Bir Yaşam ve Yönetim Felsefesi
Yazar: Ekrem Öztürk
İnsan, hayatı boyunca birçok şeyi sevmeyi öğrenir.
Annesini sever.
Çocuğunu sever.
Memleketini sever.
Doğayı, müziği, tuttuğu takımı ya da mesleğini sever.
Sevgi; insanı inşa eden, zihni ve ruhu ayakta tutan en güçlü harçtır. Fakat uzun zamandır zihnimi meşgul eden, derinlerine indikçe beni yoran bir soru var:
Peki ya biz, “gerçeği” seviyor muyuz?
Belki de insanlığın bugüne kadar en az konuştuğu, üzerine en az kafa yorduğu ama eksikliğini en çok hissettiği sevgi türü budur.
Çünkü gerçeği sevmek; hoşumuza gideni alkışlamak değildir. İşimize geleni savunmak, bize benzeyeni tercih etmek, konfor alanımızı koruyan yalanlara sığınmak hiç değildir.
Gerçeği sevmek; gerçek neyse, sırf “gerçek” olduğu için onu kucaklayabilmektir.
Bazen gerçek, yıllardır inşa ettiğimiz düşünce dünyamızı başımıza yıkar. Bazen inandığımız kalıpları sarsar. Bazen de savunduğumuz fikirlerin yanlış olduğunu canımız yana yana gösterir.
İşte tam da o kırılma anında, gerçeği gerçekten sevip sevmediğimiz ortaya çıkar.
Gerçeği seven insan, kendi egosunu değil, hakikati büyütür.
Onun zihinsel dünyasında gaye “Ben haklı çıkayım” hırsı değil, “Doğru neyse o ortaya çıksın” olgunluğudur.
Bu duruş, insanı çağların en büyük zihinsel hastalığı olan taassuptan kurtarır:
– Körü körüne tarafgirliğin yerine adaleti,
– Önyargıların yerine delili,
– Dogmaların yerine sorgulamayı,
– Ezberlerin yerine öğrenmeyi koyar.
Gerçeği seven kişi, yeri geldiğinde kendi geçmiş fikrine dahi itiraz edebilir. Çünkü bilir ki; gerçek kişilere, unvanlara veya çoğunluklara göre biçim değiştirmez.
Bir Yönetim İlkesi Olarak “Gerçeği Sevmek”
İnsanlık tarihi boyunca bilim ilerlediyse, gerçeği seven araştırmacılar sayesinde ilerledi. Adalet ayakta kaldıysa, gerçeğe sadık kalan hukukçular sayesinde kaldı.
Peki kurumlar, şirketler ve toplumlar nasıl ayakta kalır?
İşte bu noktada Gerçeği Sevmek, kişisel bir erdem olmanın ötesine geçer ve radikal bir yönetim anlayışına dönüşür.
Kaliteli ve sürdürülebilir bir yönetimin özü, yöneticinin övülmesi değil; o kurumda gerçeğin özgürce konuşulabilmesidir.
– Veriler gerçeği maskelemeden söylenebiliyorsa,
– Çalışanlar ceza alma korkusu duymadan gerçeği ifade edebiliyorsa,
– Hatalar halının altına süpürülmeyip birer öğrenme fırsatına dönüştürülebiliyorsa…
İşte orada gerçek bir kalite, adalet ve gelişim vardır.
Konforlu / Geleneksel Yönetim| Gerçeği Seven Yönetim
Rakamları ve raporları süsleme| Çıplak veriyi kabul etme
Sadakati yeteneğe tercih etme| Gerçek liyakati esas alma
Eleştiriyi tehdit olarak görme| Geri bildirimi gelişim sayma
Sloganlar ve illüzyonlarla yönetme| Şeffaflık ve hakikatle yönetme
Gerçeği seven bir yönetici, başarısızlık raporlarını makyajlamaz.
Gerçeği seven bir akademisyen, hipotezine uymayan sonucu gizlemez.
Gerçeği seven bir öğretmen, bilmediği soru karşısında “bilmiyorum” demekten utanç duymaz.
Gerçeği seven bir siyasetçi, oy uğruna popülist yalanları değil, acı da olsa doğruyu savunur.
Gerçeği seven bir vatandaş ise, sloganların peşinden değil, bilginin ışığından gider.
Toplum olarak belki de en çok şifasını aradığımız yara buradadır. Eğer bir toplumda gerçek sevilirse; adalet güçlenir, bilim sıçrama yapar, liyakat doğal bir refleks haline gelir ve insanlar birbirine yeniden güvenmeye başlar.
Gerçeği sevmek, özünde insanın kendisiyle yüzleşme cesaretidir. Çünkü bir insan, ancak gerçekle yüzleşebildiği nispette büyür ve olgunlaşır.
Belki de artık sevgiyi yeniden tanımlamanın vakti gelmiştir:
Sevgi; yalnızca kişilere, nesnelere veya soyut hislere duyulan bir sempati değildir. Sevgi, hakikate gösterilen sarsılmaz bir sadakattir.
Ben bu çerçevenin adına “Gerçeği Sevmek” diyorum. Ve inanıyorum ki bu anlayış, karmaşıklaşan ve simülasyonlarla dolan yeni dünyada, hem bireysel yaşamlarımızın hem de kurumsal yönetimlerin en temel deniz feneri olacaktır.
Bu metin, “Gerçeği Sevmek” felsefesinin giriş manifestosudur. İlerleyen çalışmalarda bu kavramı şu alt başlıklarla sistematik bir düşünce modeline dönüştüreceğiz:
Bölüm I: Gerçeği Sevmek ve Hakkın Teslimi
Yazar: Ekrem Öztürk
Adalet, insanlığın var olduğu ilk günden beri peşinde koştuğu en temel arayıştır. Ancak adalet kavramı çoğu zaman kanun maddelerine, adliye binalarına veya hukuki terimlere sıkıştırılır. Oysa adaletin yaşam bulabilmesi için çok daha derin bir zemine ihtiyaç vardır. Bu zemin, gerçeği sevmektir.
Gerçekle bağı kopmuş bir adalet anlayışı, yalnızca şekilden ibaret kalır. Gerçeği sevmeyen bir insan veya toplum, adaleti gerçekten tesis edemez. Çünkü adalet, özü itibarıyla hakkın sahibine teslim edilmesidir. Hakkın ne olduğunu ve kime ait olduğunu görmek ise ancak tarafsız ve yalın bir gerçeklikle mümkündür.
İnsanoğlunun adalet karşısındaki en büyük sınavı, çıkar çatışması yaşadığı anlarda başlar. Gerçeği sevmeyen bir birey, adalet terazisini kendi lehine, kendi ailesinin veya kendi grubunun lehine bozmak ister. Kendi tarafında olanın yanlışını görmezden gelir, karşı tarafta olanın doğrusunu ise karalamaya çalışır. İşte bu durum, adaletin çöküş anıdır.
Gerçeği seven insan için ise durum tamamen farklıdır. O, ucu kendisine veya en yakınlarına dokunsa bile gerçeğin ortaya çıkmasından haz duyar. Onun için önemli olan tarafların kimliği, inancı, ırkı veya unvanı değildir. Önemli olan tek şey, olayın yalın gerçeğidir. Haklı olan kimse, hakkı ona teslim etmek gerçeği seven insanın boynunun borcudur.
Yargı sistemlerinden günlük insani ilişkilere kadar yaşanan adaletsizliklerin temelinde, gerçeğe duyulan hürmetsizlik yatar. Şahitlik ederken gerçeği saklayanlar, kararları verirken kişisel sempatilerini işin içine katanlar veya gücün yanında durup hakikati karartanlar gerçeği sevmeyenlerdir.
Gerçeği sevmek, adaleti bir yük olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimine dönüştürür.
Eğer bir yönetici, bir hakim, bir anne baba ya da bir vatandaş gerçeği gerçekten seviyorsa, karar alırken şu soruyu sorar: Burada gerçek nedir ve hak kime aittir? Bu sorunun cevabı netleştiğinde, egolar ve çıkarlar susar.
Adaletin güçlü olması, kanunların sertliğine değil, insanların gerçeğe olan sevgisine bağlıdır. Gerçeğin sevilmediği bir yerde adaletin ayakta kalması imkansızdır. Hakiki adalet, ancak ve ancak gerçeği her şeyin üstünde tutan zihinlerde ve kalplerde yeşerir.
Bölüm II: Gerçeği Sevmek ve Yönetim
Yönetim kavramı, insan topluluklarının bir hedef doğrultusunda bir araya geldiği her yerde karşımıza çıkar. Bir devleti, bir şirketi, bir okulu veya küçük bir ekibi yönetmek, özünde kararlar alma ve süreçleri yönlendirme sanatıdır. Fakat modern dünyada yönetim anlayışları genellikle stratejilere, bütçelere ve performans göstergelerine indirgenir. Oysa bir kurumun kaderini belirleyen en temel unsur, o kurumun gerçekle kurduğu bağdır.
Peki, bir yönetim anlayışında gerçeği sevmek ne anlama gelir?
Gerçeği seven bir yönetim, sorunları halının altına süpürmek yerine onları gelişim imkanı olarak görür. Birçok kurumda başarısızlığın ana sebebi, hataların gizlenmesi ve yöneticilere sadece duymak istedikleri tatlı yalanların söylenmesidir. Gerçeklerden korkan liderler, etraflarını sadece kendilerini onaylayan insanlarla doldururlar. Böyle bir iklimde hatalar büyür, krizler derinleşir ve sonunda kurumsal çöküş kaçınılmaz hale gelir.
Gerçeği bir yönetim ilkesi haline getiren lider ise şeffaflığı bir zayıflık değil, en büyük güç kaynağı olarak kabul eder. Verileri makyajlamaz, durumu olduğundan daha iyi göstermeye çalışmaz. Bütçedeki açığı, projedeki aksaklığı veya stratejideki hatayı olduğu gibi kabul eder. Çünkü bilir ki, teşhisi doğru koyulmayan bir hastalığın tedavisi imkansızdır.
Bu durum kurumsal olgunluğun da temelini oluşturur. Kurumsal olgunluk, bir organizasyonun gerçeklerle yüzleşebilme kapasitesidir. Gerçeği seven bir kurumda çalışanlar, bir hata yaptıklarında bunu gizlemek için vakit kaybetmezler. Çünkü bilirler ki, o kurumda cezalandırılan şey hata yapmak değil, gerçeği saklamaktır. Böylece korku iklimi yerini güven ve öğrenme iklimine bırakır.
Gerçeği seven yönetici, eleştiriyi bir tehdit olarak değil, ücretsiz bir danışmanlık olarak değerlendirir. Müşterinin şikayetini, çalışanın sitemini veya rakibin hamlesini tarafsız bir gözle inceler. Kendi fikrine aşık olmak yerine, gerçeğin peşinden gitmeyi seçer.
Sonuç olarak, sürdürülebilir başarı ve gerçek kalite, illüzyonlar üzerine inşa edilemez. Gerçeğin konuşulabildiği, verilerin korkusuzca paylaşılabildiği ve şeffaflığın bir kurum kültürü haline geldiği yapılar geleceğe kalabilir. Yönetimde gerçeği sevmek, kurumun ve toplumun geleceğini güvence altına almanın tek yoludur.
Bölüm III: Gerçeği Sevmek ve Liyakat
Liyakat, bir görevin, bir sorumluluğun veya bir makamın o işe en uygun, en yetkin kişiye verilmesi demektir. Toplumların ve kurumların adaletle, verimle ve huzurla işlemesinin temeli liyakate dayanır. Ancak liyakat ilkesinin zedelendiği, yeteneğin yerini yakınlığın aldığı durumlar insanlık tarihinin en büyük çürüme nedenlerinden biridir. Bu çürümenin ana kaynağı ise gerçeği sevmeme hastalığıdır.
Liyakatin özünde yalın bir gerçeklik yatar. Bir işin gerektirdiği beceri, bilgi ve tecrübe bellidir. Adayların bu yetkinliklere ne kadar sahip olduğu da somut bir gerçektir. Gerçeği seven bir insan, bir göreve atama yaparken veya bir seçimde bulunurken sadece bu çıplak gerçeğe bakar. İşin hakkını kimin vereceği sorusunun cevabı nettir ve gerçeğe hürmet eden kişi bu cevabı kabul eder.
Buna karşılık gerçeği sevmeyen zihniyet, nesnel gerçeklerin yerine kendi öznel arzularını ve konforunu koyar. Akrabalık bağları, hemşehricilik, siyasi yakınlık veya kişisel sadakat gibi unsurlar, işin gerektirdiği niteliklerin önüne geçer. Bu durum, gerçeğin göz göre göre inkar edilmesidir. İşin ehli olmayan birini sırf yakınlık nedeniyle bir makama getirmek, hem o işin gerçeğine hem de o işten etkilenecek insanlara yapılan büyük bir haksızlıktır.
Gerçeği seven bir lider veya karar verici, sadakati yeteneğin önünde tutmaz. Kendisine körü körüne biat eden ama işten anlamayan kişileri değil, gerçeği söylemekten çekinmeyen yetkin insanları yanına alır. Çünkü bilir ki, liyakatsiz insanların oluşturduğu bir çevre kısa vadede konfor sağlasa da orta ve uzun vadede kurumsal yıkıma yol açar.
Akrabacılık ve kayırmacılık, gerçeği sevmeyen insanların sığındığı birer illüzyondur. Gerçeği seven toplumlar ve kurumlar ise insanları soydaşlığına, tanışıklığına veya yakınlığına göre değil, sergiledikleri gerçek emeğe ve beceriye göre değerlendirir.
Sonuç olarak liyakat, gerçeği sevmenin pratik bir tezahürüdür. Gerçeğin sevildiği bir yerde yetenek gizli kalmaz, hak eden hakkını alır ve toplum bir bütün olarak yükselir. Hak edene hakkını vermek, gerçeğe duyulan saygının ve sadakatin en açık kanıtıdır.
Bölüm IV: Gerçeği Sevmek ve Sorgulayan Akıl
İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran, yaşam kalitesini artıran ve evreni anlamamızı sağlayan iki temel sütun vardır: Bilim ve eğitim. Ancak bu iki devasa yapı, sadece binalardan, laboratuvarlardan veya müfredatlardan ibaret değildir. Bilim ve eğitimin harcı, ruhu ve varlık nedeni gerçeğe duyulan tutkulu sevgidir.
Gerçeği sevmek, bilimsel düşüncenin ilk ve en önemli kuralıdır. Bir bilim insanı, aylarını hatta yıllarını bir hipotezi kanıtlamak için harcayabilir. Fakat günün sonunda elde ettiği veriler kendi teorisini çürütüyorsa, gerçeği alanen kabul etmek zorundadır. Gerçeği seven zihin, kendi fikrine değil, kanıtlanmış hakikate aşıktır. Deneyin sonucu beklentilerine uymadığında veriyi değiştiren veya sonucu gizleyen biri, bilime ve gerçeğe ihanet etmiş olur. Bilim, kendi ezberlerini gerçeğin önünde eğebilen cesur zihinler sayesinde ilerler.
Eğitimde de durum farksızdır. Gerçek bir eğitim süreci, insanlara ne düşünmeleri gerektiğini dikte etmek değil, gerçeği nasıl arayacaklarını öğretmektir. Gerçeği sevmeyen bir eğitim sistemi; ezberci, dogmatik ve sorgulamadan uzak bireyler yetiştirir. Bu tür sistemlerde amaç, zihni özgürleştirmek değil, mevcut kalıpları ve algıları korumaktır.
Oysa gerçeği temel alan bir eğitim, bireye sorgulayan bir akıl kazandırır. Şüphe duymayı, delil aramayı ve kulaktan dolma bilgileri süzgeçten geçirmeyi öğretir. Gerçeği seven bir öğretmen, öğrencisinin sorduğu zor bir soru karşısında gerçeği gizlemez. Bilmediği bir konu olduğunda rahatlıkla bilmediğini söyler ve öğrencisiyle birlikte doğrunun peşine düşer. Çünkü o, sınıfın tek hakimi olmakla değil, gerçeğin bir hizmetkarı olmakla ilgilenir.
Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolaylaşmış olsa da, doğru bilgiye ve yalın gerçeğe ulaşmak her zamankinden zor hale gelmiştir. Yanıltıcı haberlerin, algı operasyonlarının ve sahte bilimsel iddiaların hızla yayıldığı bu çağda, toplumları koruyacak en güçlü kalkan sorgulayan akıldır.
Gerçeği seven bireyler yetiştiren bir eğitim sistemi, topluma sadece bilgili insanlar kazandırmaz; aynı zamanda manipüle edilemeyen, özgür iradeli ve hakikate sevdalı nesiller armağan eder. Bilim ve eğitim, ancak gerçeği her türlü dogmanın üzerinde tuttuğumuz sürece bizi geleceğe taşıyabilir.
Bölüm V: Gerçeği Sevmek ve İnsan İlişkileri
İnsan, sosyal bir varlık olarak ötekilerle kurduğu bağlar oranında derinleşir, gelişir ve hayatı anlamlandırır. Ancak günümüz dünyasında insan ilişkileri çoğu zaman samimiyetten, derinlikten ve en önemlisi gerçeklikten uzaklaşmış durumdadır. Sosyal roller, beklentiler, onaylanma arzusu ve kırılma korkusu, insanların arasına görünmez ama aşılması güç duvarlar öder. Bu duvarların ardında ise maskeli yüzler ve yüzeysel temaslar kalır.
İnsan ilişkilerini sahtelikten, tükenmişlikten ve yüzeysellikten kurtaracak en temel yaklaşım, gerçeği sevmektir.
İlişkilerde gerçeği sevmek, öncelikle insanın kendisiyle olan ilişkisinde dürüst olmasıyla başlar. Kendi eksikleriyle, korkularıyla, hatalarıyla ve yetersizlikleriyle yüzleşemeyen bir birey, başkalarıyla da gerçek bir bağ kuramaz. Kendisine karşı dürüst olmayan insan, çevresine de sürekli onaylanmak üzere kurgulanmış yapay bir imaj sunar. Oysa maskelerle sürdürülen ilişkiler, insanı özgürleştirmez; aksine kendi kurduğu illüzyonun esiri yapar.
Gerçeği seven insan, ilişkilerinde maskesiz var olmayı göze alır. Olduğu gibi görünmekten, hissettiklerini samimiyetle ifade etmekten ve gerektiğinde kırılganlığını ortaya koymaktan korkmaz. Çünkü bilir ki, sahte bir kabul görüştense, gerçek bir yalnızlık veya yalın bir kabul çok daha değerlidir.
Bununla birlikte, gerçeği sevmek sadece kendi gerçeğini sunmak değil, karşındakinin gerçeğini de kucaklayabilmektir. Karşımızdaki insanı zihnimizdeki ideallere, beklentilere veya kalıplara zorlamak, gerçeği değil, kendi arzularımızı sevmektir. Bir insanı gerçekten sevmek; onun tüm çıplaklığıyla, artılarıyla ve eksileriyle var olan gerçekliğini kabul etmektir.
İlişkilerde yaşanan çatışmaların ve kopuşların büyük bir kısmı, insanların gerçeği konuşmaktan kaçınmasından kaynaklanır. Yanlış anlamalar, ifade edilmeyen kırgınlıklar veya sırf huzur bozulmasın diye halının altına süpürülen sorunlar, zamanla ilişkiyi içten içe çürütür. Gerçeği alanen konuşabilmek, kırıcı olmadan ama net bir şekilde duygu ve düşünceleri paylaşabilmek, ilişkilerin en güçlü harcıdır.
Gerçeğin sevildiği bir dostlukta dalkavukluk yoktur; yapıcı dürüstlük vardır.
Gerçeğin sevildiği bir ailede baskı ve saklama yoktur; şeffaflık ve güven vardır.
Gerçeğin sevildiği bir sevgide ise mış gibi yapmak yoktur; yalın ve katıksız bir bağlılık vardır.
Sonuç olarak, maskesiz bir varoluş sergilemek, modern çağın en cesur eylemlerinden biridir. İnsan ilişkilerinde gerçeği sevdiğimizde, sahte onayların ve geçici illüzyonların ötesine geçer; insan olmanın o en ham, en samimi ve en iyileştirici özüne ulaşırız.

Yorum bırakın