Üniversiteyi bitirmek artık bir meslek sahibi olmak için yeterli mi?
Yıllar önce “Mezun Oldum, İş Verin Bana” başlığıyla yazdığımda, yükseköğretim mezunlarının istihdam sorununa dikkat çekmeye çalışmıştım. O günlerde de gençlerin önemli bir bölümü üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulamıyor, bulduğu iş ise çoğu zaman eğitim aldığı alanla örtüşmüyordu.
Aradan yıllar geçti. Üniversitelerin, öğrencilerin ve mezunların sayısı arttı. İş dünyası değişti. Teknoloji, yapay zekâ, dijitalleşme ve yeni çalışma biçimleri birçok mesleğin niteliğini değiştirdi. Ancak temel soru hâlâ aynı:
Üniversite mezunu bir genç neden mezun olduğunda “İş Verin Bana” demek zorunda kalıyor?
Bugün bu sorunun cevabını yalnızca gençlerin sahip olduğu diploma, sertifika veya yetkinliklerde aramak bana doğru gelmiyor. Çünkü mesele artık sadece “Gençler iş bulamıyor.” meselesi değildir. Asıl mesele, eğitim sistemi ile iş gücü piyasası arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü kurulduğudur.
Diploma arttı, beklenti değişti
Türkiye’de yükseköğretime erişim geçmişe göre önemli ölçüde arttı. Üniversite eğitimi artık toplumun çok daha geniş bir kesimi için ulaşılabilir bir hedef hâline geldi. Ancak yükseköğretime erişimin artması, mezuniyet sonrasında herkes için aynı ölçüde istihdam fırsatı oluşturmadı.
TÜİK’in 2025 yılı Yükseköğretim İstihdam Göstergeleri bunu açık biçimde ortaya koyuyor. Lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı %73,9, ön lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı ise %65,7 olarak gerçekleşti. Üstelik kayıtlı istihdamda olmak ile kişinin eğitim aldığı alanla uyumlu bir işte çalışması aynı şey değil.
Örneğin 2025 verilerinde lisans mezunlarında eğitim alanı ile uyumlu bir meslek grubunda çalışma oranı sağlık ve refah alanında %80,4 iken, sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon alanında %20,6 olarak gerçekleşti.
Bu veriler bize önemli bir şey söylüyor:
Sorun yalnızca iş bulmak değil; doğru eğitim ile doğru iş arasında bağ kurabilmek.
“Bir sertifika daha alsam iş bulabilir miyim?”
İş arayan gençlerle konuştuğumuzda hâlâ benzer sorularla karşılaşıyoruz:
“Nasıl kendimi geliştirmeliyim?”
“Hangi eğitimi almalıyım?”
“Hangi sertifikayı edinmeliyim?”
“İngilizce bilmek yeterli mi?”
“Yüksek lisans yapmalı mıyım?”
“CV’mi nasıl hazırlamalıyım?”
“Başvurularım neden geri dönmüyor?”
“Neden benden deneyim istiyorlar?”
Bu soruların hepsi önemli. Ancak gençlere sürekli olarak “Bir eğitim daha al, bir sertifika daha edin, CV’ni biraz daha güçlendir.” demek, sorunun tamamını açıklamıyor.
Üniversite mezunu bir gencin iş bulamamasını yalnızca onun eksiklikleri üzerinden değerlendirmek kolaycılık olur.
Elbette bireyin kendisini geliştirmesi, yabancı dil öğrenmesi, dijital beceriler kazanması, deneyim edinmesi ve iş dünyasının beklentilerini anlaması gerekiyor.
Fakat aynı zamanda şu soruyu da sormamız gerekiyor:
Bu genç için gerçekten yeterli sayıda ve nitelikte iş var mı?
İşsizlik sadece bireysel bir sorun değildir
İş arayan gençlere “Kendini geliştir.” demek kolaydır.
Peki ya herkes kendisini geliştirdiğinde ne olacak?
Herkes yabancı dil öğrendiğinde, herkes yüksek lisans yaptığında, herkes onlarca sertifika aldığında ve herkes aynı dijital becerilere sahip olduğunda iş gücü piyasasında ne değişecek?
Çünkü insan kaynağının niteliğini artırmak kadar, o insan kaynağının değerlendirilebileceği istihdam alanlarını oluşturmak da gerekir.
TÜİK’in 2025 verilerinde lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranının %73,9 olması, mezunların önemli bir bölümünün kayıtlı istihdam içerisinde yer almadığını gösteriyor. Ancak kayıtlı istihdamda bulunmamak doğrudan işsiz olmak anlamına gelmiyor. Kişi eğitimine devam ediyor, iş aramıyor, kayıt dışı çalışıyor veya başka nedenlerle kayıtlı istihdam dışında bulunuyor olabilir.
Dolayısıyla rakamlara bakarken bile meseleyi basitleştirmemek gerekiyor.
Asıl mesele insan kaynağı planlaması
Bence Türkiye’nin daha fazla tartışması gereken konu insan kaynağı planlamasıdır.
Bugünün öğrencisini yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, 5, 10 ve 20 yıl sonrasının ihtiyaçlarına göre yetiştirmek zorundayız.
Hangi sektörler büyüyecek?
Hangi meslekler ortadan kalkacak?
Hangi yeni meslekler ortaya çıkacak?
Hangi alanlarda insan kaynağı açığı oluşacak?
Hangi alanlarda mezun fazlalığı yaşanacak?
Yapay zekâ hangi mesleklerin iş yapış biçimini değiştirecek?
Dijital dönüşüm hangi yetkinlikleri zorunlu hâle getirecek?
İklim değişikliği, yaşlanan nüfus, sağlık hizmetleri, savunma sanayii, enerji, yazılım, siber güvenlik, tarım teknolojileri ve yeni üretim modelleri geleceğin hangi insan kaynağına ihtiyaç duyacak?
Bu soruların cevaplarını eğitim politikalarından bağımsız düşünemeyiz.
Üniversite tercihi sadece öğrencinin tercihi değildir
Gençlere “İstediğin bölümü oku.” diyoruz. Elbette okusun. Ancak bir ülkenin eğitim politikası yalnızca öğrencinin tercihinden oluşamaz.
Öğrencinin tercihi ile ülkenin insan kaynağı ihtiyacının da birbirini gözetmesi gerekir.
Bir bölüm popüler olduğunda binlerce öğrencinin aynı alana yönelmesi, birkaç yıl sonra o alanda ciddi bir mezun arzı oluşturabilir. Bugün avantaj olarak görülen bir bölüm, öğrenci mezun olduğunda aynı avantajı taşımayabilir.
Bu nedenle üniversite tercihlerinde yalnızca “Bu bölümü kazanabilir miyim?” değil, “Bu eğitimin sonunda nasıl bir yetkinliğe ve nasıl bir çalışma alanına sahip olacağım?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Üniversite–iş dünyası arasındaki mesafe kapanmalı
Burada yükseköğretim kurumlarına da önemli sorumluluklar düşüyor.
Üniversitenin görevi yalnızca diploma vermek değildir.
Öğrencinin öğrenmesi, uygulaması, deneyim kazanması, iş dünyasını tanıması, problem çözmesi, iletişim kurması, ekip çalışması yapması ve değişen koşullara uyum sağlayabilmesi gerekir.
Stajın yalnızca zorunlu bir belge olmaktan çıkarılması, sektörle iş birliklerinin güçlendirilmesi, mezun izleme sistemlerinin etkin kullanılması ve eğitim programlarının iş gücü piyasasındaki değişimlere göre sürekli gözden geçirilmesi gerekiyor.
Üniversiteler mezunlarının nerede, hangi işlerde, hangi yetkinliklerle çalıştığını bilmeli.
Çünkü mezunun iş hayatındaki başarısı, aslında üniversitenin eğitim sonuçlarından biridir.
İşverenlerin de sorumluluğu var
Bu tartışmada işverenleri de dışarıda bırakamayız.
Yeni mezundan aynı anda deneyim, yabancı dil, teknik uzmanlık, liderlik, iletişim, ekip çalışması, problem çözme ve onlarca başka yetkinlik beklemek kolaydır.
Ancak şu soruyu sormak gerekir:
Yeni mezun deneyimi nerede kazanacak?
İşverenin hiç deneyimi olmayan gençten deneyim istemesi, gençlerin en sık karşılaştığı paradokslardan biridir.
Elbette işe uygun yetkinlik aranmalıdır. Ancak yeni mezunların yetiştirilmesi, geliştirilmesi ve kuruma kazandırılması da insan kaynakları yönetiminin sorumluluklarından biridir.
İnsan kaynağını sadece “hazır çalışan” olarak görmek yerine, potansiyeli keşfetmek ve geliştirmek daha sürdürülebilir bir yaklaşım olacaktır.
“Ne iş olsa yaparım” noktasına gelmemeli
İşsiz kalan genç bir süre sonra hedeflerinden vazgeçebiliyor.
Önce istediği işi arıyor.
Sonra herhangi bir işi.
Bir süre sonra “Ne iş olsa yaparım.” demeye başlıyor.
Burada sadece ekonomik bir kayıp yok.
Yıllarca eğitim almış, emek vermiş, ailesinin ve kendisinin beklentileriyle üniversiteyi tamamlamış bir gencin sahip olduğu bilgi ve yetkinlikleri kullanamaması; bireysel motivasyonunu, mesleki aidiyetini ve geleceğe ilişkin beklentilerini de etkileyebiliyor.
Daha da önemlisi, eğitim aldığı alanın dışında çalışmak zorunda kalan insanların sayısının artması, eğitim ile istihdam arasındaki uyumu yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Çünkü mesele yalnızca “iş sahibi olmak” değildir.
Doğru insanın doğru yerde çalışmasıdır.
Gençlere yalnızca umut değil, yol göstermeliyiz
Bugün gençlere “Üniversite oku, gerisi gelir.” demek yeterli değil.
“Diploman olsun, iş bulursun.” da diyemiyoruz.
“Bir sertifika daha al.” demek ise artık tek başına çözüm değil.
Gençlere; kendini tanı, hangi alanda değer üretebileceğini keşfet, deneyim kazan, iş dünyasını tanı, öğrenmeyi sürdür, değişime uyum sağla, ama aynı zamanda hangi iş gücü piyasasına gireceğini de araştır dememiz gerekiyor.
Ve biz yetişkinler, eğitimciler, işverenler, insan kaynakları profesyonelleri ve politika yapıcılar olarak gençlere yalnızca tavsiye vermekle yetinmemeliyiz.
Onların geleceğini planlayabileceği bir sistem oluşturmalıyız.
Diploma bir başlangıçtır
Belki de artık üniversite diplomasına yüklediğimiz anlamı değiştirmemiz gerekiyor.
Diploma bir işe giriş bileti değildir.
Diploma; öğrenme sürecinin tamamlandığını değil, yeni bir öğrenme ve üretme döneminin başladığını gösteren önemli bir kazanımdır.
İş dünyası ise yalnızca diploma değil; bilgi, beceri, deneyim, yetkinlik, tutum, öğrenme çevikliği ve değer üretme kapasitesi arıyor.
Bu nedenle gençlerin de üniversite yıllarını yalnızca diploma almaya odaklanarak geçirmemeleri gerekiyor.
Diploma alınmalı; ama diploma ile birlikte deneyim, yetkinlik, ilişki ağı, farkındalık ve öğrenme alışkanlığı da kazanılmalı.
Ancak burada sorumluluğu yalnızca gence yüklemek de doğru değil.
Üniversiteler, işverenler, kamu kurumları ve politika yapıcılar birlikte hareket etmediği sürece bu sorunun sürdürülebilir bir çözümü olmayacaktır.
“İş Verin Bana” demek zorunda kalmayan bir gençlik
Bugün 15-24 yaş grubunda mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı Mayıs 2026’da %14,8 olarak gerçekleşti. Genel işsizlik oranı ise aynı dönemde %8,2 idi.
Bu rakamların arkasında yalnızca istatistikler yok.
Her bir rakamın arkasında bir genç, bir aile, yıllarca süren bir eğitim ve geleceğe ilişkin bir beklenti var.
Bu nedenle yükseköğretim ve istihdam meselesini yalnızca “Mezunlar neden iş bulamıyor?” şeklinde ele almak eksik kalır.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Nasıl bir ülke, nasıl bir ekonomi ve nasıl bir insan kaynağı sistemi kurmalıyız ki gençler mezun olduklarında “İş Verin Bana” demek yerine, sahip oldukları bilgi ve yetkinliklerle değer üretebilecekleri bir gelecek kurabilsinler?
Bunun yolu daha fazla diploma vermekten değil;
doğru insan kaynağını, doğru zamanda, doğru yetkinliklerle ve doğru istihdam alanlarıyla buluşturmaktan geçiyor.
Çünkü geleceğin en önemli meselesi yalnızca kaç üniversite mezunu yetiştirdiğimiz değil, yetiştirdiğimiz insan kaynağının ne kadarını ülkenin gelişimine katabildiğimizdir.
Ve belki de artık gençlere sürekli, “Kendini geliştir, iş bulursun” demek yerine, hep birlikte şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Bu ülkenin geleceğinde sana nasıl bir yer açıyoruz?”
Ekrem Öztürk
