Küreselleşme iyiliği değil kötülüğü, ahlakı değil ahlaksızlığı, utanma ve arlanma duygusunu değil yüzsüzlüğü ve arsızlığı da küreselleştirdi.
Dünyanın birbirine yakınlaşması, bilginin sınırları aşması ve toplumların birbirinden etkilenmesi elbette başlı başına kötü değildir. Asıl sorun, bu değişimin hangi değerlerle karşılandığı ve nasıl yorumlandığıdır. Çünkü her değişim gelişme, her yenilik ilerleme, her özgürlük anlayışı da insanı daha iyi bir noktaya taşımaz.
Türkiye’ye özellikle 2000’li yıllardan itibaren baktığımızda, küreselleşmenin etkisiyle hızlanan toplumsal ve kültürel değişimin geleneksel değerlerimiz üzerindeki etkilerini daha fazla tartışmamız gerekiyor. Tüketim kültürünün yaygınlaşması, görünür olma arzusunun güçlenmesi, bireysel çıkarların toplumsal sorumlulukların önüne geçmesi ve başarıyı yalnızca maddi kazanımlarla ölçen anlayışın yerleşmesi, değerler dünyamızda önemli kırılmalara yol açtı.
Bu süreçte milli ve manevi değerlerimizin, geleneklerimizin ve ortak kültürümüzün yeni kuşaklara nasıl aktarılacağı meselesi de giderek daha fazla önem kazandı. Bazı gençlerin amaç, aidiyet ve gelecek duygusu konusunda yaşadığı belirsizlikleri yalnızca küreselleşmeyle açıklamak elbette doğru olmaz. Aile, eğitim, ekonomik koşullar, toplumsal adalet ve rol model olarak görülen insanların davranışları da bu tablonun bir parçasıdır. Ancak bütün bunların yanında, değerlerin aktarımındaki zayıflamanın da üzerinde düşünülmesi gerekir.
Bir toplumun gençlerine bırakabileceği en büyük miras yalnızca ekonomik imkânlar değil; bir amaç, bir aidiyet duygusu, bir ahlaki pusula ve yaşama anlam katan değerlerdir. Gençler neye inanacaklarını, neyi önemseyeceklerini ve nasıl bir gelecek kuracaklarını belirlerken sağlam referanslardan yoksun kalırlarsa, tüketim kültürünün ve geçici popüler değerlerin etkisine daha açık hâle gelebilirler.
Asıl mesele, değişmek değil; değişirken kendimizden neyi kaybettiğimizi fark edememektir.
Batılı toplumların yaşadığı değişimlere baktığımızda da üzerinde durulması gereken bir çelişki görüyoruz. Birçok Batı ülkesi modernleşme, bireyselleşme ve kültürel dönüşüm süreçlerini bizden daha önce yaşadı. Buna rağmen bu toplumların tamamının kendi milli kimliklerinden, kültürel miraslarından ve toplumsal aidiyetlerinden vazgeçtiğini söyleyemeyiz. Kendi tarihlerini, dillerini, milli sembollerini ve kültürel miraslarını korumaya çalışan toplumlar, aynı zamanda bireysel özgürlükleri de savunabiliyor.
Bizde ise zaman zaman Batılılaşmayı Batı’nın her davranışını benimsemek, çağdaşlaşmayı geleneklerden uzaklaşmak, açıklığı ve çıplaklığı özgürlükle, inançtan uzaklaşmayı ilerlemeyle, millî kimliğe sahip çıkmayı ise dar görüşlülükle veya dünyaya kapanmakla eş tutan yaklaşımlarla karşılaşıyoruz.
Oysa özgürlük, bütün değerlerden vazgeçmek; çağdaşlık, köklerini inkâr etmek; millî kimliğe sahip çıkmak da dünyaya kapanmak değildir.
İnsanın giyim tercihi, inancı veya inançsızlığı, yaşam biçimi ve kişisel tercihleri üzerinden ahlaki bir üstünlük ya da aşağılık ölçüsü oluşturmak da doğru değildir. Burada asıl tartışmamız gereken, özgürlüğün sorumlulukla, bireyselliğin toplumsal duyarlılıkla, farklılıkların karşılıklı saygıyla ve modernleşmenin kültürel süreklilikle nasıl bağdaştırılacağıdır.
Bir toplum hem çağdaş olabilir hem de kendi değerlerine sahip çıkabilir. Hem evrensel insan haklarını benimseyebilir hem de milli kimliğini koruyabilir. Hem bireysel özgürlükleri güvence altına alabilir hem de ahlaki sorumluluğu önemseyebilir. Bunlar birbirinin alternatifi değildir.
Geleneklerimiz ve göreneklerimiz, geçmişten kalan alışkanlıklardan ibaret değildir. Bunlar toplumun hafızası, insan ilişkilerinin görünmez kuralları ve birlikte yaşama kültürünün temelidir. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi, emeğe hürmet, sözünde durmak, kul hakkını gözetmek, adaletli olmak ve utanılacak bir davranıştan kaçınmak, bir toplumun gerçek zenginliğidir.
Elbette her gelenek doğru, her eski alışkanlık korunmaya değer değildir. Önemli olan, insan onurunu ve toplumsal vicdanı koruyan değerleri yaşatırken çağın gereklerine uyum sağlayabilmektir. Değerlerimizi sorgulamak başka, onları bütünüyle değersizleştirmek başkadır. Gelişmek için geçmişimizle hesaplaşabiliriz; ancak geçmişimizden bize kalan her şeyi reddederek sağlıklı bir gelecek kuramayız.
Ahilik kültürü bu konuda bize önemli bir hatırlatma yapar. Ahilikte insan yalnızca üreten, kazanan ve tüketen bir varlık değildir. Dürüstlüğü, emeğe saygısı, dayanışması, ölçülülüğü ve başkasının hakkını gözetmesiyle anlam kazanır. Kazancın ahlakla, gücün adaletle, başarının sorumlulukla sınırlandığı bir anlayış sunar. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur: İnsanı yalnızca sahip olduklarıyla değil, taşıdığı değerlerle değerlendirmek.
Çünkü bir toplumun çözülmesi bazen büyük krizlerle değil, küçük ahlaki tavizlerin normalleşmesiyle başlar. Yanlış yapmaktan utanmak yerine yanlışın ortaya çıkmasından çekinmek; dürüstlükten çok çıkarı, liyakatten çok yakınlığı, adaletten çok gücü önemsemek, toplumsal güveni aşındırır.
Medeniyet, sahip olduklarımızın artmasıyla değil, insanlığımızı ne ölçüde koruyabildiğimizle ölçülür.
Küreselleşen dünyada asıl mesele, dünyaya ne kadar benzediğimiz değil, insan kalmayı ne kadar başarabildiğimizdir. Köklerinden beslenmeyen bir toplumun geleceğe sağlam adımlarla ilerlemesi zordur. Milli ve manevi değerleri yeni kuşaklara aktarmak, onlara geçmişi sorgulamadan kabul ettirmek değil; geçmişin birikimini anlayarak, akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek geleceğe taşımaktır.
Unutmamalıyız ki bir milleti geleceğe taşıyan yalnızca teknolojisi, ekonomisi ve siyasi gücü değildir. O milletin adalet anlayışı, vicdanı, ahlakı, kültürü ve ortak yaşama iradesidir.
Dünya değişmeye devam edecek.
Asıl soru şu: Biz bu değişimin içinde kendi değerlerini bilinçle yaşatan bir toplum mu olacağız, yoksa değişen dünyanın rüzgârında yönünü kaybeden bir topluma mı dönüşeceğiz?
