Merhametsizlik ve cehalet… Balzac o keskin kalemiyle tam olarak insanın iki temel eksikliğini yüzümüze vuruyor:
”Kurumuş yürekler görmek mi daha ürkütücüdür, boşalmış kafatasları görmek mi, kim karar verebilir?”
— Honore de Balzac, Goriot Baba
Bir insanın kalbinin kuruması; empati yeteneğini kaybetmesi, bencilleşmesi ve başkalarının acılarına karşı tamamen körleşmesidir.
- Goriot Baba romanı özelinde düşünürsek: Babalarının tüm fedakarlıklarına, sevgisine ve varlığını onlara feda etmesine rağmen, onun ölüm döşeğinde bile yanına gelmeyen, tamamen maddiyata ve lükse boğulmuş kızlarının durumudur bu.
- Duygusal bir çürümedir ve toplumları içten içe kemiren en büyük tehlikelerden biridir.
Bir insanın kafasının içinin boşalması ise sorgulamayan, üretmeyen, tamamen başkalarının güdümünde yaşayan ve cehalete teslim olmuş bir zihni temsil eder.
- Akıldan, mantıktan ve derinlikten yoksun bir hayat sürmektir.
- Fikri bir çürümedir; bir toplumun yönünü kaybetmesine, dogmaların esiri olmasına yol açar.
Hangisi Daha Ürkütücü?
Balzac bu sorunun cevabını bilinçli olarak ucu açık bırakıyor çünkü ikisi de birbirini besleyen canavarlar:
- Akıl olup yürek olmadığında, ortaya acımasız, mekanik ve çıkarcı bir kötülük çıkıyor.
- Yürek olup akıl olmadığında ise iyi niyetler bile kolayca manipüle edilebiliyor, cehaletin getirdiği yıkıcı bir körlük doğuyor.
Sizce bir toplum veya birey için hangisi daha büyük bir trajedidir: Duygularını kaybetmiş bir deha mı, yoksa düşünme yetisini kaybetmiş saf bir kitle mi?
Bu iki trajik uç arasında bir seçim yapmak, insanı insan yapan en temel iki sütundan birini feda etmektir. İkisi de tercih edilemez. Çünkü akıl ve duygu birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan ve insan olmanın özünü oluşturan ayrılmaz bir bütündür. Bu iki yeti bir arada olmadığında, insanın insan olma özelliği kelimenin tam anlamıyla yok olur.
Honoré de Balzac, Goriot Baba’da o sarsıcı soruyu sorarken toplumun ve bireyin içine düşebileceği iki büyük boşluğu işaret eder: “Kurumuş yürekler görmek mi daha ürkütücüdür, boşalmış kafatasları görmek mi, kim karar verebilir?”
Bu soruya verilebilecek en net ve insani cevap, birini diğerine tercih etmeyi reddetmektir. Çünkü ne duygularını kaybetmiş bir deha ne de düşünme yetisini kaybetmiş saf bir kitle insanlığın onurunu taşıyabilir. Biri akıl adına vicdanı, diğeri ise inanç veya teslimiyet adına aklı yok eder. Gerçek şu ki, duygu ve düşünme yetisi bir arada bulunmadığında, insanın “insan” olma özelliği ortadan kalkar.
Sadece aklın ve mantığın hüküm sürdüğü, kalbin ise tamamen çoraklaştığı bir senaryoyu ele alalım. Karşımıza çıkacak olan şey, Balzac’ın tabiriyle “kurumuş yürekler”dir. Empatiden, şefkatten ve adaletten yoksun bir akıl, yalnızca mekanik bir işleyiş üretir.
Böyle bir insan veya toplum, çıkarlarını maksimize etmek için her yolu mübah görür. Bilgi ve zekâ, insanlığın hayrına değil, yıkımına hizmet eden soğuk birer silaha dönüşür. Acıyı hissedemeyen, başkasının gözyaşında kendini göremeyen bir zihin ne kadar parlak olursa olsun, insanlıktan çıkmış ve organik bir robota dönüşmüştür.
Madalyonun diğer yüzünde ise “boşalmış kafatasları” durur. Düşünme, sorgulama ve analiz etme yetisini kaybetmiş, sadece refleksleriyle ya da körü körüne bağlılıklarıyla hareket eden yapılar…
Akıldan ve mantıktan yoksun bir duygusallık, sahibini dışarıdan gelecek her türlü manipülasyona açık hale getirir. İyi niyetler, temiz duygular ve saf bağlılıklar; kitleleri yönlendirmek isteyen güçlerin elinde kolayca birer yıkım aracına dönüştürülebilir. Düşünmeyen bir kitle, neye niçin inandığını bilmediği için cehaletin karanlığında savrulup gider.
İnsan, biyolojik bir varlık olmanın ötesinde anlam arayan, hisseden ve sorgulayan bir bütündür. Bu bütünlüğü sağlayan şey akıl ile kalbin dengesidir.
Akıl, insana yönünü bulması için bir pusula verir.
Kalp ise o yöne giderken neden yürüdüğümüzü, kimin elinden tutmamız gerektiğini hatırlatan vicdandır.
Pusulası olmayan bir gemi dalgalarda kaybolur (aklı olmaya duygu); motoru ve can yeleği olmayan, sadece çelikten ibaret soğuk bir gemi ise eninde sonunda batar (duygusu olmayan akıl).
Bu topraklara ve insana dair kurduğumuz her cümlede bu dengeyi aramak zorundayız. Türkiye’nin ve dünyanın kurtuluşu, aklıselim ile kalbi selimin tek bir potada erimesindedir.
İnsanı insan yapan özelliği korumak, hem aklın ışığına sahip çıkmak hem de kalbin sıcaklığını kaybetmemekle mümkündür. Çünkü bizler, hem düşündüğümüz hem de hissettiğimiz sürece insanız.

Yorum bırakın