
Sorun Gençlerde mi, İnsan Kaynağı Planlamasında mı?
Bir videoda üniversite mezunu gençlerin bugün ne iş yaptığını anlatan birkaç cümleye denk geldim.
“Psikoloji okudum ama şu anda kahve yapıyor, tarot falı bakıyorum.”
“İlahiyat okudum ama dükkânım var.”
“Türkçe öğretmenliği okudum, kuryelik yapıyorum.”
“Bilgi ve Belge Yönetimi okudum ama garsonluk yapıyorum.”
Bunlar sadece birkaç genç insanın hayat hikâyesi gibi görülebilir.
Oysa biraz daha dikkatli baktığımızda, karşımıza çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor.
Çünkü mesele artık yalnızca “üniversite mezunu genç işsiz” meselesi değil.
Mesele, eğitim sistemi ile çalışma hayatı arasındaki bağın giderek kopmasıdır.
Elektrik-elektronik mühendisi neden markette sebze tartıyor?
Yıllar önce bir markette genç, dinamik ve eğitimli görünen bir delikanlının sebze tarttığını gördüm.
Merak ettim.
“Ne mezunusun?” diye sordum.
“Mühendislik Fakültesi” dedi.
“Bölümün?” diye sordum.
“Elektrik-Elektronik Mühendisliği.”
Bir an durdum.
Şaşırmadım.
Çünkü genç işsizlerin durumunu uzun zamandır takip ediyorum.
Hatta “ev gençleri” kavramını Türkiye’de erken dönemde gündeme getirenlerden biri olarak, bu tablonun nereye doğru ilerlediğini yıllardır izliyorum.
Fakat bugün geldiğimiz nokta, artık şaşırtmanın ötesinde düşündürücü.
Çünkü karşımızdaki sorun tek tek gençlerin iş bulamaması değil.
Bir ülkenin yetiştirdiği insan kaynağı ile ihtiyaç duyduğu insan kaynağının birbirinden uzaklaşmasıdır.
Gençler mi yanlış tercih yapıyor?
Son iki gündür Türkiye’de ilk 1.000’e giren gençlerin üniversite tercihlerine ilişkin verileri paylaşıyorum.
Ortaya çıkan tablo oldukça anlamlı.
Başarılı öğrenciler daha fazla iş güvencesi, istihdam ve gelecek öngörüsü sunan alanlara yöneliyor.
Bu aslında gençlerin ne kadar rasyonel davrandığını gösteriyor.
Genç, geleceğini garanti altına almak istiyor.
Çünkü artık üniversite okumak tek başına bir gelecek garantisi değil.
Diploma var.
Ama iş yok.
Meslek var.
Ama o mesleğe uygun pozisyon yok.
Eğitim var.
Ama eğitimle çalışma hayatı arasında güçlü bir geçiş mekanizması yok.
İlk 1.000’e giren genç kendisine daha güvenli bir alan arıyor.
Peki ya milyonuncu sıradaki genç?
Onun çoğu zaman tercih etme lüksü bile yok.
Ne gelirse onu okuyor.
Ve biz daha sonra bu gence dönüp:
“Bu bölümü neden seçtin?” diye soruyoruz.
Belki de asıl soruyu kendimize sormalıyız:
“Bu bölümü neden bu kadar çok açtık?”
İnsan kaynağı planlaması üniversitede başlamaz
Asıl mesele tam burada başlıyor.
Bir ülkenin insan kaynağı planlaması üniversiteye öğrenci alımıyla başlamaz.
Daha geriden başlar.
Ortaokuldan başlar.
Liseden devam eder.
Meslek liseleriyle şekillenir.
Üniversitelerde fakültelere, bölümlere ve programlara kadar iner.
Hatta iş gücü piyasasının gelecekte ihtiyaç duyacağı meslekleri bugünden öngörmeyi gerektirir.
Çünkü bugün üniversiteye başlayan bir genç, yarın iş hayatına girecek.
Bugünün ihtiyaçlarına göre değil, yarının ihtiyaçlarına göre yetiştirilmesi gerekiyor.
İşte burada stratejik insan kaynakları planlaması devreye giriyor.
Türkiye’nin 10 yıllık bir insan kaynağı haritası olsaydı…
Dünyanın bu kadar hızlı değiştiği bir dönemde elbette hiçbir plan kusursuz olamaz.
Yapay zekâ geliyor.
Robotik sistemler yaygınlaşıyor.
Otomasyon bir çok işi dönüştürüyor.
Yeni meslekler ortaya çıkıyor.
Bazı meslekler küçülüyor.
Bazıları tamamen ortadan kalkıyor.
Ekonomik koşullar değişiyor.
Sektörlerin ihtiyaçları değişiyor.
Dolayısıyla insan kaynağı planlarının da statik değil, değişken ve güncellenebilir olması gerekiyor.
Bugün Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi bünyesindeki projeler ve Kalkınma Planları kapsamındaki hedefler bulunsa da, asıl mesele tüm kurumları, özel sektörü ve eğitim sistemini kapsayan dinamik bir insan kaynağı haritasının uygulamada ne kadar karşılık bulduğudur.
Eğer bu stratejiler eğitimden istihdama kadar sahada tam entegre bir şekilde işleseydi, bugün bir çok şeyi farklı konuşuyor olabilirdik.
Belki üniversite sayıları farklı olacaktı.
Belki fakülte sayıları farklı olacaktı.
Belki bazı bölümler bu kadar yoğun açılmayacaktı.
Belki bazı programlar azaltılacak, bazıları artırılacaktı.
Belki meslek liselerinin yapısı farklılaşacaktı.
Belki ortaokuldan itibaren öğrencilerin yetenekleri ve ülkenin ihtiyaçları daha güçlü biçimde eşleştirilecekti.
Belki bir gencin dört yıl boyunca okuyup sonunda bambaşka bir iş yapmak zorunda kalma ihtimali azalacaktı.
Çünkü mesele sadece üniversite değil
Bugün “üniversite mezunu işsiz” dediğimizde aslında buzdağının sadece görünen kısmına bakıyoruz.
Sorun çok daha geride başlıyor.
Hangi çocuk hangi okula yönlendiriliyor?
Liselerin türleri nasıl belirleniyor?
Mesleki eğitim hangi alanlarda yoğunlaşıyor?
Üniversitelerde hangi fakülteler açılıyor?
Hangi bölümlere kaç öğrenci alınıyor?
Bu öğrenciler mezun olduğunda ekonominin hangi alanlarında kaç kişiye ihtiyaç olacak?
Yapay zekâ ve otomasyon hangi meslekleri dönüştürecek?
Yeni oluşacak meslekler için bugünden hangi yetkinlikler kazandırılmalı?
Bunların tamamı aynı zincirin halkaları.
Dolayısıyla üniversite kontenjanını artırmak ya da azaltmak tek başına insan kaynağı planlaması değildir.
Bir üniversiteye yeni bölüm açmak da değildir.
Asıl mesele, eğitim sisteminin tamamını ülkenin uzun vadeli insan kaynağı ihtiyacıyla ilişkilendirebilmektir.
Bugünün genci aslında bize bir şey söylüyor
“Psikoloji okudum, tarot bakıyorum.”
“Türkçe öğretmenliği okudum, kuryelik yapıyorum.”
“Bilgi ve Belge Yönetimi okudum, garsonluk yapıyorum.”
“İlahiyat okudum, dükkân işletiyorum.”
Bunları söylerken gençlerin aslında sadece kendi hikâyelerini anlatmadıklarını düşünüyorum.
Bize bir sistemin sonucunu gösteriyorlar.
Elbette herkesin yaptığı işin kendi eğitimiyle birebir örtüşmesi gerekmiyor.
İnsan hayatı bundan çok daha karmaşıktır.
Bir insan eğitim aldığı alandan farklı bir meslek seçebilir.
Yeni bir alana yönelebilir.
Girişimci olabilir.
Meslek değiştirebilir.
Bunların hepsi son derece normal.
Anormal olan; bunun istisna olmaktan çıkıp yaygınlaşmasıdır.
Çünkü bir ülkede milyonlarca genç, eğitim aldığı alanla çalışma hayatı arasında bağ kuramıyorsa burada yalnızca bireysel tercihleri tartışamayız.
Sistemin tasarımını da tartışmak zorundayız.
Yapay zekâ bu sorunu daha da büyütebilir
Üstelik önümüzde yeni ve çok büyük bir dönüşüm var:
Yapay zekâ.
Yapay zekâ bugün sadece teknoloji şirketlerini ilgilendiren bir konu değil.
Hukuku, muhasebeyi, bankacılığı, eğitimi, medyayı, tasarımı, müşteri hizmetlerini, üretimi ve daha birçok alanı dönüştürüyor.
Robotik ve otomasyon da bu dönüşümün başka bir ayağı.
Dolayısıyla bugün gençlere yalnızca “hangi bölümü okuyacaksın?” diye sormak artık yeterli değil.
Şunu da sormamız gerekiyor:
“Sen mezun olduğunda o meslek nasıl bir meslek olacak?”
İşte stratejik insan kaynağı planlamasının değeri burada ortaya çıkıyor.
Bugünün insanını yarının ihtiyacına hazırlamak.
Gençlere “geleceğini seç” demek kolay
Gençlere sürekli olarak:
“İlgi alanına göre bölüm seç.”
“Sevdiğin işi yap.”
“Geleceğin mesleklerini seç” diyoruz.
Peki genç geleceğin mesleğini nereden bilecek?
Bugün 18 yaşındaki bir gencin, 25 yaşında nasıl bir iş piyasasının içinde olacağını bilmesini bekliyoruz.
Oysa bunu yalnızca gencin bilmesi gerekmiyor.
Devletin, üniversitelerin, sektörlerin ve insan kaynakları profesyonellerinin birlikte öngörmesi gerekiyor.
Çünkü stratejik insan kaynağı planlaması tam da bunun için vardır:
Bugünün insanını yarının ihtiyacına hazırlamak.
Bir ülkenin en büyük kaybı işsiz insan değildir
Bence asıl kayıp daha büyüktür.
Bir insanı yetiştirmek için yıllarca eğitim veriyoruz.
Ailesi para harcıyor.
Devlet kaynak ayırıyor.
Öğretmenler emek veriyor.
Üniversiteler eğitim veriyor.
Genç dört yıl, beş yıl, bazen daha fazla zaman harcıyor.
Sonra o insan;
eğitim aldığı alanda kullanılamıyorsa, kaybedilen yalnızca bir iş fırsatı değildir.
İnsan sermayesidir.
Ve insan sermayesi, bir ülkenin en değerli kaynaklarından biridir.
Artık “kaç üniversitemiz var?” sorusundan daha fazlasını sormalıyız
Türkiye’nin bundan sonraki tartışması yalnızca:
“Kaç üniversitemiz var?”
olmamalı.
Şunları da sormalıyız:
Kaç mezuna ihtiyacımız var?
Hangi alanlarda?
Hangi yetkinliklerle?
Hangi şehirlerde?
Hangi sektörlerde?
Hangi meslekler büyüyecek?
Hangileri küçülecek?
Yapay zekâ hangi işleri dönüştürecek?
Hangi bölümlerin kontenjanları azaltılmalı?
Hangi yeni programlar açılmalı?
Mesleki eğitim nasıl yeniden tasarlanmalı?
Ve en önemlisi:
Bugün eğitim verdiğimiz çocukları 10 yıl sonra nasıl bir çalışma hayatı bekliyor?
Bu sorulara cevap vermeden yalnızca üniversite kontenjanları üzerinden geleceği planlamak mümkün değil.
Gençlerin söylediği cümleleri küçümsemeyelim
Bir genç:
“Psikoloji okudum, tarot bakıyorum” dediğinde onunla dalga geçmek kolay.
“Türkçe öğretmenliği okudum, kuryelik yapıyorum” dediğinde şaşırmak kolay.
“Mühendislik okudum, markette çalışıyorum” dediğinde üzülmek de kolay.
Ama bunların hiçbirisi sorunu çözmüyor.
Asıl yapılması gereken, o cümlelerin arkasındaki sistemi görmek.
Çünkü bazen bir gencin söylediği tek cümle, bir ülkenin insan kaynağı planlamasındaki koca bir boşluğu anlatabilir.
Bugün gençlerin tercihlerini konuşuyoruz.
Oysa biraz daha yukarı çıkıp sisteme bakmamız gerekiyor.
Çünkü gençler geleceği seçmeye çalışıyor.
Biz ise onlara çoğu zaman geçmişin eğitim yapısını sunuyoruz.
Ve sonra ortaya çıkan uyumsuzluğa şaşırıyoruz.
Belki artık gençlere:
“Ne olmak istiyorsun?” sorusundan önce,
“Türkiye’nin ve dünyanın 10 yıl sonra hangi insan kaynağına ihtiyacı olacak?”
sorusunu sormanın zamanı geldi.
Çünkü iyi bir insan kaynağı stratejisi yalnızca işsizliği azaltmaz.
Yanlış eğitimi, yanlış yönlendirmeyi, yanlış yatırımı ve insan sermayesinin israfını da azaltır.