Üniversite diploması, artık tek başına işe giriş bileti değil. Gençlerin üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulabilmeleri; aldıkları eğitimin niteliği, kazandıkları yetkinlikler, iş dünyasının beklentileri, ekonomik koşullar ve istihdam olanakları gibi birçok faktörün birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor.
Tam da bu noktada yükseköğretimde kalite güvencesinin işe yerleşme üzerindeki etkisini düşünmek gerekiyor.
Yükseköğretim kalite güvencesi çoğu zaman programların ve kurumların belirlenen standartlara uygunluğu, süreçlerin işletilmesi, öz değerlendirme, dış değerlendirme ve akreditasyon gibi kavramlarla birlikte ele alınıyor. Oysa kalite güvencesinin asıl amacı bunların çok daha ötesinde olmalı.
Kalite güvencesi, öğrencinin üniversiteye girdiği andan mezuniyet sonrasındaki yaşamına kadar oluşturulan değerin güvence altına alınmasıdır.
Bir öğrenci üniversiteye başladığında aslında yalnızca diploma almak için bir eğitim sürecine girmiyor. Bir meslek, bir kariyer ve bir gelecek inşa etmeye çalışıyor. Dolayısıyla üniversitenin de öğrencisine yalnızca ders ve diploma değil; bilgi, beceri, deneyim, yetkinlik, farkındalık ve değişen koşullara uyum sağlayabilme kapasitesi kazandırması gerekiyor.
Burada kalite güvencesinin önemli bir sorusu ortaya çıkıyor:
Üniversite mezun ettiğimiz öğrencinin iş hayatına hazır olmasını nasıl güvence altına alıyoruz?
Bu soruya yalnızca “Programımız akredite.” diyerek cevap vermek yeterli değildir.
Akreditasyon ve kalite güvencesi önemli araçlardır. Ancak asıl mesele, bu süreçlerin öğrencinin eğitim deneyimine ve mezuniyet sonrasındaki başarısına nasıl yansıdığıdır.
Bir eğitim programının amaçları ile mezunun sahip olması beklenen bilgi, beceri ve yetkinlikler arasında güçlü bir ilişki kurulmuş mu?
Derslerde verilen eğitim, iş dünyasının ve toplumun ihtiyaçlarıyla ne kadar örtüşüyor?
Öğrenci öğrendiği bilgiyi uygulayabiliyor mu?
Staj, proje, uygulamalı eğitim, sektör iş birlikleri ve gerçek yaşam deneyimleri yeterince kullanılıyor mu?
Öğrencinin gelişimi yalnızca sınav sonuçlarıyla mı ölçülüyor, yoksa sahip olması gereken yetkinliklere ulaşıp ulaşmadığı da değerlendiriliyor mu?
Mezunların istihdam durumu izleniyor mu?
Mezunların hangi sektörlerde, hangi görevlerde ve hangi yetkinliklerle çalıştığı biliniyor mu?
İşverenlerin mezunlar hakkındaki görüşleri eğitim programlarının geliştirilmesinde kullanılıyor mu?
İşte yükseköğretimde kalite güvencesinin işe yerleşmeye etkisi bu soruların cevaplarında ortaya çıkıyor.
Kalite güvencesi doğrudan iş garantisi vermez.
Bir üniversitenin veya programın kaliteli olması, o programdan mezun olan herkesin mutlaka işe yerleşeceği anlamına gelmez. Çünkü istihdam; ekonomik büyüme, sektörlerin gelişimi, iş gücü arz ve talebi, bölgesel koşullar ve işverenlerin ihtiyaçları gibi üniversitenin doğrudan kontrol edemeyeceği birçok değişkene bağlıdır.
Ancak kalite güvencesi, üniversitenin kontrol edebileceği alanlarda önemli bir fark yaratabilir.
Kaliteli bir eğitim programı öğrencinin yalnızca bilgi edinmesini değil, bilgiyi kullanabilmesini sağlamalıdır.
Bugünün iş dünyasında sadece “Ne biliyorsun?” sorusu sorulmuyor.
“Ne yapabiliyorsun?”
“Nasıl problem çözüyorsun?”
“Nasıl iletişim kuruyorsun?”
“Bir ekibin içinde nasıl çalışıyorsun?”
“Yeni bir şeyi ne kadar hızlı öğrenebiliyorsun?”
“Değişime ne kadar kolay uyum sağlayabiliyorsun?”
“Ürettiğin değer nedir?” soruları da soruluyor.
Bu nedenle yükseköğretimde kalite güvencesinin odağında öğrenme çıktıları ve yetkinlikler bulunmalıdır.
Öğrenci mezun olduğunda sadece diploma sahibi değil, iş hayatında karşılığı olan yetkinliklere sahip olmalıdır.
Burada işverenlerin görüşleri de önemlidir.
Üniversitelerin iş dünyasından uzaklaşması, eğitim ile istihdam arasındaki ilişkinin zayıflamasına neden olabilir. Danışma kurulları, sektör toplantıları, ortak projeler, stajlar, iş yeri eğitimleri, mezun buluşmaları ve işveren geri bildirimleri bu ilişkinin güçlendirilmesinde önemli araçlardır.
Ancak bunların yalnızca etkinlik olarak yapılması da yeterli değildir.
Paydaş görüşü alınmalı, değerlendirilmeli ve gerektiğinde eğitim programlarında değişikliğe dönüştürülmelidir.
Kalite kültürü tam olarak burada ortaya çıkar.
Bir üniversite mezunlarının iş bulmakta zorlandığını görüyorsa yalnızca öğrencisine “Kendini geliştir.” dememeli; kendi eğitim programını da sorgulamalıdır.
Mezunlarımız neden iş bulamıyor?
Hangi yetkinliklerde eksiklik yaşıyorlar?
İşverenler hangi becerileri yetersiz buluyor?
Mezunlarımız hangi sektörlerde çalışıyor?
Eğitim aldıkları alan ile yaptıkları iş arasında nasıl bir ilişki var?
Hangi dersler veya uygulamalar mezunların iş hayatına geçişinde daha fazla katkı sağlıyor?
Bunlar ölçülmeli, analiz edilmeli ve sonuçlarına göre iyileştirme yapılmalıdır.
İşte kalite güvencesinin gerçek anlamı budur: Sonucu görmek, sonucu anlamak ve gerektiğinde sistemi değiştirmek.
Yükseköğretim kurumlarının mezun izleme sistemleri bu nedenle çok önemlidir.
Bir üniversite öğrencisini mezun ettiği gün takip etmeyi bırakmamalıdır. Mezunun mezuniyetten sonra ne yaptığı, ne kadar sürede işe yerleştiği, hangi sektörde çalıştığı, eğitim aldığı alanla ne kadar uyumlu bir işte bulunduğu, hangi yetkinliklere ihtiyaç duyduğu ve işverenlerin mezun hakkında ne düşündüğü izlenmelidir.
Bu veriler yalnızca bir raporda yer almak için değil, eğitim programlarının geliştirilmesi için kullanılmalıdır.
Çünkü mezunun başarısı, üniversitenin de öğrenmesi gereken bir sonuçtur.
Burada YÖKAK’ın kalite güvencesi yaklaşımının önemi de ortaya çıkmaktadır. Kurumların amaçlarını belirlemesi, süreçlerini yönetmesi, sonuçlarını izlemesi, paydaşlarını sürece katması ve elde ettiği sonuçlar doğrultusunda sürekli iyileştirme yapması; yükseköğretimin yalnızca bugünkü performansını değil, gelecekteki kapasitesini de güçlendirmektedir.
Ancak kalite güvencesini yalnızca YÖKAK değerlendirmesi veya akreditasyon süreci olarak görmemek gerekir.
Kalite güvencesi kurumun kendi kendine sorduğu sorudur.
“Biz öğrencimize ne vaat ediyoruz?”
“Bu vaadi ne kadar gerçekleştiriyoruz?”
“Mezunlarımız bu eğitimden ne kazanıyor?”
“İş dünyası mezunlarımızı nasıl değerlendiriyor?”
“Sonuçlarımız istediğimiz düzeyde değilse neyi değiştirmeliyiz?”
Bu sorular sorulmuyorsa, yalnızca prosedürlerin ve raporların varlığı kalite kültürünün oluştuğu anlamına gelmez.
Bugün üniversiteler açısından önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Yapay zekâ, dijitalleşme, otomasyon ve yeni çalışma biçimleri birçok mesleğin gerektirdiği yetkinlikleri değiştiriyor.
Bu nedenle kalite güvencesi sistemleri de yalnızca mevcut standartları korumaya odaklanmamalı; geleceğin ihtiyaçlarını öngörebilen bir yapıya dönüşmelidir.
Bugünün öğrencisini yarının işine hazırlamak zorundayız.
Bunun için üniversitelerin yalnızca “Mezunlarımız işe yerleşiyor mu?” sorusunu değil, daha ileri bir soruyu sorması gerekiyor:
“Mezunlarımız geleceğin işlerine hazır mı?”
Çünkü yükseköğretimde kaliteyi yalnızca mezun sayısıyla ölçemeyiz.
Diploma sayısını artırmak kolaydır.
Asıl mesele, diplomanın arkasında gerçek bir yetkinlik oluşturabilmektir.
Yükseköğretim kalite güvencesinin işe yerleşmeye en önemli katkısı da burada ortaya çıkmaktadır.
Kalite güvencesi iş garantisi vermez.
Ancak öğrencinin doğru bilgiye, doğru becerilere ve doğru deneyimlere sahip olmasını; üniversitenin de kendi sonuçlarını görerek sürekli gelişmesini sağlayabilir.
Sonuçta üniversite ile iş dünyası arasındaki bağı güçlendiren şey yalnızca diploma değildir.
Yetkinliktir.
Deneyimdir.
Değer üretme kapasitesidir.
Ve bunların güvence altına alınmasıdır.
Bu nedenle yükseköğretimde kalite güvencesini yalnızca “kurum kaliteli mi?” sorusuyla değil,
“Bu kurum öğrencisinin geleceğine ne kadar değer katıyor?” sorusuyla değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü üniversitenin gerçek başarısı, öğrencisinin mezun olduğu gün eline aldığı diplomadan çok, o diplomayla hayatta ve iş dünyasında ne üretebildiğinde ortaya çıkar.
Ekrem Öztürk
