmekte…
Sonuç olarak; Makamlar emanettir, kurumlar kalıcıdır. Bir liderin gerçek büyüklüğü, ne kadar süre koltukta kaldığıyla değil; ayrıldığında geride nasıl bir kurum, nasıl bir kültür ve nasıl bir gelecek bıraktığıyla ölçülür.
Çünkü bazı insanlar makamı yönetir, bazıları ise zamanla makamın tutsağı hâline gelir.
Ve belki de liderliğin en ağır sınavı budur:
Görevde kalmayı başarmak değil, zamanı geldiğinde görevi bırakabilme olgunluğunu gösterebilmek…

Yorum bırakın