İçimizde Ne Kadar Yer Var?

Bazı şeyler hesap kitapla olmuyor.
Mesela iki kişiye geniş olan bu dünyanın, biri gitse diğerine neden dar geldiğini matematik asla çözemeyecek.
Çünkü mesele çoğu zaman yer değil.
Mesele, başkasının varlığına tahammül edebilmek.

Bir odada iki kişi çalışabilir.
Aynı masada iki insan oturabilir.
Aynı işi iki kişi yapabilir.
Aynı kurumda, aynı amaç için yıllarca yan yana yürünebilir.
Ortada paylaşılacak bir makam yoktur.
Birinin oturacağı ayrı bir koltuk da yoktur.
Birinin yükselmesi için diğerinin düşmesi gerekmiyordur.
Herkes kendi işini yapıyordur.
Herkes kendi sorumluluğunu taşıyordur.
Hatta birbirlerinin işini kolaylaştırabilecekleri kadar ortak bir alanları vardır.
Ama yine de birileri için iki kişi olmak fazladır.
Çünkü bazı insanlar, başkasının varlığını kendi varlığına tehdit olarak görür.
Ve o andan sonra mesele iş olmaktan çıkar.

İş hayatında bunun çok farklı biçimlerini görürüz.
Ortada bir pozisyon yoktur.
Yeni bir kadro açılmamıştır.
Kimsenin masası diğerinin masasını işgal etmiyordur.
Birinin yaptığı iş, diğerinin işini elinden almıyordur.
Kariyer yolunda da gerçek bir engel yoktur.
Ama bir huzursuzluk başlar.
Önce küçük bir rahatsızlık…
Sonra gereksiz bir mesafe…
Ardından bir yanlış anlaşılma…

Bir eksik bilgi…
Bir yanlış yorum…
Bir hata arama çabası…
Bir sözün başka türlü aktarılması…
Ve sonunda, olmayan bir problem üzerinden bir insanın değerini tartışmaya açma isteği.
Çünkü bazen amaç problemi çözmek değildir.
Problem üretmektir.
Daha da kötüsü, o problemden bir başkasının kaybı için medet ummaktır.

İnsan, kendi değerini yükseltmek için başkasının değerini aşağı çekmeye başladığında, aslında kendi değerine de zarar vermeye başlar.
Çünkü bir başkasını küçülterek büyüyemezsiniz.
Bir başkasının ışığını azaltarak kendi ışığınızı çoğaltamazsınız.
Bir başkasını görünmez kılarak daha görünür olamazsınız.

Belki de çağımızın en tuhaf çelişkilerinden biri burada.
İnsanlık olarak giderek bireyselleştik.
Kendi alanımızı istiyoruz.
Kendi kararlarımızı vermek istiyoruz.
Kendi hayatımızı kurmak istiyoruz.
Kendi sınırlarımız olsun istiyoruz.
Bütün bunlar elbette anlaşılabilir.
Ama bireyselleşirken başka bir şeyi de kaybetmeye başladık:
Birlikte var olabilme kültürünü.
Artık bazı insanlar için bir başkasının görünür olması bile bir tehdit.
Bir başkasının takdir edilmesi rahatsızlık veriyor.
Bir başkasının başarılı olması huzursuz ediyor.
Bir başkasının insanlarla iyi ilişkiler kurması sorgulanıyor.
Bir başkasının sözünün dinlenmesi bile bazılarına fazla geliyor.
Hatta bazen insanın yaptığı hiçbir şey önemli değil.
Sadece orada olması yetiyor.
Rahatsızlık için.

Oysa hayat bir yarış pisti değil.
Herkesin aynı anda birinci olması gerekmiyor.
Herkesin aynı yere ulaşması gerekmiyor.
Bir insanın değerli olması, diğerinin değersiz olduğu anlamına gelmiyor.
Birinin sevilmesi, diğerinin sevgisiz kalacağı anlamına gelmiyor.
Birinin başarılı olması, sizin başarısız olduğunuzu göstermiyor.
Birinin öne çıkması, sizin geriye düştüğünüz anlamına gelmiyor.
Bir başkasının iyi olması, sizin kötülüğünüzün kanıtı değil.
Ama bunu kabul edebilmek için insanın kendi değerini başkasının değeri üzerinden ölçmemesi gerekiyor.
Kendi değerinden emin olmayan insan, başkasının değerinden korkuyor.
Belki de mesele tam olarak burada.

Kendisiyle barışık olan insan, başkasının başarısından rahatsız olmaz.
Çünkü onun hesabı başkasıyla değildir.
Dünkü hâliyle bugünkü hâli arasındadır.
Kendi eksiğini görür.
Kendi hatasını kabul eder.
Kendi yoluna bakar.
Başkasının yürüdüğü yola bakıp onun ayağına taş koymaya çalışmaz.
Ama kendisini sürekli başkalarıyla kıyaslayan insan için hayat başka türlüdür.
Başkasının aldığı bir takdir, kendi alamadığı takdiri hatırlatır.
Başkasının başarısı kendi eksikliğini gösteriyormuş gibi gelir.
Başkasının görünürlüğü kendi görünmezliğini hatırlatır.
Ve böylece insan, kendi yolunu büyütmek yerine başkasının yolunu daraltmaya başlar.
İşte tehlikeli olan da budur.

Çalışma hayatında bunun bedeli daha ağırdır.
Çünkü kurumlar yalnızca görev tanımlarından, mevzuattan, prosedürlerden ve organizasyon şemalarından oluşmaz.
Kurumların görünmeyen bir tarafı daha vardır:
İnsan ilişkileri.
Güven.
Saygı.
İşbirliği.
Aidiyet.
Psikolojik güvenlik.
Birlikte çalışma kültürü.
Bunlar yazılı olmayabilir ama kurumların gerçek çalışma iklimini bunlar belirler.
Bir kurumda insanlar birbirini rakip olarak görmeye başladığında, en iyi sistemler bile yorulur.
Bilgi paylaşımı azalır.
İletişim zayıflar.
İnsanlar hata yapmaktan korkar.
Fikir söylemekten çekinir.
Birbirinin açığını kapatmak yerine açığını aramaya başlar.
Başarıyı birlikte üretmek yerine, başarının kime yazılacağını düşünür.
Ve sonunda kurumun enerjisi işe değil, insanların birbirleriyle mücadelesine harcanır.
Bu, görünmeyen ama çok pahalı bir kayıptır.

Oysa iyi bir çalışma ortamında insan, yanında çalışan kişinin varlığından rahatsız olmaz.
Tam tersine onu bir imkân olarak görür.
“Ben tek başıma daha görünür olurum.” demez.
“Birlikte daha fazla değer üretebiliriz.” der.
“Onun başarısı benim kaybım.” diye düşünmez.
“Onun başarısı, içinde bulunduğumuz yapının başarısıdır.” diyebilir.
İşte kurum kültürü biraz da burada başlar.
Çünkü gerçek işbirliği, insanların birbirine ihtiyaç duyması kadar, birbirinin varlığına alan açabilmesiyle mümkündür.

Bu yalnızca iş hayatının meselesi de değil.
Ailelerde var.
Dostluklarda var.
Komşuluklarda var.
Sosyal çevrelerde var.
Hatta bazen en yakın ilişkilerimizde bile var.
Bir insanın hayatımıza girmesiyle kendi alanımızın daraldığını düşünebiliyoruz.
Oysa sevgi, alanı daraltmak zorunda değil.
Dostluk, bir başkasının varlığıyla eksilmek zorunda değil.
Başarı, paylaşınca yok olmak zorunda değil.
Bilgi, aktarıldığında azalmaz.
İyilik, yapıldığında tükenmez.
Değer, paylaşıldığında eksilmez.
Tam tersine bazı şeyler paylaşıldıkça çoğalır.

Ahilik kültürünün bize hatırlattığı önemli şeylerden biri de aslında budur.
İnsan yalnızca kendisi için yaşamaz.
Yanındaki insanı da düşünür.
Komşusunu gözetir.
Arkadaşının iyiliğinden rahatsız olmaz.
Birlikte üretmeyi bilir.
Birlikte kazanmayı bilir.
Bir başkasının elinden tutmanın kendi elini zayıflatmayacağını bilir.
Çünkü hayatı bir “ben” meselesi olmaktan çıkarıp “biz” meselesine dönüştürebildiğinde, insanın dünyası da genişler.
Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu:
Birbirimizin hayatında biraz daha fazla yer açabilmek.

Bazı insanlar başkasının önünü açar.
Bazıları ise önünü keser.
Bazıları bir başkasının başarısını görünce kendi çıtasını yükseltir.
Bazıları ise o insanı aşağı çekmeye çalışır.
Bazıları birlikte yürümeyi seçer.
Bazıları yalnız yürümek için etrafındaki herkesi uzaklaştırır.
Aradaki fark çoğu zaman zekâ değildir.
Yetenek değildir.
Eğitim değildir.
Makam değildir.
Karakterdir
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, yalnızca ne kadar yükseldiğiyle değil, yükselirken yanında kaç kişinin de yükselebilmesine izin verdiğiyle anlaşılır.
Bir insanı gönderebilirsiniz.
Masasını boşaltabilirsiniz.
Adını bir listeden çıkarabilirsiniz.
Görevini değiştirebilirsiniz.
Yanınızdan uzaklaştırabilirsiniz.
Ama onun değerini yok edemezsiniz.
Çünkü değer, bir makamdan ibaret değildir.
Bir unvandan ibaret değildir.
Bir masadan ibaret değildir.
Bir odadan hiç ibaret değildir.
İnsanın değeri, başkasının ona biçtiği ölçüyle de belirlenmez.
İnsan bazen bulunduğu yerden ayrılır ama bıraktığı iz kalır.
Bazen sessizce gider ama yaptığı iyilikler konuşmaya devam eder.
Bazen bir kurumdan ayrılır ama oraya kattığı değer yaşamaya devam eder.
Bazen bir insanı yok saymaya çalışırsınız ama onun emeğini, dostluğunu, katkısını ve bıraktığı izi yok sayamazsınız.
Çünkü insanı bulunduğu yer değil, bulunduğu yere kattığı değer anlatır.

Belki de bu yüzden, hayatın en zor sınavlarından biri başkasının varlığına tahammül edebilmektir.
Onun da başarılı olmasına izin vermek.
Onun da görünür olmasına izin vermek.
Onun da sözünün duyulmasına izin vermek.
Onun da takdir edilmesine sevinmek.
Onun da sizinle aynı masada oturabileceğini kabul etmek.
Ve en önemlisi; onun varlığının sizin değerinizi azaltmadığını anlayabilmek.
Çünkü dünya aslında iki kişiye dar değil.
Dünya çok büyük.
Hayat da öyle.
Daralan çoğu zaman dünya değil.
İnsanın bakışı.
İnsanın egosu.
İnsanın korkuları.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki.
Ve belki de insanın yüreği…

Sonunda insan şunu öğreniyor:
Bir başkasını küçülterek büyüyemezsiniz.
Bir başkasını susturarak daha çok konuşmuş olmazsınız.
Bir başkasının önünü keserek kendi yolunuzu kısaltırsınız.
Bir başkasının ışığını söndürerek kendi ışığınızı çoğaltamazsınız.
Ve bir insanı hayatınızdan çıkarmak, onun değersiz olduğunu göstermez.
Bazen yalnızca sizin, iki kişilik bir dünyaya hazır olmadığınızı gösterir.
Oysa hayat, birlikte yaşanabildiğinde güzeldir.
Aynı masada iki insan oturabildiğinde…
Aynı kurumda iki insan birbirinin başarısından rahatsız olmadığında…
Aynı yolda iki insan birbirinin önünü kesmeden yürüyebildiğinde…
Birinin ışığı diğerinin ışığını söndürmediğinde…
İnsan, gerçekten çoğalmaya başlar.
Çünkü mesele hiçbir zaman:
“Burada kaç kişiye yer var?”
meselesi değildir.
Asıl mesele şudur:
“İçimizde başkasına ne kadar yer var?”
Bunun hesabını ise matematik yapmaz.

Yorum bırakın